Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz? | Ruşen Çakır yorumladı

İSTANBUL (Medyascope) – Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Alman gazetesi Die Zeit’ın 80. yıl etkinliğinde Avrupa’yı “Türk, Rus ve Çin etkisine” karşı koruma çağrısında bulundu. Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, bu sözlerin Türkiye’nin Avrupa’dan kopuşunun resmi bir ilanı olduğunu savundu.

Video özeti

  • Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa’yı Türk, Rus ve Çin etkisinden koruma çağrısı yaptı.
  • Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, bu sözlerin Türkiye’nin Avrupa’dan kopuşunu yansıttığını savundu.
  • Çakır, Türk etkisi söyleminin Avrupa’daki Türk varlığını göz ardı ettiğini vurguladı.
  • Türkiye’nin tarihsel yönelimi Batı’ya doğruydu, ancak son 24 yılda bu durum değişti.
  • Çakır, Erdoğan iktidarının Türkiye’yi Avrupa’dan dışladığını ileri sürdü.
Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz? | Ruşen Çakır yorumladı
Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz? | Ruşen Çakır yorumladı

Ursula von der Leyen’in konuşması

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Alman gazetesi Die Zeit’ın 80. yıl etkinliğinde bir konuşma yaptı. Von der Leyen bu konuşmada şu çağrıda bulundu: “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin.”

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a göre bu sözler, AB’nin bir numarası sayılabilecek bir isimden geldiği için son derece ağır anlam taşıyor.

Çakır, Von der Leyen’in sözlerini rastlantısal bulmadığını vurguladı. Çakır’a göre bu tür konuşmalar önceden hazırlanıyor ve çok sayıda uzman ile danışmanın katkısıyla şekilleniyor, dolayısıyla “Türk etkisi” ifadesinin bilinçli seçildiği anlaşılıyor. Sözcünün yaptığı “Batı Balkanları kastetti” açıklamasını da yeterince tatmin edici bulmayan Çakır, bu sözlerin kayıt altına alınmış olmasının tek başına yeterince önemli olduğunu söyledi.

Türkiye’nin Avrupa’daki varlığı görmezden geliniyor

Çakır, Von der Leyen’in kendi ülkesi Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın her köşesinde Türkiye kökenli bireylerin varlığına dikkat çekti. Almanya, Belçika, Fransa ve Hollanda’dan başlayan bu varlığın artık Estonya dahil kuzey ülkelerine dek uzandığını belirten Çakır, Hollanda’da yaklaşık 30 yıl önce ülkeden ayrılmış bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının başbakan yardımcısı konumuna geldiğini de hatırlattı. Türkiye kökenli bireylerin Avrupa siyasetinde ve akademik yaşamda giderek daha etkin roller üstlendiğini vurgulayan Çakır, bu tablonun “Türk etkisi” söylemiyle çeliştiğini öne sürdü.

Çakır, Türkiye’nin yöneliminin tarihsel olarak Batı’ya doğru olduğunu da aktardı. Anketlerde ezici çoğunluğun tatil ya da yerleşim için Batı’yı tercih ettiğini belirten Çakır, Atatürk’ün “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” perspektifinin bu yönelimi belirlediğini söyledi. Milliyetçi hareketin de Orta Asya’daki Türklere göndermeler yapsa da Alparslan Türkeş çizgisinin özünde Batı yönlü olduğunu aktaran Çakır, bu tablonun bugün köklü biçimde değiştiğini vurguladı.

Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz? | Ruşen Çakır yorumladı
Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz? | Ruşen Çakır yorumladı

“AKP’nin 24 yılı Türkiye’yi Avrupa’dan kopardı”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’yi Çin ve Rusya ile ortak inisiyatifler almaya çağırmasını ve MHP’nin üst düzey isimlerinin bu ülkelerle temaslara geçmesini değerlendiren Çakır, bu gidişatı son derece şaşırtıcı bulduğunu belirtti. AKP iktidarının 2002 sonu itibarıyla yaklaşık 24 yıldır sürdüğünü hatırlatan Çakır, bu dönemin başında AB üyeliği için ciddi reformlar hayata geçirildiğini, müzakerelerin başlatıldığını aktardı.

Ancak Çakır’a göre bu süreç tersine döndü. AB içinde de Türkiye’yi istemeyen güçlü bir kesimin var olduğunu hatırlatan Çakır, Erdoğan iktidarı ile bu kesim arasında örtülü bir ittifakın oluştuğunu ve Türkiye’nin bu ittifakın sonucunda Avrupa’dan dışlandığını ileri sürdü. Çakır değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:

“Demokrasiden uzaklaştık, hukuk devletinden uzaklaştık, her şeyden uzaklaştık ve Avrupa’dan da kopuk görünüyoruz. Ursula von der Leyen bize bu gerçeği gösterdi. Umarım yanılıyorumdur.”

