“Kurtlar Sofrasında Kadınlar” programının bu bölümünde Göksel Göksu’nun konuğu, Türk televizyonlarının deneyimli ekran yüzü Gülgûn Feyman oldu. Medyadaki değişim ve dönüşümün ele alındığı programda ana haber bültenlerindeki tecrübesi ve ekran disiplini ve hakimiyetiyle alanında bir markaya dönüşen Gülgûn Feyman, mesleğe adım attığı “eski” TRT’yi, özel televizyonculuğun ilk yıllarını ve günümüz medyasına bakışını anlattı.
Video özeti
- Gülgûn Feyman, Türk televizyonlarının deneyimli sunucusu, medyadaki değişim ve dönüşümü ele alıyor.
- Haber sunuculuğunun ciddi bir meslek olduğunu ve şova dönüştürülmemesi gerektiğini savunuyor.
- Günümüzde sunucuların içerikten daha fazla öne çıktığını belirtiyor.
- Türkçenin yanlış kullanımı ve telaffuz hatalarından rahatsız olduğunu ifade ediyor.
- Spikerlik ve sunuculuğu ayırarak disiplinin önemine vurgu yapıyor.
Bilmeniz gerekenler

“Haber ciddi iştir, şova dönüştürülmemeli”
Mesleğe adım attığı günden itibaren katı bir eğitim sürecinden geçen Gülgûn Feyman, o günleri “Sekiz bin kişi arasından seçildik. Aylar süren sınavlardan geçtik. Yetmedi, yıllarca eğitim aldık. Herkes haber sunamazdı” sözleriyle anlatıyor ve gururla yad ediyor. Günümüzde bu disiplinin kaybolduğundan yakınan ünlü sunucu, ekranlara baktığında gördüğü en büyük eksikliğin liyakat olduğunu düşünüyor, “Yayın için yetiştirilmiş kişiler değil. Yayıncılığın ne olduğunu bile bilmiyorlar” diyor.
“Haber kanalları haber değil, insan yarıştırıyor”
Günümüz medyasında içerikten çok sunucuların öne çıkarıldığını söyleyen Feyman’ın gözünden bakınca, ekranlar işlev değiştirdi:
“Biz ekrana yayıncılığın ciddi bir işi olduğunu taşıdık. Eğlence programı kendi içinde seyirciyi mutlaka eğlendirmeli, güldürmeli, coşturmalı, filmler düşündürmeli. Tartışma programları olmalı elbette, haber kanalları olmalı, hepsi olmalı derken içinde bulunduğumuz süreçte öyle bir noktaya gelindi ki haber kanalları haber yarıştırmak yerine insan yarıştırıyor gibi düşünüyorum. İşte bu ekranın sunucusu filanca. Fakat olmuyor, olamıyor. Çünkü ekrana ya da o habere imza atabilecek kökten, eğitimden gelen isimler yok artık.”
Spikerliği ayrı bir yere konumlandıran Feyman, “Şov alanına dönüştürmeyin. Orası kimsenin babasının çiftliği değil. Haberin ne gerisinde kalmalısınız ne önüne geçmelisiniz. Düğüne gider gibi de, plaja gider gibi de çıkamazsınız ekrana. Ben senin bedenini seyretmek için orada değilim” sözleriyle haberin önüne geçen sunum tarzlarını da eleştiriyor:
“Şimdi plaja gider gibi çıkıyorlar. Haberin bir ciddiyeti var. Bir söyleşi programına, bir sohbet programına, haber programına da öyle çıkamazsın. Bir haber kanalının sunucusu var. ‘Merhaba sayın seyirciler, hoş geldiniz ekrana. Şimdi şu anda size bunları anlatacağız’ falan derken, -aa ne göreyim, bar masası gibi bir masaya oturmuş, bacak bacak üstüne atmış. Masanın önü açık, bari onu kapatın. Hiç yakışmıyor ekrana bu. Ben oturmadım. Oturmam da! Bu kadarımızın (belinden yukarısını işaret ederek) gözükmesi lazım. Niye bütün bedenimizle seyirci karşısında olalım? Biz düşüncelerimizi, bilgimizi, yayına ilişkin o kurumun özelliklerini aktaracağız, haberi aktaracağız, röportajı aktaracağız falan. Bütün olarak gözükmemizin mantığı nedir? Kolsuz elbise doğru değil haberde. Bakın muhafazakâr bir kesimden gelmedim. Yani kapanalım, örtünelim değil. Onu demiyorum. Bu kadar da açılmayın. Kendinize saygı, ekrana saygı, izleyiciye saygı. Söylediğinizi dinlesinler.”
“Türkçe doğru kullanılmıyor”
Gülgûn Feyman, Türkçenin yanlış kullanımı ile ilgili de epey dertli. “Deprem gerçekleşti diyor. Trafik kazası gerçekleşti diyor. Toplantı yapılır, gerçekleşmez” diyerek özellikle bazı kelimelerin hatalı ve yaygın kullanımından dert yanıyor. Sadece kelimelerin yanlış kullanımı değil, hatalı telaffuzlar da rahatsız ediyor ekranların deneyimli spikeri; örnek vererek eleştiriyor: “Geliyo, gidiyo… Bu Türkçeye zarar veriyor.”
“Spikerlik ayrı, sunuculuk ayrı”
Spikerlik ile sunuculuğu birbirinden kesin ifadelerle ayıran Gülgûn Feyman, spikerliğin çok yönlü bir meslek olduğuna vurgu yaparak TRT’nin yetiştirdiği spikerlerin montajını yapan, haberini yazan, sahaya çıkan kişiler olduğunu ve bilgi ve birikimi olmayanların spikerlik yapamadığını anlatıyor, disiplin olmadan bu işin yapılamayacağının altını çiziyor.
Feyman’ın genç meslektaşlarına da bir çağrısı var:
“Okuyun, durmadan araştırın, kendinizi yenileyin. Yenilenmek dudağınızı günün koşullarına, modasına uydurmak değil. Elbette kadınız, hepimiz saçımızı başımızı farklı renklerde, stillerde isteyebiliriz. Yine de ekran ciddiyetine uygun, seyirciye saygınızı yok etmeden, bilginizi de ortaya koyarak çalışın. Yani demem o ki, bu işi ciddi yapın. Eğer uygun adımlarla ilerlemek ve adınızı yazdırmak istiyorsanız çok okuyun, çok çalışın. Türkçeyi asla ve asla başınızdan indirmeyin. Başınızın tacı yapın.”
Gülgûn Feyman kimdir?
Gülgûn Feyman, 31 Mayıs 1958 tarihinde Ankara Yenimahalle, Coşkun Sokak’ta doğmuştur. Annesi Keriman Timur’dur. Babası Altan Feyman albay idi. Tayinler nedeni ile çocukluğunda, Hakkari’nin kazası Uludere, sonra Kandıra, Edirne’nin kazası Uzunköprü, Sivas, Kağızman, Erzurum gibi yerlerde yaşadılar. Erzurum Üniversitesinden mezun oldu. Caz ustası ve trompetçi İlhan Feyman amcası idi.
Önce Erzurum Radyo ve Televizyonu’nda göreve başladı, sonra oradan 1980 yılında Ankara Radyosu’na tayin oldu. Jülide Gülizar’dan kurslar aldı. 80 yılından sonra hem televizyonda hem radyoda çalıştı. Türk Müziği programı olan Hoş Sada isimli programın sunuculuğunu yaptı. TRT’de Ümit Aktan ile beraber İyi Haftalar Türkiye isimli sabah programını 4 sene sundu. Televizyonda “Akşama Doğru” programları, radyoda “Hafta Sonu” programları, “Gecenin İçinden”… Derken haber merkezinde göreve başladı. Ardından TRT’de haber spikerliği yapmaya başladı.
