Starmer’ın Avrupa açılımı: İngiltere Avrupa’ya geri mi dönüyor?

Keir Starmer

İSTANBUL (Medyascope, Ajanslar) – Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, Brexit’in ekonomiye verdiği zararı artık daha açık konuşuyor ve Brüksel’le ilişkileri derinleştirme mesajı veriyor. Ancak hem Avrupa Birliği (AB) tarafında hem de İngiltere iç siyasetinde, bu “reset” arayışının geç kaldığına ve somut sonuç üretmekte zorlandığına dair ciddi kuşkular var. Peki İngiltere Avrupa’ya yeniden yaklaşabiliyor mu, yoksa bu hamle zamanında atılmadığı için etkisini yitirmiş bir çıkış mı?


Haber özeti

  • Keir Starmer’ın liderliğindeki İşçi Partisi, Brexit sonrası Avrupa ile ilişkileri derinleştirme çabasında.
  • Starmer, Brexit’in ekonomiye derin zarar verdiğini kabul etti ve AB ile daha iddialı ilişkiler gerektiği görüşünde.
  • Ancak, iş dünyası ilerlemeyi yetersiz buluyor ve hükümetin eski taleplerden vazgeçmediği yönünde eleştiriler var.
  • Temmuz’daki AB-İngiltere zirvesi, iki taraf arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirme fırsatı sunabilir.

İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın bu ay yaptığı ulusa sesleniş konuşması, ülkenin Brexit sonrası yön arayışında dikkat çekici bir dönüm noktası olarak öne çıktı. İşçi Partisi hükümetinin neredeyse iki yıl sonra, savaş sonrası Britanya siyasetinin en bölücü başlıklarından biri olan Avrupa meselesinde daha net bir ses bulduğu yorumu yapılıyor. Durgun seyreden ekonomi, İran savaşı nedeniyle büyüyen enerji fiyatı şoku riski ve Donald Trump’ın giderek daha güvenilmez bir müttefik haline gelmesi, Starmer’ı Washington’dan çok Brüksel’e bakmaya itti.

Starmer da bu konuşmada, “Brexit ekonomimize derin zarar verdi” diyerek ekonomistler arasında uzun süredir hâkim olan değerlendirmeyi açıkça benimsedi ve İngiltere’nin AB ile ilişkilerde “daha iddialı” olması gerektiğini savundu.

Ancak bu çıkışın hemen ardından gelen değerlendirmeler, İngiltere’nin Avrupa’ya dönük hamlesinin önünde ciddi zaman baskısı bulunduğunu gösteriyor. Diplomatlar ve uzmanlar, Starmer’ın Avrupa’ya büyük bir yön değişikliği yapma fırsatını kaçırmış olabileceği uyarısında bulunuyor. Sorun yalnızca müzakerelerin yavaş ilerlemesi değil; İngiltere hükümetinin seçmene, Brüksel ile daha yakın ilişkilerin gerçekten ekonomik fayda sağlayacağını gösterecek kadar zamanının da daralıyor olması.

AB tarafında Starmer’ın ne kadar ileri gidebileceğine ilişkin açık şüpheler var. Reform UK’nin anketlerde öne çıkması ve Nigel Farage’ın Brüksel ile kurulacak her türlü yeni dengeyi bozma vaadi de bu şüpheleri büyütüyor. Bir AB diplomatının, “Önümüzde çok daha yüksek öncelikli 10 madde var” sözleri, Brüksel’in meseleye ne kadar mesafeli baktığını ortaya koyuyor.

Westminster’daki temel tartışma da burada düğümleniyor. Starmer’ın Avrupa’ya dönük bu jesti gerçekten Brüksel’le görüşmelere yeni bir ivme kazandırma çabası mı, yoksa Avrupa konusunda daha cesur adımlar görmek isteyen İşçi Partili milletvekillerini yatıştırmaya dönük taktik bir hamle mi? Çünkü hükümetin şu ana kadar “reset” başlığı altında ortaya koyduğu tablo, destekçileri açısından bile oldukça sınırlı görünüyor.