Video deşifresi

Hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Alman siyasetçi, geçenlerde Alman gazetesi Die Zeit’ın 82. yıl etkinliğinde bir konuşma yaptı. Kendisi de Alman zaten. Ve orada şöyle bir şey söyledi, çeviri biraz kötü ama “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz.” Yani diyor ki: bütün eksikleri tamamlayalım, diğer üye olmayan ülkeleri de katalım ve Avrupa’yı birlik ve beraberlik içerisinde Türk, Rus ve Çin etkisinden koruyalım. Stratejik düşünce bu. Yani biz Avrupa’nın parçası değiliz. Halbuki Türkiye’nin bir üyelik süreci var. Askıda bir süreç ama olsun, bir üyelik süreci var ve Türkiye kendini Avrupa’nın bir parçası olarak görüyor. Hep böyle gördü ve Avrupa da Türkiye’yi hep çok önemsiyor. Özellikle göçmen meselesi, sığınmacılar meselesini de çok önemsiyor ve şimdi de Avrupa güvenliği meselesinde de Türkiye’nin önemi giderek artıyor. Çünkü Amerikan Başkanı Trump’ın NATO’yu tehlikeye atma ihtimali var ve orada böyle bir durumda, NATO’nun sorun yaşaması durumunda Türkiye çok önemli bir ülke. Ama burada Avrupa’nın, Avrupa Birliği’nin bir numarası diyebileceğimiz kişi, Türkiye’yi Rusya ve Çin’le birlikte tanımlıyor ve Avrupa’yı Türk etkisinden korumaktan bahsediyor.

Şimdi bu aslında birçok açıdan çok abes bir şey. Çünkü Avrupa’nın her yerinde Türk var. Türkler var. Türkiye’den giden insanlar, işçiler var ama onun ötesinde akademisyenler var, sanatçılar var ve bu Almanya olarak başladı. Belçika, Fransa, Hollanda dendi ama şimdi Avrupa’nın tüm köşelerinde varlar. Eksiksiz tüm ülkelerinde varlar. Mesela kuzey ülkelerinde çok sayıda Türkiye’den giden yazılımcı olduğunu biliyorum. Bir ara göç üzerine yaptığım haberlerde çok sayıda kişinin Estonya’da şurada burada olduğunu duydum, öğrendim. Kendileriyle de görüştüm. Şimdi Türk etkisinden bahsediyorsunuz ama kendi ülkesi Almanya’da çok ciddi bir Türk etkisi var. Türkler siyasette de çok etkili. Değişik yerlerde çok önemli yerlere geliyorlar. Hollanda’da başbakan yardımcısı oldu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yakın zamanda ülkeyi terk etmiş. Yakın dediğim yaklaşık 30 yıl önce falan.

Şimdi bir diğer yönden de Türkiye “Avrupalıyız.” diyor. Ben kendimi bildim bileli Türkiye’yi bir Batı ülkesi olarak gördüm. Tabii ki Türkiye’yi bir Doğu ülkesi olarak gören Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve Türkiye’nin Avrupa’dan, Batı’dan kopup Doğu’ya yaklaşmasını savunanlar da hep oldu. Bunların en çok bilinenleri Avrasyacılar biliyorsunuz ama bunların etkisi hep sınırlı oldu. Türkiye’den insanlar turizm ya da başka amaçla gittikleri zaman genellikle Batı’ya gidiyorlar. Ezici bir çoğunluğu anket yapılsa gitmek istedikleri yer olarak Batı’yı tarif ediyorlar. Bu, Türkiye’de Batı karşıtlığı olmadığı anlamına gelmiyor. Var ama Türkiye’nin yönü Batı. Bu Atatürk’ün söylediği muasır medeniyetler seviyesini yakalama perspektifinin devamı ve geldiğimiz nokta çok acı. Daha geçenlerde MHP’nin üst düzey bir isminin Çin ve Rusya’da temaslarda bulunduğunu gördük ve Devlet Bahçeli’nin de ısrarla MHP’yi buralara yani Türkiye’yi Çin ve Rusya’yla birlikte hareket etmeye, birlikte inisiyatifler almaya çağırdığını gördük. Bu da çok şaşırtıcı.

Çünkü Türkiye’de milliyetçi harekete baktığımız zaman, ülkücü harekete baktığımız zaman tabii ki Doğu’ya bakıyor. Doğudaki Türklere, diyelim ki Orta Asya’daki vesaire Türklere bakıyor ama yönü hep esas olarak Batı’ydı. Alparslan Türkeş çizgisi böyleydi. Şimdi Türkiye geldi Avrupa’nın dışında tanımlanıyor. Ursula von der Leyen diyor ki “Avrupa’yı Türk etkisinden korumalıyız.” Soruyorlar sözcüsüne. “Nedir?” diyorlar, “Niye böyle dedi?” O da diyor ki “Batı Balkanları kastetti, Batı Balkanlardaki Türk etkisini kastetti.” diyor. Bu da çok da tatmin edici bir cevap değil. Tabii ki Avrupa’da buna itiraz edenler olacaktır. Değişik partiler belki de von der Leyen’in yanı başındaki isimlerden itiraz edenler olacaktır. Ama onun böyle bir şeyi rahatlıkla telaffuz etmesi… Bu tür insanlar konuşmalarını akıllarına geldiği gibi yapmıyorlar. Önceden hazırlanan çok sayıda uzmanın danışmanın katılımıyla hazırlanıyor bu şeyler. Belli ki bilinçli seçilmiş.