1990 yılında özel televizyon kanallarının kurulmasıyla birçok kanalda görev yaptı. Feyman, İstanbul Kadıköy’deki Kuşdili Eğitim Merkezi’nde diksiyon dersleri verdi.
Beykent Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu’nda da bir dönem ders verdi. İstanbul Aydın Üniversitesi’nde de ders verdi.
Ulusal Kanal’da Ümit Zileli ile “Nasıl Yani?” programını yaptı.
Feyman, ilk evliliğini 1983’Te inşaat mühendisi Seçim Türkay Baysal ile yaptı. Pelin ve Meriç adlarında 1984 doğumlu ikiz kızları var. Feyman, 12 Mayıs 2010’dan beri doktor eşi Tayfun Budak ile evlidir. Eşinin Can ve Deniz adında iki oğlu var.
Röportajın tam metni
Röportajın tam metnini yayımlıyoruz.
- Bir Kurtlar Sofrasında Kadınlar programıyla daha karşınızdayız. Bugünkü yayınım hiç kolay olmayacak. Ağzımdan çıkacak her sözcüğü tartma gereği duyacağım bir yayın. Ama bu yayın yine de yapılacak. Neden? Çünkü son derece kıymetli bir konuğum var. Mesleğine adını altın harflerle yazdırmış ve marka olmuş bir isim, Gülgün Feyman. Hoş geldiniz. İsminizi doğru söyledim mi?
Şahane, harika. Bu kadar güzel sözcüklerle konuğunuzu ağırlamanız, özellikle benim için o güçlü sözcüklerle ağırlamanız büyük onur verdi. Çok teşekkür ediyorum.
- Biz onur duyduk sizi burada ağırlamaktan. Çok teşekkür ediyoruz. Ama dikkat ederseniz ‘duayen’ demedim. Çünkü bir yayınınızı izledim. Sizin orada altını özellikle çizdiğinizi de gördüm. Oysa çok da dilimize pelesenk olmuş bir kelime. Hep mesleğimizin büyüklerini duayen diye anıyoruz ama öyle değil… Değil mi?
Öyle değil. Üstelik duayen kelimesi çoğul da olmaz. Duayenler diye bir şey olmaz. Fakat maalesef sözcükleri arkasına bakmadan kullananlar çoğunlukta olduğu için zamanımızda ‘duayenler’ de diyebiliyorlar. En genç sunucuya dahi duayen diyebiliyorlar. Oysa sizin de vurguladığınız gibi duayen, o meslek grubunun yaşayan en yaşlı temsilcisi. Duayen o.
- Tabi ki Gülgün Feyman’ı, mesleği konuşacağız. Günümüzü konuşacağız ama… Ben öncesinde çok merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum size izninizle. Özel hayatınızda da kelimeler, sözcükler ağzınızdan böyle mi dökülür? Hep böyle tane tane, hep özenli mi konuşursunuz? Hep böyle midir Gülgün Feyman?
Şöyle, elbette. Evde başka, sokakta başka, çarşıda başka, televizyonda başka, iş gereği, mikrofon karşısında başka konuşamazsınız. Ancak haberin bir ritmi olduğu için haber sunarken o sesiniz biraz daha tok, biraz daha ritmik, belki o haberin üslubuna uygun bir tınıya bürünebilir. Evinizde de, kavga ederken de, yürürken de, şarkı söylerken de sözcükleri tane tane söylemelisiniz. Çünkü artık o sizin malınızdır. Dolayısıyla sözcükler benim artık oyuncaklarım, benim malım. Onları örselemeden, onlara zarar vermeden doğru kullanmalıyım. Burada başka, orada başka konuşamam. Yıllar içinde, arkama baktığım zaman parmak hesabı bile yapamayacak kadar çok yılı geride bıraktım. Yıllar içinde artık o sizin malzemeniz oluyor. Elbette eğitildik. O uzun soluklu bir eğitimdi. Türkçeyi doğru kullanmak, mikrofonik sese sahip olmak, sesi doğru kullanmak. Konunun özelliğine göre biz her şeyi okuyarak yetiştirildik. Köye haber okuduk, klasik batı müziği programlarının anonslarının açıklamalı metinlerini okuduk. Bir Bach, bir Vivaldi, Dört mevsim herkesin bildiği. O melodilerin adını kullanarak söyleyeyim. Ya da Türk Sanat Musikisi derdik. Türk Sanat Musikisi’nin makamları… Bütün bunları tek tek bilmek zorundasınız. Yani sadece tek boyutlu yetişemezsiniz. Dolayısıyla onlar artık sizin malınız. Onları içselleştirmeniz lazım.
- Bir de ağzınızdan kaçma ihtimali çok yüksek eğer onlar size aittiyse. Yani gündelik hayatınızda kullandığınız dil ekran karşısında başka bir şeye dönüşebiliyor ve o çok zor ve güç durumda bırakabiliyor herkesi.
Bırakabilir, bırakabilir… Onun için o sözcükleri öylesine sahiplenmeliydik ki, geride bıraktığım yılları da düşünecek olursanız. Günlük hayat dediğimiz, gözümüzü açtığımız andan itibaren gün içindeki ilişkilerimiz, mesleki ilişkilerimiz…Hepsinde o Türkçe, aynı Türkçe olmak zorundadır. Bu işi yapanlar için.
- Peki çevrenizde bu hassasiyetiniz bir tedirginliğe yol açıyor mu?
Tatlı şakalaşmalara yol açıyor. “Senin karşında yine şu kelimeyi söyleyemedim”, “Şu nasıl söylenir?” gibi. Oysa önemli olan sözcüklerin nasıl telaffuz edileceğini doğru bilmek, ona göre kullanmak, anlam farklılıkları yaratmamak. Çok şey var aslında Türkçe ile ilgili konuşacağımız. Keşke ekranlar Türkçe’nin özelliklerini kendilerine açsalar da programlar yapılsa ve toplum da minik minik bilinçlense. Fakat olmuyor ne yazık ki. Yok.
- Keşke olabilse. Şimdi dilerseniz şöyle ilerleyeyim istiyorum. Günümüz medya sektöründe hakikaten elbette çok hakkını vererek mesleğini icra eden meslektaşlarımız da var. Ama aynı zamanda onları gölgede bırakacak kadar farklı haber yapan, sunan, ekrana çıkan meslektaşlarımız da var. Ama ekranın da bir dili var, olması gereken bir dili var, bir işlevi var, misyonu var. Bütün bunlarla birlikte konuşmak istiyorum sizin meslek öykünüzü. Biliyorum ki babanızın görevi nedeniyle Erzurum’da ilk TRT’ye girdiniz. Ama ondan sonra Ankara’ya uzanan bir serüven var. Az önce aslında kısmen de olsa bahsettiniz. Kolay Gülgûn Feyman olunmuyor. Kolay sunuculuk spikerlik yapılmıyor, -ki o sunucu spiker ayrımına ayrıca geleceğiz. Kolay değil bunların hiçbiri. Ya da kolay değildi mi?
Kolay değildi. Farklı kulvarlarda da olsak hemen hemen aynı dönemlerde çalıştık. Hatta stüdyoya girerken biz lale devrini yaşamışız dediniz. Gerçekten öyle. Biz lale devrini yaşamışız. Benim öyküm TRT’de başlıyor elbette. Özel televizyon ne demek bilmezdik. İlk özel televizyonum, ilk ekran yüzü benim transfer edilen TRT’den.