Temmuz ayında yapılacak AB-İngiltere zirvesinde üzerinde uzlaşılması beklenen önlemlerin, hükümetin kendi hesabına göre İngiltere’nin gayrisafi yurt içi hasılasını önümüzdeki 15 yılda yalnızca yüzde 0,3 artırması bekleniyor. Gıda ve içecek ihracatındaki kontrollerin azaltılması ile İngiltere ve AB karbon fiyatlandırma sistemlerinin yeniden bağlanması gibi başlıklar masada olsa da, 18-30 yaş arası gençlerin üç yıla kadar karşılıklı yaşayıp çalışabilmesini öngören gençlik hareketliliği anlaşması hâlâ sonuçlanmış değil.

Londra’nın “reset” hamlesi neden yetersiz?

İş dünyası temsilcileri, varılan sınırlı ilerlemeyi tamamen küçümsemese de bunun Brexit’in yarattığı büyük ekonomik kaybın yanında çok küçük kaldığını hatırlatıyor.

İngiltere’nin mali gözlem kurumu Office for Budget Responsibility, Brexit’in ekonomide yaklaşık yüzde 4’lük bir kayba yol açtığını tahmin ediyor. Buna karşılık hükümetin yeni paket için çizdiği yüzde 0,3’lük katkı beklentisi, açılan yarayı kapatmaktan oldukça uzak.

AB diplomatlarına göre bu sınırlı tablonun başlıca nedeni, İşçi Partisi hükümetinin seçim manifestosunda koyduğu ve Boris Johnson döneminin siyasal sınırlarını hatırlatan “kırmızı çizgilerden” vazgeçmemesi. Starmer hükümeti de kendisinden önceki muhafazakâr hükümetler gibi, gümrük birliği kurmayı ya da tek pazara geri dönmeyi reddediyor. Bu nedenle Brüksel’de, Londra’nın yeni bir ilişki istemesine rağmen eski talepleri yeniden paketleyip sunduğu düşüncesi hâkim. Bir AB diplomatının “İstedikleri şey hâlâ aynı” ve “Bu, yeni şişede eski şarap gibi” sözleri bu memnuniyetsizliği özetliyor.

Eleştiriler yalnızca Brüksel’den gelmiyor. Avam Kamarası Dış İlişkiler Komitesi de geçen ay yayımladığı değerlendirmede bu “reset” sürecinin “yön, tanım ve itki” eksikliği taşıdığını belirtti. Komite, İngiliz hükümetinin Avrupa’ya karşı daha sıcak bir ton benimsemesini olumlu karşıladı, ancak bakanların Avrupa ile “uyum” çağrısı yaparken bunun nasıl bir stratejik plana oturduğunu net biçimde anlatamadığını vurguladı. Bu eleştiriler, Starmer’ın söylemde daha açık hale gelirken uygulamada hâlâ çekingen kaldığı yönündeki görüşleri güçlendirdi.

Bu tablodaki temel çelişkiyi en net anlatan isimlerden biri, UK in a Changing Europe düşünce kuruluşunun direktörü Anand Menon oldu. Menon, Şansölye Rachel Reeves’in Brexit’in ekonomi üzerindeki etkisine ilişkin ABD’de yapılmış ve kaybı yüzde 8 olarak hesaplayan bir çalışmaya atıf yapmasının ardından, “Brexit GSYH’nin yüzde 8’ine mâl oluyor” söylemi ile “bizim resetimiz pek bir şeyi değiştirmeyecek” yaklaşımının birlikte taşınamayacağını söyledi. Menon’a göre İngiltere artık mevcut durumun ne istikrarlı ne de sürdürülebilir olduğu bir eşiğe yaklaşıyor. Yani asıl sorun, Brüksel’le daha yakın ilişki isteği değil; bu isteğin ülkenin mevcut siyasi cesaret düzeyiyle uyuşmaması.

Boris Johnson İngiltere Avrupa'ya
Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson. İngiltere Avrupa’ya geri mi dönüyor?

“Reset” mi, eski tartışmaların tekrarı mı?