Peki biz niye bu duruma geldik? AKP iktidarı ilk başta çok sıkı bir Avrupa Birliği savunucusuydu ve tam üyelik müzakerelerini başlatmak için bayağı bir çaba gösterdi. Reformlar şunlar bunlar; bunu elde etti ve elde ettikten sonra Avrupa’yla aşamalı bir şekilde uzaklaştı. Avrupa ile arasına mesafe koydu. Avrupa Birliği içerisinde de zaten Türkiye’yi istemeyen çok kişi olduğu için onlar da bundan memnun oldular ve şu anda Erdoğan iktidarıyla Avrupa’da Türkiye’yi istemeyenlerin örtülü bir ittifakı sonucu biz Avrupa’dan dışlanmış durumdayız ve bu Türkiye için hiç de iyi bir şey değil. Tabii ki dünyada çok şey değişiyor. Her şey altüst oluyor. Batı da sorgulanıyor. Evet, doğru. Ama şu anda baktığımız zaman Türkiye’nin Avrupa’dan daha iyi bir seçeneği olduğunu asla düşünmüyorum. Bu Avrupa’nın bizi almak istediği anlamına gelmiyor. Almayabilirler ama yönümüzü oraya doğru çevirmemizin en doğru ve gerçekçi olan olduğu kanısındayım. Bu haliyle bakıldığı zaman aslında kaç yıl, 2002 sonu olduğuna göre yaklaşık 24 yıllık diyelim AKP iktidarının Türkiye’yi getirdiği noktalardan birisi de demokrasiden uzaklaştık, hukuk devletinden uzaklaştık, her şeyden uzaklaştık ve Avrupa’dan da koptuk. Öyle gözüküyor. Ursula von der Leyen bize bu gerçeği gösterdi. Sonra birtakım teviller olabilir, birtakım ek açıklamalar olabilir ama bu söylendi. Bu kayıt altına alındı. Maalesef noktayı aslında koydu. Umarım yanılıyorumdur.

Bugünün ithafı çok eski zamanlara, 1359 doğumlu bir isim. Onun adını ben Nâzım Hikmet’ten öğrendim: Şeyh Bedreddin. Şeyh Bedreddin’i Nâzım Hikmet’in ‘‘Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’’, onu ortaokulda okumuştuk. Oradan Börklüce Mustafa, Torlak Kemal isimlerini duyduk ve birden Osmanlı’nın ortasında fetret döneminde özellikle Anadolu’da hem tasavvuf ehli olup hem de tabii o döneme denemez ama bugünden bakıldığında sosyalist olarak görülebilecek birisi tasvir ediliyordu. Çok çarpıcıydı. Sadece Nâzım bunu yapmadı. Çok kişi bunu yaptı. Attilâ İlhan da yazdı. Orhan Asena da bunu yazdı. Başka çok kişi yazdı. Onun eseri ‘‘Vâridât’’ çevrildi. Yani günümüz Türkçesine uyarlandı. Üzerine yazılar yazıldı. Ama ben en çok Hilmi Yavuz’un ‘‘Bedreddin Üzerine Şiirler’’inden etkilendim. Bu şiirleri cezaevinde okudum. Orada hele bir şey vardır: “Acının vergisini verdik. Gülün haracını ödedik. Hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra.” O kadar etkilemişti ki beni hâlâ ezberimdedir. Ve Hilmi Yavuz’la yıllar sonra yani cezaevinden çıktıktan 3 yıl sonra mı ne tanıştım ve o zaman kendisine bunu ezberden okudum. Çok mutlu olmuştu. Bedreddin hakkında “O öyle değil aslında şöyle böyle.” diyenler de var ama benim için hep ve benim gibi birçok insan için o Nâzım’ın, Hilmi Yavuz’un bize anlattığı birisi. Ne oluyor? Bir ayaklanma, üç ayrı yerde oluyor ama üçünde de başarısızlıkla sonuçlanıyor ve sonunda Şeyh Bedreddin 1420’de Serez’de idam ediliyor ama tarih onu hep yazıyor. Onu kimin idam ettiğini açıkçası bilmiyorum. Öğrensem de hemen ardından unutacağım ama Şeyh Bedreddin’i hiçbir zaman unutmayacağım. Şeyh Bedreddin aslında Türkiye’de çok az yapılan “İslam’la sol bağdaşır mı?” sorusunun tartışması için de hep ilginç bir örnek olmuştur ama nedense çok fazla eşelenmemiştir. Kendisini hâlâ hatırlıyoruz. Hatırlanacak. Yıllar geçse de hatırlanacak. Buradan Şeyh Bedreddin’i ve arkadaşlarını – ki çoğu onun müridi, taraftarı ve müridi; bir şeyh çünkü – onları saygıyla anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.