Magic Box Star 1 adıyla yayın hayatına başlıyordu. Türkiye’nin ilk özel televizyonu ne demek bilmeden bu yola çıktık. Yani karanlıkta uçmaya benzeyen bir öyküydü bu aslında. Özel yayın, özel televizyon, özel şirket… Hep devlet resmiyetinden, devlet ciddiyetinden gelmişsin. Devlet memuru kimliğinle ekranda çalışmışsın. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu devlete ait bir kurum ve belli disiplinler içinde çalışıyorsunuz. Haberin sunuluş biçimi bile protokol haberciliğidir. İşte önce cumhurbaşkanıyla başlar, diğer bakanlar, milletvekilleri vs. Devam eder. Farklı bir anlayıştan geliyorsunuz. Ve bütün o tabu dediğiniz şeyler gümbür gümbür yıkılıyor. Ama yıkamayacağınız bir tek şey var. Mesleki disiplin. Onu yıkamazsınız. Duruşunuz, seyirciye saygınız. Bakın önünüzde kağıtlar var. Bir örnek yapabilir miyim? Hemen vereceğim tekrar. O zaman prompter yok. Evet. Ve şöyle ansiklopedi gibi haberlerle giriyoruz. Türkiye Radyoları 1. Programı veya TRT 1, TRT 2, TRT 3 televizyon olarak vardı. Böyle ansiklopedi gibi kağıtlarla giriyorsunuz. Prompter yok o zaman. Sonra geldi prompter.
- Epey sonra hatta.
Epey sonra. Bu kağıtları böyle tutup okuyamazsınız. Kağıdın arkasını göstermek seyirciye saygısızlıktır. Bunun bile ince ince bize anlatıldığı bir öyküden geliyoruz, bir disiplinden geliyoruz. Nasıl olacak? Onun bile eğitimi vardı. Kağıdı fazla şıkırdatmadan, o zaman masa mikrofonları var, yaka mikrofonları yok, hatırlarsınız. Şıkırdatmadan alacaksınız. Elinizle şöyle yapacaksınız. Seyirciye bakacaksınız. Cümlenin tamamını buradan değil, seyirciyle göz teması kurarak okuyacaksınız. Ve yavaşça yana bırakacaksınız. Sonra tekrar hissettirmeden, gürültü yapmadan şöyle alıp yavaşça bırakacaksınız gibi. Bu bile bir eğitimdi. Biliyor musunuz? Şimdi artık haber sunucusu, muhabirlik, başka bir şey seyrediyorum. Siz ne seyrediyorsunuz?
- Gerçekten de bir kere en başta söylediğiniz o eğitim süzgeci. Bu eğitim süzgecinden geçilip geçilmediği anlaşılıyor ekrana baktığınızda. Ne bilip ne bilmediği anlaşılıyor. Siz aldığınız eğitimleri sanıyorum bugün burada anlatmaya kalksanız.
Yayın bitmez.
- Yayın bitmez. Ama bu eğitimlerin bir nedeni var. Sizin ekran hakimiyetinizi belirliyor. Okuduğunuz haberi anlamanızı, anladığınız haberi aktarmanızı sağlıyor. Eğer siz anladığınız bir şeyi doğru bir dille aktarırsanız inandırıcılığınız artıyor, yanılıyor muyum?
Evet, evet. Ama aynı zamanda Çok önemli bir nokta daha var. Siz orada bir birey değilsiniz tek başınıza. Bir kurumun yüzüsünüz. Oraya temsilen orada bulunuyorsunuz. Artık bu sistem içinde kamusal bir kimliğe büründüğü için tanınan kimseler toplumun önünde, çarşıda, pazarda dolaşırken de kurumunu temsil ettiğini unutmayacak. Özel hayat, evet, özel hayata hepimizin saygısı var. Fakat ona da dikkat edecek. Bakın günümüzde gizlenmiş özel hayatlar bir biçimde ortaya çıktı ve kirlilik saçıldı, kötülük saçıldı ortalığa. Ve tüm ekranlara zarar verdi. Size, bize, bana, hepimize zarar verdi. Niye? Ha canım bunların da hayatı demek ki böyleymiş gibi bir algı oluşabilir. Çok tehlikeli bir şey yaşadık.
- Gayet tabi töhmet altında bırakıyor en azından.
Bugün televizyonların tekrar kendine gelmesi lazım. Bakınız, haber ciddi iştir, ciddi yapılır her zaman. Bu sizin, benim, hepimizin ortalıkta söylenmiş bir anayasasıdır adeta. Kendimize bunu söylemeyiz ama mesleki aşkımız, mesleki anlayışımız, aldığımız eğitimle, o köklerimizle biz buna ciddiyetle dikkat ederiz. Giydiğiniz kıyafetin içinizi gösterip göstermeyeceğinden tutun da küpenizin sallanmasına kadar. Benim çok sevgili bir köşe yazarı televizyon eleştirmeni dostum yarım saat senin küpeni seyrettim o zaman haberler yarım saatte böyle 36 kısım tekmili birden değil, bitmiyor. Film bile 1,5 saat, en fazla değil mi? Yani iki saat bülten mi olur Allah aşkına? Cır cır cır cır, dır dır dır dır… Ve o küpenin sallanmasını eleştirmişti. Ne kadar üzülmüştüm. Beni o zaman, isim söyleyebilir miyim? Önce Vakko giydirdi, daha sonra Beymen giydirdi. Ve bu arada Gilan kuyumculuk vardı. Onlar da mücevherlerini takarlardı. O mücevherler takılır, benim zannederlerdi. Sonra onlar geri gider, yani almaya imkan yok tabii onları ama minik, yayına uygun mücevherlerdi. Onlara bile çok dikkat ederdik. İnce olsun, minik olsun, büyük olmasın. Şimdi…
Şimdi mikrofonu burasına takarak gezen muhabirler görüyoruz…
Nurlar içinde, ışıklar içinde uyusun. Mehmet Ali Birand’la bir anınızı aktardınız. Uzun saç konuşması geçmiş aranızda. Şimdi bütün haber sunucuları bukle bukle saçlar. Takma kirpikler, silikon dudaklarla ekranda.
- “Kezban gibi mi dolaşacaksın ekranda?” dedi Mehmet Ali Brand bana.
Ne güzel anlatmış.
- “Hemen kestir o saçları” dedi. Biz de öyleydik.
Öyleydi. Çalışan kadın. Işın Gürel vardı.
- Evet. Birlikte çalıştık.
Işın çok uzun saçları, hep topuz yapar falan. Bir gün bülten sunacak. ‘Kestireceksin’ dedik. Çalışan kadın. Kulak memesi hizasında saçını kestireceksin. Salkım saçak çıkamazsın. Bir disiplin içinde elbet şık, zarif, bulaşıkları bırakmış geliyor gibi olmamalısın, düğüne gidiyor gibi olmamalısın. Yani orada, o ekranda, o küçük objede seyirciye saygını gösterecek zarafet, şıklık ve işini iyi yapan biri olarak orada bulunacaksın ve kurumunu anlatacaksın. Şimdi muhabirlere bakıyorum, ekran yüzlerine bakıyorum, olmuyor, olmuyor, olmuyor. Bir ara derdim ki bizim kanallar Şam Televizyonu’na döndü. Şam Televizyonu… Pullar, payetler falan. Şam Televizyonu’na o zaman baktığımda çok modern, çok disiplinli, çok çizgisi olan kanallar haline dönüştüler. Biz bir tuhaflaştık. Böyle bir arabesk, gerçi arabesk çok güçlü bir yapıdır, ona entelbesk diyelim, ne entelektüel ne arabesk. İkisi arasında sıkışıp kalmış gençler, kızlar ve erkekler geçidine dönüştü ekranlar.
- Peki şimdi bu kadar hassas bir yerden gelen biri olarak, mesleğine bu kadar saygı duyan biri olarak, ekrana baktığınız zaman sizi rahatsız eden şey tam olarak ne? Bir de tabii iki soruyu iç içe sormak istiyorum. Şimdi spiker kavramıyla sunucu kavramını siz ayırıyorsunuz biliyorum. Evet. Fakat TDK’ya baktığınız zaman spiker olarak sunucu yazılıyor karşılığında ama siz on ayrı bir anlam yüklüyorsunuz. Bugün ne görüyorsunuz ve sizi en çok ne rahatsız ediyor?