İngiltere ile AB yetkilileri, “reset” müzakerelerinin ilk 18 ayının her iki tarafta da güven aşındırdığını kabul ediyor. İşçi Partisi hükümeti, Brexit öncesindeki gibi müzisyenler ve bazı profesyonel gruplar için Avrupa’ya erişimi kolaylaştırarak hızlı bir kazanım elde etmeyi ummuştu. Ancak Brüksel bu talebi, İngiltere’nin tek pazara seçici biçimde geri dönme çabası olarak gördü ve hızlı şekilde reddetti. Üstelik bu taleplerin, Rishi Sunak hükümeti döneminde de gündeme geldiği ve yine reddedildiği hatırlatıldı. İşçi Partisi’nin buna rağmen farklı bir yanıt beklemesi, Brüksel’de ciddi bir “naiflik” olarak değerlendirildi. Bir Brüksel kaynağı, yeni hükümetin muhafazakârlar gibi olmamasının her şeyi değiştireceğini sandığını söyleyerek bu hayal kırıklığını açıkça dile getirdi.

AB başkentlerinde rahatsızlık yaratan bir başka konu ise gençlik hareketliliği anlaşmasına İngiltere’nin uzun süre isteksiz yaklaşması oldu. Özellikle Britanya üniversitelerinde AB öğrencileri için daha düşük öğrenim ücretlerini de içeren bir düzenlemeye sıcak bakılmaması, Avrupa başkentlerinin Komisyon üzerinde daha iddialı davranması yönünde baskı kurma isteğini azalttı.

Brüksel açısından mesele yalnızca İngiltere değildi. İsviçre’nin gelecek yıl AB ile ilişkilerini güncelleyecek bir paket için referanduma gitmesi beklendiğinden, İngiltere’ye verilecek her taviz başka ülkelerde de “seçici entegrasyon” tartışmalarını etkileyebilirdi. Bu nedenle Komisyon, Londra’ya tek pazardan parça parça yararlanma imkânı tanıyan hiçbir görüntü vermek istemedi.

Bu yüzden Ursula von der Leyen’in “yeni bir sayfa” vurgusuna rağmen, Starmer döneminde yaşananların gerçek bir yeniden başlangıçtan çok, eski pazarlıkların yeniden sahnelenmesi olduğu yorumları yapılıyor. Bir AB yetkilisinin “Siyasi irade var ama bürokratik irade yok” sözü de bu noktaya işaret ediyor. Yani liderler düzeyinde stratejik yakınlaşma isteği bulunsa bile, kurumlar düzeyinde hâlâ Brexit’in sınırları korunuyor. Bunun somut örneklerinden biri, İngiltere’nin 150 milyar euroluk yeni AB savunma fonuna katılımı için yürütülen görüşmelerde yaşandı. Geçen kasım ayında para konusundaki anlaşmazlık nedeniyle bu görüşmeler çöktü. Almanya, Hollanda ve Belçika, İngiltere’nin katılım maliyetini düşürmek için Komisyon nezdinde girişimde bulundu ancak sonuç alınamadı. Fransa’nın AB savunma sanayisini koruma isteği, maliyetin yüksek kalmasında etkili oldu. İngiltere ise bu bedeli “fahiş” bularak reddetti.

Temmuzdaki AB-İngiltere zirvesi dönüm noktası olabilir mi?

İngiliz hükümeti şimdi bu olumsuz tabloyu temmuz ayında yapılacak zirveyle tersine çevirmeye çalışıyor. Londra’nın beklentisi, bitki ve hayvansal ürünler üzerindeki bazı sınır kontrollerinin kaldırılması, İngiliz sanayisinin yeni AB karbon vergisinden korunması ve bir tür gençlik hareketliliği anlaşmasının hayata geçirilmesi. Ancak bu alanların her biri, İngiltere iç siyasetinde de tartışmalı. Özellikle sınır kontrollerini azaltacak anlaşma, Londra’nın AB kurallarını otomatik biçimde izlemesini, yani teknik jargondaki adıyla “dinamik uyumu” kabul etmesini gerektiriyor. Bu durum Muhafazakârlar ve Reform UK tarafından, İşçi Partisi’nin Brüksel’e “teslim olduğu” suçlamasına yol açıyor. Hükümet ise ideolojiden çok ekonomiyi öncelediğini savunuyor.

