Bir insan hem Selahattin Demirtaş’ın hem de Sinan Ateş’in ideolojik görüşlerini benimseyebilir mi? Hayır ama hukuk davalarını aynı anda savunabilir.
Bir tarafta eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş, diğer tarafta Kürt siyasi hareketinin önde gelen ismi Selahattin Demirtaş…
Bir zamanların iki zıt kutbu. Hatta bu ifade, aradaki uçurumu tanımlamaya yetmiyor bile. Dönemlerinde aynı masaya oturmaları, aynı dili konuşmaları imkansız iki siyasetçi. Onların siyasi söylemlerinin peşinden gidenlerin, birbiriyle aynı havayı solumaktan imtina ettiği iki farklı dünya.
Ancak bugün, bir araya gelmesi imkansız görünen bu iki ismi aynı satırlarda buluşturan davaları var. Ve bu davalarda, ideolojilerinden bağımsız olarak, savunulması gereken temel insan hakları… İşte kritik eşik tam burada aşılıyor. İdeolojik zıtlıklar, hukuki bir zeminde tek bir noktada birleşiyor: Hakkın ve adaletin savunulması.

Kişileri değil, haklarını savunmak
Son dönemde Türkiye’nin gündemini meşgul eden belediye başkanlarına yönelik operasyonlar ve davalar zihnimi kurcalıyor. Hiç tanımadığım, siyasi çizgisine belki de hiç yakın hissetmediğim belediye başkanlarını savunmak nasıl olacak? Yanıtı aslında basit: Mesele kişileri veya onların siyasetini savunmak değil; seçmen iradesini ve usul hukukunu savunmak. Gözaltı sürecinden mahkeme salonuna kadar yaşananlara bakınca, ortada reddedilemeyecek kocaman bir gerçeklik duruyor: Haksızlık.
Davanın içeriği veya çıkacak karar kâğıt üzerinde “hukuki” görünebilir. Ancak ortadaki usulsüzlükler ve haksızlık duygusu, davanın sonucunu çoktan gölgede bıraktı. Karar ne olursa olsun, ister beraat ister mahkumiyet, toplumun büyük kesimi sürecin işleyişi yüzünden sonucun “siyasi” olduğuna inanmış durumda.
Bu inançsızlık öylesine derin ki, pek çok bağımsız gazetecinin tek başına verdiği insanüstü emeğe rağmen, bu davalar gündemde artık eskisi kadar yer bulamıyor. Çünkü toplum, “hukukun” değil, “gücün” konuştuğu bir sahneyi izlediği hissine kapılıyor.
“Bugün ona, yarın bana” rutini
Demirtaş ve Ateş örneğine geri dönelim. Bu iki ismin siyasi dünyasını aynı potada eritmek namümkün. Ama bugün her iki ismin de uğradığı haksızlığın karşısında durmak elzem. Zira artık hukuksuzluk, ya da daha nazik bir tabirle hukuk alanında kişisel hakların çiğnenmesi öyle bir noktaya geldi ki, “bugün ona, yarın bana” gerçeği bir kehanet değil, bir rutin.
Bugün gözaltına alınan birinin telefonundaki özel mesajların, suçla ilgisi olmasa bile servis edilmeyeceğinin; yarı çıplak görüntülerinin haber yapılmayacağının ya da iddia edilen suçtan çok daha uzun süre hapis yatmayacağının hiçbir garantisi yok. Bu hakların garantisinin olmadığı yerde hukuktan bahsedilemez.
İçten gelen çürüme

Tüm bu haksızlıklar doğrudan bir “hukuksuzluk” krizine işaret ediyor. Hukukun olmadığı yerde nelerin olmayacağını uzun uzun anlatmaya gerek yok: Gelecek beklentisi, ekonomik refah, umut ve istikrar… Özetle, güçlü bir devlet.
Bugün Türkiye, dışarıdaki bölgesel tehditlerle mücadelesini “destansı” bir anlatıyla sürdürüyor olabilir. Ancak bu sağlam görünen “beton” yapının altında, içten içe paslanan temeller var. Dışarıdan bakınca beton ne kadar sağlam görünürse görünsün, adaletsizlikten kaynaklı çürüme içten başladı bir kere.
Devletin gerçek “istiklali” ve bekası, sadece sınır ötesindeki tehditlerden değil, bu iç çürümeden kurtulmasına bağlıdır. Adaleti kişilere göre değil, duruma göre işletmek; “hukuka dayanan bir devlet” olmanın tek yoludur. Tedavisi zor ama zorunlu.