Bu programda beni konuk etmenizin temel nedeni sizin de duyduğunuz bir rahatsızlık diye düşünüyorum. Çünkü sözcüklerinizde onu da yakaladım. Biz lale devrini yaşamışız meğer dediğiniz o dönemi de çok net anlattınız. Elbette yayıncılığı biz icat etmedik. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da ilk yayın hayatına başladığı zaman, -ki 31 Ocaktır doğum günü malum BBC’den eğitim alınmıştır. O ilk spikerler, Emel Gazimihal’ler, Mehpare Çelik’ler, Aytaç Kardüzler, onlar yurt dışına gönderilmiş, orada yayıncılığın temel özellikleri konusunda eğitimler almış ve ülkeye taşımışlardı. Yani Amerika’yı yeniden icat etmeye gerek yok deriz ya, onun gibi bir şeydir. İlk Türkiye Radyo Televizyon Kurumu yayın hayatına başladığında o disiplinden gelerek başlamıştır yayıncılığın kuralları. Çünkü Amerika’da başlamış, BBC’de başlamış vesaire.
Sonra artık TRT 1, TRT 2, TRT 3 dönemleri var, radyoların çoğalması dönemi var yine kurum şemsiyesi altında ve daha sonra da Özel ve Uzan ailesinin yan yana gelerek Türkiye’nin ilk özel televizyonunu kurma öyküsü var ki 90’lı yıllar işte biz de o öykünün içinde yer alan kişileriz. Biz yayıncılığın ciddi bir iş olduğunu ekrana taşıdık. Eğlence programı kendi içinde seyirciyi mutlaka eğlendirmeli, güldürmeli, coşturmalı, filmler düşündürmeli, tartışma programları olmalı, elbette haber kanalları olmalı, hepsi olmalı derken şimdi içinde bulunduğumuz süreçte öyle bir noktaya gelindi ki, haber kanalları haber yarıştırmak yerine insan yarıştırıyor gibi düşünüyorum. İşte bu ekranın sunucusu filanca. Fakat olmuyor, olamıyor. Çünkü ekrana ya da o habere imza atabilecek kökten, eğitimden gelen isimler yok artık. Şimdi sunucu spiker ayrımına getireceğim sözü. Biz, ben tarih okudum. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu sınav açtığında Sekiz bin dolayında başvuru vardı. Biz üç ay süren bir eleme, birinci ses sınavı, ikinci ses sınavı, üçüncü ses sınavı bitti. Daha sonra genel kültür sınavına tabi tutulduk. Bakalım altyapısı var mı ya da işlenebilir mi? Çünkü eğitim her zaman hep önemli. Şimdi bile bir eğitim içindeyiz her an. Ve o sınavdan sonra 25 kişi biz Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda konuşabilir geçerliliğini aldık ama henüz ehliyet yok. Bir yıla yakın süre. Nermin Tuğuşlu, ben, o kadar çok kıymetli isim var ki, Metin Canbaz, Bizler hep Salih Uzuner, Buket Uzuner’in, çok değerli yazarımızın kardeşi. Biz aynı dönemin altı spikeri olarak, bakın kaç kişi içinden altı kişi çıktık. Altı?
- Sekiz bin kişiden değil mi?
Türkiye’de sekiz bin kişiden, elene elene. Geçenlerde Salih’le konuşuyoruz, “Salih yedi bin kişiydi değil mi?” dedim, “Olur mu canım! Sekiz bin küsür kişi katılmıştı” dedi. Yani elene elene elene sonra da işte Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda konuşabildim. Yetmedi. 10 Yıllık spikerdim.. Kurum içi sınavla TRT Haber Merkezi’nde haber sunma ehliyeti elime verildi. Öyle herkes haber sunamazdı. Ve spiker olmanın koşulları vardır. Yayıncılığı bileceksin, montajı bileceksin, röportajı bileceksin, muhabir gibi haberini yazacaksın. Yani yayıncılığın tüm alanlarında eğitilmiş kişilerdik biz. Ve soru soran, konuğunu ağırlayan, kurum adına soru soruyorsunuz, kendi adınıza değil yani, devlet tabii. Ve o disiplinden geçen kişilere spiker denirdi, komple kişi. Montajını yapan, sokağa çıkan, teybi alan, sokakta soru soran, gelen, onu montajlayan, o zaman montajlar şimdiki bir teknoloji değil. Bantları keseriz, bantlarla o İnce, hepimizin bildiği.
Artık kaset bile kalmadı. Ampex markaydı o bantlar. Böyle ileri geri dinleriz kulaklıkla ve sesini oradan keseriz, ses kalmasın, yapıştırırız falan. Neler yaşanmıştır. Şey montajı da öyledir, haber montajı da. Bütün bunlar hep bize öğretildi. Perfore diyorlar şimdi. Perfore o delik demek. Sesle görüntünün birbirine uydurulması. Haberleri öyle yapardık. Bir saatlik çekim yapmışsın. Beş dakikalık haber üç saatte montajlanır. Kolay mı o? Akşama ana bültene yetişecek. O deliklerin arasından onu geçirirsin, dinlersin. Senkron tutturacaksın. Kaymayacak, montajlarsın. Hele ki başbakanla yapılmış röportaj, cumhurbaşkanıyla yapılmış. Milim hata olmaması lazım. İşinden olursun yani. Devlet ciddiyeti. Bakın hep tekrarlıyorum. Bu disiplin içinde yetişmiş kişileriz. Bütün bunları bilerek gelmişsiniz. Yani speaker o demektir. Önce dilini doğru konuşacak ve kurumun verdiği bütün o yayıncılıkla ilgili işleri doğru yapacak. Kişi speakerdir. Ben haber sunduğum zaman haber sunucusuyum. Ama spikerim. Bir özel eğlence programı sunuyorum. Görevlendirilirdik kurum içi yazıyla. Yılbaşı programı sunarız mesela. Gider sunarız. Kurum içi görevlendirmeyle. Orada o özel eğlence programının sunucusuyum. Yarışma mı olacak? Yarışma sunucusuyum ama ben kurumun spikeriyim. Sanıyorum anlatabildim. Şimdi böyle yetişmiyor. Diksiyon kursları adı altında bazı yerler var. Oralarda üç gün, beş gün şöyle biraz eğitiliyor. O eğitimle. Biraz da “hamili kart, yakini” ise.
- Bir de şöyle bir yaygın şey var. Birkaç ay da muhabirlik yap ki. Muhabirlikten geliyorum de…
Ama muhabirlik başka bir iş. Ben bugün bile mesleki birikimimle sizin o işinizi çıkıp yap deseler, durun bir dakika, bir muhabirden izin alayım… Kolay mı o iş? Çok farklı sorumlulukları var. O haberi tamamen siz hazırlayacaksınız. Bütün incelikleriyle, bütün sorumluluğuyla.
- Saha başka bir dinamik zaten.
Yani bakın, bunca senedir meslek hayatımda evet, gittik çeşitli yerlerden, sokaklardan, deprem döneminde bölgelerden, oradan, buradan, yangın yerlerinden yayınlar yaptık. Ana haber bültenlerini oralara taşıdık. Ama muhabirlik çok başka bir şey sahada olmak.
- O halde şu an ekranda olanlar spiker değil, sunucu…
Yayın için yetiştirilmiş kişiler değil. Yayıncılığın ne olduğunu bile bilmiyorlar aslında. Biz ışığın ne olduğunu, o ışık ayarlarını bilirdik. Gölgelerini, arkadaşlar şunu şuradan düzeltiyor muyuz, bunu böyle yapıyor muyuz, kamerada zoom in, zoom out, bütün bunlar öğretilmiştir. Öğrendik. Yapamazsınız yoksa?