Fakat burada da Starmer hükümeti zor bir savunma hattına sıkışıyor. Bir yandan AB kurallarını üstlenmeye daha açık bir çizgi izliyor, diğer yandan bunun sağlayacağı ekonomik faydanın kendi söylemiyle orantılı olmadığını kabul etmek zorunda kalıyor. Bu nedenle “reset” girişimi, ne Brexit savunucularını ikna edebiliyor ne de daha güçlü bir Avrupa açılımı isteyenleri tatmin edebiliyor. Hükümet, Brüksel’le yeniden temas kurarken aynı anda “kural alan ama masada tam söz sahibi olmayan” bir ülke görüntüsü vermekle eleştiriliyor.

İngiltere’de Brexit tartışması: Yeniden “ya hep ya hiç” noktasına mı gidiyor?

Kamuoyu araştırmaları, Brexit’in İngiltere’de yarattığı derin ayrımın hâlâ sürdüğünü gösteriyor. Ancak İşçi Partisi’nin zorlandığı mevcut siyasi atmosferde, özellikle sol seçmen tabanında Avrupa’ya daha iddialı yaklaşmanın bir oy getirici strateji olabileceği yönünde yeni bir kanaat oluşuyor. Buna karşılık Reform UK ve Muhafazakârlar, düzensiz göçmenleri daha kolay sınır dışı edebilmek için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden (AİHS) çekilmeyi savunuyor. Uzmanlara göre böyle bir adım, Londra’nın Brüksel’le mevcut ticaret anlaşmasını da riske atabilir. Anand Menon’un “Brexit tartışması yeniden ya hep ya hiç dünyasına dönüyor” sözleri, İngiliz siyasetinde ara çözümlerin daralmakta olduğunu gösteriyor.

Best for Britain adına yayımlanan ve YouGov tarafından yapılan bir araştırma, AB’ye yeniden katılma yönündeki açık bir mesajın İşçi Partisi, Liberal Demokratlar ve Yeşiller gibi sol ve merkez sol partilere daha fazla destek getirebileceğini ortaya koydu. Aynı araştırmaya göre, AB’ye yeniden katılmayı destekleyenlerin oranı yüzde 53, karşı çıkanların oranı ise yüzde 32.

More in Common araştırması ise Britanyalıların yüzde 66’sının AB ile daha yakın ticari ilişki istediğini, yüzde 63’ünün de güvenlik ve savunmada daha yakın bağları desteklediğini gösterdi. Kuruluşun yöneticisi Luke Tryl, bugün yeni bir Brexit referandumu yapılsa halkın yarısının “Remain”, yalnızca biraz üzerinde bir kısmının ise “Leave” oyu vereceğini söyledi. Ancak Tryl aynı zamanda, halkın yaklaşık yarısının Brexit’in başarısız değil, siyasetçiler tarafından kötü yönetilmiş bir süreç olduğunu düşündüğünü de ekledi.

Bu veriler, İngiltere’de Avrupa ile daha yakın ilişki fikrinin toplumsal zemininin güçlendiğini gösterse de, bunun yeniden üyelik gibi büyük bir adıma dönüşmesi hâlâ zor görünüyor. Starmer ve Reeves temmuz zirvesinden sonra otomobil ve kimya gibi alanlarda da Brüksel kurallarıyla daha fazla uyum arayabileceklerinin sinyalini verdi. İngiliz ticaret grupları bu yaklaşımı ilke olarak olumlu bulsa da, bunun AB tek pazarına anlamlı erişim sağlamak için yeterli olup olmayacağından emin değil. Brüksel ise İngiltere’nin daha fazla bütçe katkısı yapmadan ve serbest dolaşım konusunda daha fazla esneklik göstermeden yeni tavizler beklememesi gerektiğini açıkça hissettiriyor.

Starmer daha büyük bir adım atabilir mi?