- Tabii ki yapamazsınız. Yapmamalısınız da bu arada.
Evet. Siz sosyal medyanızda bile kamerayla bir arabanın camından çıkmışsınız. Çekim yaparak giderken kim bilir ne çektiniz o gün?
- Etiyopya’daydım o zaman.
Afrikalardan, nerelerden, ne öykülerden geldiniz buraya? İçinize siniyor mu şimdi yapılan işler?
- Değişeceğini düşünüyorum. Umutlu olmak istiyorum en azından.
Ben de.
- Şunu merak ettim siz bunları anlatırken. Peki biz haber kanallarını, özel haberleri konuşuyoruz falan ama TRT’de hala aynı sistem devam ediyor mu? Yani orada spiker olmak için aynı koşullar gerekli mi şu anda?
TRT ile artık hiçbir ilişkin yok. Muhtemelen yine sınav açıyor olabilirler. Uzun zamandır izlemiyorum. Bakmıyorum, sunucuların özel televizyonlara öykünmesini doğru bulmuyorum. TRT bir okul gibi olmalıydı. Kameramanından tutun da ışıkçısına dek, sesçisine dek, montajcısına dek, kurgucusuna dek eleman yetiştiren bir okul olmalıydı BBC gibi. TRT bunu yapamadı. Eleman yetiştirmeliydi. Biz 6 ayda bir, 7 ayda bir kurum içi sınav ve kurum içi eğitim görürdük. Erkekler askerlik hizmeti için gittilerse ses sınavıyla geri dönerlerdi. Acaba sesini kaybetmiş mi diye. Bu kadar önemliydi. Bir kadın sunucu doğum iznine ayrılır, o zaman doğum izni şimdiki gibi uzun değildi. Kırk gündü.
- Giysisine de özen göstermek zorunda değil mi? Bize şöyle öğretilmişti, Mehmet Ali Birand. Kurallardan biri şu, aynı şekilde Çiğdem Anad… Öyle bir duruşunuz olmalı ki haberin ne gerisinde kalmalısınız ne önüne geçmelisiniz. Gerisinde kalmak az önce söylediğiniz gibi “Az önce bulaşık yıkamış da gelmiş gibi” durmamalısınız.
Düğüne gider gibi de değil.
- Düğüne gider gibi de olmamalısınız.
Şimdi plaja gider gibiler sanki. Sözünüzü kestim özür dilerim. Şu haber kanalları. Artık haber de yok. Nasıl izleyeceğime karar veremiyorum. Bu kanal başka, o kanal başka, birbirlerini yiyorlar falan filan. Yok iktidarın kanalı, yok muhalefetin kanalı, onun kanalı, bunun kanalı falan filan. Yayıncılık kamusaldır, toplum için yapılmalı. Sanat, sanat içindir. Sanat toplum içindir, hala tartışırız. Şimdi hiçbiri kalmadı. Yani ne sormuştunuz? Hemen oraya getireceğim konuyu.
- Giysi?
Ha, giysi. Şimdi plaja gider gibi çıkıyorlar. Haberin bir ciddiyeti var. Bir söyleşi programına, bir sohbet programına, yine haber programına da öyle çıkamazsın. Bir haber kanalının sunucusu var. “Merhaba sayın seyirciler, hoş geldiniz ekrana. Şimdi şu anda size bunları anlatacağız” falan derken, aa ne göreyim, bar masası gibi bir masaya oturmuş, bacak bacak üstüne atmış muhtemelen ama masanın önü açık, altı kapalı. Bari onu kapatın. Oturtmuşlar böyle bar sandalyesine. Hiç sevmiyorum, hiç yakışmıyor ekrana bu. Ben oturmadım. Oturmam da yani. Evet. Şu kadarız yahu, yani bu kadarımızın gözükmesi lazım. Niye bütün bedenimizle seyirci karşısında olalım? Biz düşüncelerimizi, bilgimizi, yayınlara ilişkin, o kurumun özelliklerini aktaracağız, haberi aktaracağız, neyi, röportajı aktaracağız falan. Bütün olarak gözükmemizin mantığı nedir?
- Özneye dönüşmememiz gerekiyor ekrandayken.
Evet, en güzel ismi siz koydunuz. Kol yok, kolsuz elbise. Doğru değil haberde. Bakın muhafazakar bir kesimden gelmedim. Yani kapanalım, örtünelim değil. Onu demiyorum. Bu kadar da açılmayın.
- Kendinize saygı, ekranın saygı, izleyiciye saygı. Bir de dikkat çekmemek. Söylediğinizi dinlemeliler.
Aa o ne? Bir de ayağa kalktı. Sol tarafında zannediyorum yırtmaç. Beline kadar bir yırtmaç. Mini bir etek. İçeride mini bir şort veya etek. Hemen yazdım sosyal medya hesabımdan, “yapmayın böyle giyinmeyin”. Ayrıca yöneticiler, sunucularınızı yürütmeyin. Hava durumu sunucusu çıksın. Veya işte bir harita üzerinde konuşuluyorsa bir köşe açarsınız, açamıyorsanız ekrana getirirsiniz, oradan anlatırız. Böyle gitti bu iş. Sunucunun mikrofonu, uyduruk ceketi derken şunu demek istiyorum. Ceket, mikrofonun o kalınlığıyla havalara kalkmış. Görsel olarak hiçbir estetik kaygı yok. Yayın estetik demektir aynı zamanda. Seyirciye bir şey aktarırken dikkatini fazla dağıtmadan estetik çerçeve içinde, estetik kurallar içinde o anki yayını, haberi tabii bir özel eğlence programı sunucusu değilse Biz sabah şekerlerini “bu nedir sabahın köründe?” diye tartışırken aramızda ana haberleri veya haber kanallarının sunucularına aktarıldı bu iş. Bir gariplik, bir tuhaflık. Bu haberin önüne geçmek diye bir tabir varsa evet haberin önüne geçmektir. Ben senin bedenini seyretmek için orada değilim. Benim dikkatimi çekecek görsel, hal ve hareketlerle orada olamazsın. Orada çalışan bir kadın, çalışan bir erkek ve ciddice, samimiyetle, ses tonuna yansımış samimiyetinle, yapmacıklığınla da değil, orada haberi sunmak mecburiyetindesin. Şarkı var, “şov yapma, şov yapma” diye Nilüfer’in onun gibi. Şov alanına dönüştürmeyin. Orası kimsenin babasının çiftliği değil. Bu kanal, A kanalı, B kanalı, C kanalı bir şahsa ait olabilir. Fakat artık seyircinin karşısına çıktığınız zaman o şahsın adı değil, kamusal kimliğiniz mühimdir. Topluma hitap ediyorsunuz. Her kesime hitap edebilecek bir düzeyde yayın yapmalısınız. Seni bizim her gün kirlettiğimiz o kutsal temizlik işçisi de, sokakları kirlettiğimiz ve bizim pisliğimizi temizleyen o kutsal temizlik işçisi de izliyor. Seni bir üniversitenin profesörü de izliyor. Seni bir ev kadını da izliyor, seni bir eski muhabir de izliyor, seni bir bakan da izliyor, seni bir eski bakan da izliyor. Muazzam bir seyirci kitlen var. Hepsine ayrım gözetmeksizin saygı duymak ve eşit davranmak zorundasın.
- Bunu da Türkçeyi de doğru kullanarak yapmak gerekir tabi
Ay ne çok konuştum.
- Yok, onun için buradayız, sizden dinlemek için buradayız. Yani Türkçeye hakkını vererek, doğru yerde, doğru kelimeleri kullanarak, doğru sözcükleri kullanarak diyeceğim ama ona bile gelmeden daha o doğru sözcüğü yanlış telaffuz ediyoruz. Kulağınızı tırmalayan çok şey yok mu bu konuda? Neler var böyle yanlış söylenen?
O kadar çok ki şu aralar Bir süredir bu. Gerçekleşmek fiilinin kaldırılması gerekiyor Türkçeden. Bir müddet emekliyeme ayrılır. Kenarda bir müddet sen bekle mi denir.
- Ziyaret gerçekleşti.
Muhabirlerin başka sözcüğü yok mu sevgili Göksel? Yani bu nasıl?
- “Ziyaret etti” diyemiyoruz.
Yok. O kadar çok fiil var ki o durumu anlatabilmek… Mesela… Deprem gerçekleşti diyor.
Trafik kazası gerçekleşti diyor. Toplantı gerçekleştiriliyor diyor. Toplantı yapılır. Gerçekleşmek kelimesi çok başka. O kadar çok şey var ki. Mesela “Ermenî, Resmî geçit”. Tabii bir de ‘sivil geçit ‘var. (ironi yapıyor) Resm-i geçit bu.
Bir de şöyle bir şey var yeni kuşakta özellikle. Artık bir şey sürekli öyle kullanılıyorsa Galatı meşrudur deniyor. Ama yanlış olan şey meşru olur mu?
Olur mu? Şimdi bakın bir dönem ‘mütevazi’ diyen vardı. Mütevazi, paralel demek geometri terimi, Arapça. Aslında ne demek istediğini biliyoruz. Tevazu, alçak gönüllü diyecek. Sözlük bakmamış, sözcüğün anlamını kavramamış, ‘mütevazı’ diye diye halk arasında çok ciddi biçimde yerleşmeye başladı. Biz güçlükle üzerine giderek, “mütevazi değil”, tevazudan geliyor,’ mütevazı’ diye diye onun Galatı Meşhur olmasını önledik. Yani yanlışın doğru gibi kullanılması demek yani.
- Ben de yanlış kullandım herhalde, Galata Meşru dedim.
Ama meşru demek de olabilir, Galatı Meşhur. Yanlışın doğru gibi kabul edilmesi, meşru olması aslında yani yanlış olmamış gibi. Böyle böyle mesela küretaj, kürete etmek ve zaman içinde kürtaj biçimine dönüşmüş, istenmeyen gebeliğin ana rahminden kazınarak sonlandırılması. Aslında arkeolojide var küreter, küreti etmek. Kazımak demek, binanın üzerindeki tarihi kalıntıların ayıklanıp, binanın daha sade bir biçimde ortaya çıkması, buluntuların üzerindeki, anforaların üzerindeki kalıntıların temizlenmesi, dişçilikte diş taşlarının temizlenmesi, istenmeyen gebeliğin sonlandırılması, işte belki kemik üzerindeki bazı şeylerin kazınması kürete etmek hep var. Zaman içinde kürtaj olmuş ve anlam daralmasıyla istenmeyen gebeliğin sonlandırılması gibi kalmış. Mesela kerkar. Ker işletme, kerhane, çalışılan yer. Başlasın izleyicilerimiz diyerek söze gireceğim, birden herkes irkilebilir. Oysa burayı da kerhaneye çevirdiniz derler. Nasıl ki fabrikalar gürültülüdür, ker, orası çalışılan yerdir. Gelerek, oradan kaynaklanarak söylendiği bilinir halk arasında da. Fakat zaman içinde orada da anlam daralması olmuş. Genelev karşılığı olarak kullanılmış mesela. Bu sözcükler kimseyi rahatsız etmesin. Sonra da artık unutulmuş kendi anlamı. Ne olmuş? Galatı meşhur olmuş işte. Yanlışın doğru kabul edilmesi, kar, kazanç elde edilen yer, iş işlenen yer daha ziyade de fabrika olarak kullanılmış çok eski dönemlerde. Sonra günümüz artık başka anlamda. Yüklenerek gelmiş. Mesela böyle anlam kaymaları olan sözcükler de çok.
- Çok fazla. Peki ekranda böyle sizin takdirinizi kazanan spikerlerimiz var mı? Yani kimler onlar?
Bir iki isim var şimdi. İsim söylemek belki…
- Bence söyleyelim. Çünkü şöyle olumsuzu konuşuyoruz ama olumluyu da ödüllendirmek gerektiğini düşünüyorum. Yanılıyor muyum bilmiyorum.
Tabii. Seda Selek, severek izlediğim bir sunucu. Ses tonu, yumuşaklığıyla son derece başarılı bulduğum bir isim.
- Haberinin önüne geçmeden, sizin standartlarınıza uygun.
Evet, evet. Son derece seyircisine saygılı, konuğuna saygılı, konularını çok iyi çalışan, konularına hakim. Ses tonuyla yormayan. Çünkü bazı ses tonları tahammülsüzlük yaratabiliyor. Yeter artık sussa da, oh başka yere geçsem diyorsunuz ve başka kanala geçiyorsunuz. O nedenle TRT’nin koyduğu bizim dönemimizde kurallar içinde mikrofonik bir ses tonu, Türkçe’yi doğru konuşmak, mikrofonik bir ses tonu ve diğer başlıklar gelirdi. Şimdi kriterler çok değişti tabii, neler var. Bir kelimesi gitti, yerine biri geldi. Halbuki bir tonlayarak. Kapıda bir adam var dediğinizde herhangi bir adamdan söz edersiniz ama kapıda bir adam var, iki demiştim dediğinizde iki adamdan söz edersiniz gibi.
Beni en çok tırmalayan şeylerden biri de siz söyleyince geldi aklıma. Hakikaten pek çok kanalda, pek çok bültende görüyorum ve çok tırmalıyor kulağımı. Kelimelerin sonundaki ‘R’ harfi hiç söylenmiyor. Geliyo, gidiyo, yapıyo, oturuyo….
- Çok rahatsız edici.
Bu niye böyle? Yani bu hakikaten inanılır gibi gelmiyor bana.
- Çünkü Türkçenin kuralları doğru biçimde aktarılmadan ekran ve mikrofon teslim ediliyor. Çok iyisin, çok başarılısın. Bir de sırtı sıvazlanırsa çok başarılıymış gibi ekrana sürülüyor.
Ama seyirci artık onun farkında. Bana bazen şu tepkiler geliyor; “Gülgün Hanım, o tane tane konuşan kişiler yok. Ne söylediklerini anlamıyoruz. Neden böyle konuşuyorlar?” gibi tepkiler duyuyorum. Bir kişinin tepkisi bile önemli. Dilinizi, Türkçenizi doğru kullandığınız zaman ses tonu da daha ahenkli olacaktır. Geliyor, gidiyor, bakıyor. Olmuyor, öyle olmuyor. Halbuki kelebek dokunuşu gibi. Olmuyor, öyle olmuyor. Geliyor, gelmiyor mu? Gelmiyor musun? Bakın R var. “Gelmiyo musun?“ demiyorum, “Gelmiyor musun?” Abartılı bir R değil.
- R’ye çok vurgu yapmadan, vurkaç yaparak değil mi? Tabii.
Hep benim tanımımdır o. Böyle bir kelebek dokunuşu gibi. Türkçenin en güzel seslerinden biridir o R aslında. Ne olur yutmayın onu. Bir de böyle genizden konuşmalar var. Allah’ıma bin şükürler olsun.
- Bir de mimikleri de çok anlamıyoruz son zamanlarda değil mi?
Mimik kaldı mı? Silikonlar, botokslar değil mi?
- Mesela ağız okuma diye bir şey vardı eskiden. Mümkün değil şimdi konuşan kişinin ağzını okumak. Bakın sevindiğini anlayamıyorsunuz.
Erkeklerde bıyık yasaktı. Çünkü konuştuğu anlaşılabilsin diye. Zira televizyonun sesi kapalıysa dudak hareketlerinden bile anlasın veya duyma özürlü biri o ne söylüyorsa anlayabilsin diye. Özellikle erkeklerde de pek bıyık olsun istenmezdi mesela.