Daha büyük hamleler, örneğin AB ile gümrük birliğine katılmak gibi seçenekler söz konusu olduğunda, Starmer’ın ekibi oldukça temkinli. Başbakanın danışmanları, Brüksel’le yıllar sürecek yeni ve yıpratıcı müzakereler fikrinin seçmen nezdinde güçlü bir karşılık bulmadığını düşünüyor.

Onlara göre bu tartışma derinleştikçe, “Euro’ya da mı geçilecek?”, “Mali koşullar ne olacak?” ya da “Ulusal psikoloji üzerinde nasıl bir etkisi olacak?” gibi itirazlar hızla büyüyor. Bu yüzden İşçi Partisi yönetimi, Avrupa’ya yönelirken bile yeni bir büyük kurumsal bağlanma projesine kapı aralamakta isteksiz davranıyor.

Eski AB büyükelçisi Sir Ivan Rogers’a göre ise asıl mesele tam da bu çekingenlik. Rogers, Trump’ın yükselişi, Rusya tehdidi ve Çin’le artan rekabet nedeniyle AB’nin İngiltere’ye karşı müzakere pozisyonunu yumuşatacağını ummanın safça olduğunu söylüyor. Ona göre Londra’nın önündeki temel soru çok daha büyük: İngiltere önümüzdeki 10 ya da 15 yılda dünyada nerede durmak istiyor ve bunun için Brexit sonrası koyduğu kırmızı çizgileri gerçekten gözden geçirmeye hazır mı?

İngiltere Avrupa’ya geri mi dönecek? Gözler, temmuz ayındaki İngiltere-AB zirvesinde.

Rogers ayrıca, sanayi ürünlerinde Avrupa’yla yakınlaşırken yapay zekâ gibi alanlarda ABD’ye yaklaşmayı amaçlayan mevcut İngiliz stratejisinin ne kadar uygulanabilir olduğunu da sorguluyor.

Centre for European Reform Direktörü Charles Grant ise İngiltere’de yeniden AB üyeliği yönünde güçlü bir siyasi uzlaşı oluşmadan Brüksel’in böyle bir fikre sıcak bakmayacağı görüşümde. Yine de Grant, bugünkü kırmızı çizgilerini esnetmeye hazır bir İngiliz hükümetinin, hizmetlerde esnekliğini korurken bazı sanayi alanlarında AB ile “mallar için tek pazar” benzeri bir modele yaklaşabileceğini söylüyor. Grant’in ifadesiyle, İngiltere bugün “hayır” diyor olabilir ama “asla hayır” demiyor. Bunun için de Londra’nın “oyuna girmek için ödeme yapmayı”, dinamik uyumu kabul etmeyi ve serbest dolaşım başlığında daha esnek davranmayı göze alması gerekiyor. Pek çok AB diplomatı da teorik olarak böyle bir seçeneği dışlamıyor, ancak bunun için İngiltere hükümetinin çok daha cesur bir siyasi çizgi benimsemesi gerektiğini düşünüyor.

Sonuçta Starmer’ın Avrupa açılımı, İngiltere’de uzun süredir yüksek sesle söylenmeyen bir gerçeği yeniden görünür hale getirdi: Brexit’in ekonomik ve siyasi maliyeti küçülmedi, aksine daha belirgin hale geldi. Fakat bu tespiti yüksek sesle dile getirmek ile bundan stratejik bir yön değişikliği çıkarmak aynı şey değil. Londra bugün Brüksel’e daha fazla yaklaşma ihtiyacını kabul ediyor ama bunu hangi siyasi bedeli ödeyerek yapacağını hâlâ netleştirebilmiş değil.

Bu yüzden Starmer’ın “reset” hamlesi, bir başlangıç olmaktan çok, İngiltere’nin Avrupa’yla ilişkisini yeniden nasıl tanımlayacağına dair daha büyük ve daha sert bir tartışmanın habercisi gibi duruyor. Asıl soru da burada beliriyor: İngiltere gerçekten Avrupa’ya geri dönmek istiyor mu, yoksa yalnızca Brexit’in maliyetini biraz azaltacak kadar yaklaşmayı mı tercih ediyor?

Kaynak: Financial Times

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.