Sorar mıydınız bilmiyorum ama televizyonlarda bir süredir çıtır kız, çıtır erkek. Genç olacak. Evet olsunlar. Ancak tecrübeli isimleri de orada değerlendirin. Onlar artık tecrübeye aktaracak kimlikte kişilerdir. Eğiteceklerdir o gençleri. Hem sosyal hayat için hem insan ilişkileri için adı üzerinde bu iletişim. Yıllar önce Barbara Walters, bilirsiniz Amerika’nın en önemli kadın habercilerinden biri. Ya CNBC’den, ABC’ye transfer ediliyor ya ABC’den oraya. Tam hatırlamıyorum ama bir transferi var. 63 Milyon dolar transfer ücretiyle. Zamanın milliyet muhabirlerinden biri beni aradı. Ve soru da yorumlu! “Ay Gülgün Hanım” dedi, “bu kadar buruşuk bir kadının, bu kadar parşömen kağıdı gibi bir kadının, bir yayıncının böyle fiyatlarla transfer edilmesine ne diyorsunuz?” dedi. “Durun orada” dedim, “İşte o sizin parşömen olmuş dediğiniz yüzüne veriliyor o para. Onun her birinde mesleki bir tecrübe, geçmiş, öykü ve seyirciye aktarılacak mesaj var. Ona verdiler onu”. Genç birine niye versin? Et mi satacak? Tecrübe satacak, birikim satacak, bilgi satacak ve kanalında muazzam bir enerji oluşturacak. Onun getirdiği o birikimden yararlanacak genç kuşaklar elden ele yetişecek.
- Şüphesiz belki de istenmeyen bu şu anda. Belki de söyleneni yapan, biraz daha kahkaha at, biraz daha şöyle konuş diye biçimlendirilebilecek….
Kullanışlı.
- Kullanışlı, evet. Belki de tercih edilen bu.
Muhtemelen.
- Ben size bir de şunu sormak istiyorum, süremiz de bir daraldı ama bunu sormazsam olmaz. Spikerlik, sunuculuk dedik ama bir de sonradan anchormanlık çıktı. Bu aynı zamanda çok eril bir tanımlama. Çünkü siz varsınız ve size anchorman mı denecek? Anchor’lık diyecektim ama adı Anchorman olarak yerleşti. Şimdi o da ayrı bir sorumluluk gibi ortaya çıktı şu açıdan. Benim çalıştığım dönemde Anchorman dediğiniz zaman şu anlaşılıyordu, sözlüklerde böyle yer almıyor ama bize nakşedilen buydu. İşte günün en çok izlenen kuşağını sunacak bu ana haber olabiliriz ama burada kendisi de bir şey katabilecek. Bize öğretileni söylüyorum, siz lütfen düzeltin. Sürpriz bir gelişme olduğu zaman o konuda değerlendirme, yorum yapabilecek biri kimi olacak ve canlı bağlantı, ben haber kanalından geldiğim için biz bunu çok yaşıyorduk. Canlı bağlantı sürpriz bir şekilde karşısına çıkarsa o kişiye doğru soru soracak. Hiçbir şey yok, bir olay patlak vermişse ve konuk da yoksa bir yayını uzatabildiği kadar uzatıp aktarabilecek elinde hiçbir veri yokken bile. Bu mudur anchormanlik?
İşte sizin bu tarif ettiğiniz spiker. Spiker de Türkçe değil. İlk eğitimler BBC’de alındığı için speaker of the parliament gibi parlamento sözcüsü veya speaker of the bilmem ne gibi falan oradan muhtemelen gelmiş ve ilk o Emel Gazimihal’ler, Mehpare Çelikler, sevgili Mehpare bizi izliyorsa selam olsun. Aytaç Kardüzler, Aytaç Kardüz Washington temsilcisi bir dönem TRT’nin. Bu kuşak spiker kelimesiyle gelmişti. Sizin bu anlattığınız spiker, böyle yetiştik biz. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda o bir saatlik bir kadın bir erkeğin sunduğu haber bülteni içinde, Atina’ya bağlanırız, Amerika’ya bağlanırız, telefon bağlantısı yaparız, bilgiyi alırız. Dışişleri Bakanlığı’na bağlanırız. Orada özel muhabirlikler vardı. Herkes gidemezdi.
Dışişleri Bakanlığı muhabiri farklıydı, İçişleri Bakanlığı muhabiri farklıydı, ekonomi muhabiri farklıydı. Şimdi herkes her şeyi yapıyor. Mevcut koşullarda böyle olması lazım. Anchorman, Anchorwoman… Eğer ben İngilizce konuşulan bir ülkede yaşıyor olsaydım, bu mesleği yapıyor olsaydım, o ülkenin dilinde bana Anchorwoman veya Anchorman denilecekti. Ali Kırca, Amerika’dan gelip Türkiye’de haber okumaya başladığı zaman Anchorman ifadesini yerleştiren sevgili Ali Kırca’dır. Yanlış bir tanımdır. Sonra zamanın kelebek eki, o zamanki Hürriyet’in kelebek eki, kelebek ödülleri dağıtıyor. Yılın anchorwoman’ı, anchorman’ı, yılın haber speaker’ı, yılın kadın haber sunucusu, yılın erkek haber sunucusu, böyle tuhaf bir kategori yaptı. Güler misin, ağlar mısın? Haber sunulur, haber sunucusu zaten konuğunu ağırlayan, işte sorusunu soran, bilmem alana bağlanan, oradaki muhabirle Röportajını yapan, işte stüdyodaki konuğuna sorusunu yönelten kişidir. Zaman zaman haber bültenlerine konuk da alırdık çünkü. Öyle bir gelenek de vardı.
Yayını uzatan, ani bir olay olduğu duruma hemen refleks verebilecek, yayıncılık bilgisine ve tecrübesine sahip kişidir o. Anchorman Anchorwoman ne demek? Burası Türkiye. Kadın haber sunucusu, kadın erkek sunucusu denir. Ancak speaker dediğiniz işte o söylediğiniz bütün özellikleri bünyesinde barındıran bu amaçla eğitilmiş kişidir anchorman, Anchorwoman ifadesini reddediyorum. Bir süre Defne Samyeli haber sunmaya başladığında o zannediyorum İngilizce eğitim alıyordu. Aa ben de Anchorwomanım mı dedi, bilemiyorum ya da kanalı mı öyle bir tanım koydu. Burası Türkiye, Türkçe konuştuğumuz bir ülke. Dolayısıyla haber sunucusu, kadın haber sunucusu, kadın erkek haber sunucusu demek doğrusu olmalıdır.
- Peki, sonuna doğru geldiğimizde size kısa kısa sorularım olacak. Bunları çünkü sormazsam olmaz. Öncelikle… TRT’de böyle olmadığını aslında biliyoruz ama özel televizyonların hayatımıza girmesiyle birlikte spikerlik adeta bir öğretmenlik gibi kadın mesleğine mi dönüştü? Böyle bir izleniminiz var mı?
Daha çok kadın var sanki. Onu ben de gözlemliyorum. Niye öyle olduğunu sorgulayabiliriz. Bu giysilerin değişmesi, kadınların o İş kadını, çehresinden çalışan kadın, hatta working girl diye bir kadın vardı değil mi? Onun saçlarını falan kestirirler ve o kıyafetini ayarlarlar. Working girl dediğimiz o filmden örnekle söylüyorum çalışan kız görünümünden çıkıp böyle daha plajda gezen, daha böyle havalı bir şeyler, giysiler, kolsuz kıyafetler, özel estetik operasyonlar vesaire. Böyle bir şeyler tercih ediliyor galiba. Yöneticiler mi bunu istiyor? Bilmiyorum. Nasıl olsa prompter diye bir şey var yani. Prompter icat oldu, mertlik bozuldu. Oraya yaz, oradan okudu, oradan söylet. Böyle bir hava var. Oysa erkek kadın eşit olmalı. Tabii pozitif, negatif ayrımcılık diye bakarsak kadınların olması hoşuma gidiyor ama…
- Amaç ne? Hani dediğiniz gibi o giysileri, ekrandaki görünürlüğü açısından mı tercih ediyorlar dediğiniz gibi?
İşini çok kuvvetli, güçlü yapan ve hepimizin anayasadan aldığımız bir takım sorumluluklarımız var. Onun dışına asla çıkmadan yayınlarda yer alan, ülkesinin değerlerini savunan, kanalının, her kanalın mutlaka bir çizgisi vardır.
- Ki böyle meslektaşlarımız da var, gurur duyduğumuz. Kadın sunucularımız var gerçekten de işini, mesleğini hakkıyla yapan.
Onlardan biri de yıllardır sizsiniz mesela.
- Teşekkür ederim. O meslektaşlarımızı tenzih ederek yapıyoruz biz bu yayını. Tabii ki hiçbir şekilde o meslektaşlarımızı ima bile etmedik ama gene de altını çizmiş olalım bunun.
Çizmiş olalım. Tabii. Yani çünkü bunlar çoğaldıkça toplum ve gençler sanki haber spikeri, haber sunuculuğu böyle bir şeymiş gibi o hafif algının peşine kapılıyor. Oysa hakikaten çok önemli, çok kutsal çünkü her gün işinden dönen Türk toplumunun seyircinin karşısına çıkıp ne oldu ülkemde ve dünyada bilgisini aktaran kişilerin çok özenli olması, donanımlı olması, yayıncılığın temel kurallarını bilmesi, önce kendine ve sonra seyirciye saygılı olması beklenir ve her mesleğinde kendi kuralı vardır. Doktor ameliyathaneye bonesi olmadan, ameliyathane önlüğü olmadan nasıl giremiyorsa ekrana da o ciddiyeti bozabilecek tavır ve üslup da çıkamazsınız ve seyirciye saygı esastır. Bardak fırlatarak seyircinin suratına ben bunu kızdım, bu haberi ayırtıyorum falan diyerek sunuculuk yapılmaz. İşini yap, kızgınlığını sor.
- Subjektif görüşlerimiz çünkü seyirciyi ilgilendirmez. Evet, evet. Bu da çok önemli bir… Çok, çok. Peki, mobbing son dönemde üzerinde çok konuşulan konulardan biri. Hiç mobbing’e maruz kaldığınız oldu mu meslek hayatınızda?
Oldu. Fakat biraz böyle Ne diyeyim, cengaver ruhluyumdur. Mücadelemi sürdürdüm, mücadele ettim. Baktım ki mobbing kullanmak isteniyor.
- Nasıl bir mobbinge diye maruz kaldınız?
O kadar uzun bir hikaye ki. Hatta bir ekonomist dönemin bakanı yayına bağlanacaktı. Fakat bakan hastalandığı için yayına bağlanamadı. O dönemde bavul ticareti ve Aksaray ticareti konuşuluyor. İşte Rusya’ya çok ticaret yapılıyor, Türk ekonomisi Rusya sayesinde büyüyor veya işte Romanya sayesinde büyüyor gibi bir dönem geçirmiştik biliyorsunuz. Tam da o döneme denk gelen bir yayın. İsimleri vermek istemiyorum. Yönetimle aramda o mobbingden kaynaklanan bir gerilim var. Fakat o bakan yayına bağlanamadı. Bana da dediler ki şu çerçevede konuşmak istiyor bakan. Hatta bakan da çok yakından tanıdığım bir kimse. Yayın öncesi telefonla görüştük. Bir rahatsızlığı oldu çok geçmiş zaman ya da bir işi çıktı yayına bağlanamadı. Ama o dönem Cumhuriyet Gazetesi’nde yazan, sonra da çok yakın dost olduğum bir değerli köşe yazarının yazısı “Cahil spiker” diye çıktı. Yapılmamış yayını, yapılmış gibi ona öyle aktarmışlar çünkü. Bir eleştiri yazmıştı sütununda. Fakat o benim çok işime yaradı. Sonra gidip yüzlerine vurma olanağını buldum.
- Siz yayını yapamadınız!
Yapılmayan yayının, yapılmış gibi röportajı. Çünkü önceden kurgulanmış, Ben köşeye sıkıştırılacağım.
- İnanılmaz bir şey bu.
O sorulardan birini illaki sormamı isteyecekler. Çünkü kulaklığımız var. Özellikle “şunu benim için sorar mısın” soruları vardır böyle. Ben de ondan kurtulmak için şimdi kulaklığıma bu soru geldi. Ben aslında bunu sormam ama istendiği için size sorayım diye kendimi bundan sonra korumaya almıştım. Gelir çünkü oradan, haber yönetmeni der ki, haberin müdürü, şöyle bir konu da oldu sen yayındayken der.
- Kurgulanan bir şey, size sanki o soruyu sormuşsunuz gibi bir eleştiri.
Evet, o konuk yayına katılmış. Soru sorulmuş, yayın yapılmış ama konuğun adı yok. Benim sorum, şu spikerin cahilliğine bakar mısınız diye. Daha sonra kim olduğunu size söylerim. Böyle bir öykü geçmiştir başımdan. Bunu da ilk kez anlatıyorum.
- Evet, ben de ilk kez duydum. Peki ne yaptınız sonra siz?
Haklarımı aradım elbette ve öylesine bir haklılıktı ki bakanı da arayarak ona da gönderdim. O da çok üzülmüştü. Çok üzülmüştü.
- Sonra bunu kullandım dediniz. Nasıl kullandınız?
Bunu şöyle kullandım. Yönetime gittim. Dedim ki bakın olmamış bir yayın. Sizin ekranınız burada karalanıyor. Benim adım üzerinden. Katılmamış konuk. Yayına gelememiş konuk ama önceden kurgulanmış burada o zihniyeti görebilirsiniz. Sonra tabii benden sonra ne oldu bilemem.
- Kişisel bir husumet miydi?
Kişisel değil. Olmaması gereken noktalarda ben hayır bu böyle olmamalı diye tepki verirdim. Yıllarınızı vermişsiniz bu işe TRT Haber Merkezi gibi bir yerde yetişmişsiniz. Evet, özel sektör haberciliğinin kuralları farklıdır ama bazı şeyleri yaparken de etik kuralları göz ardı edemezsiniz. Kavgasını verirdim onların. İşte o zaman aranızda gerilme olur. Siz de yaşamışsınızdır. İdarecinizle gerilirsiniz, haberi yapanlarla gerilirsiniz. Bu benim meslek hayatımda korkunç bir örnektir. Hiç anlatmamıştım ilk kez. Kaç sene geçti? Otuz sene mi?
- Ama çok önemli. Genç meslektaşlarımız açısından da yol gösterici bu anlattığınız. Peki son olarak Kurtlar Sofrasında Kadınlar programımızın adı. Buradan kadınlara ama tabii mesleğimizdeki o genç kadınlara seslenmenizi istesek neler söylersiniz?
Ah neler söylerim içimdeki sazlar başka, söz başka aslında. Asla ve asla giysilerine, tavırlarına, Türkçelerine müdahale ettirmesinler. İşte kolunu aç, şu renk giyme, bunu yapma, bunu giyme gibi. Ekranda biz her rengi giyebiliriz. Hatta kulağıma gelen bir şey, kırmızı giyme onu cahiller giyer gibi bir yönetici, bir sunucuya böyle bir Ne diyelim buna etkide bulunmaya çalışıyor. Olmaz öyle şey. Kırmızıyı çok severiz. Sarıyı çok severiz. Hatta renklerin dili var. Zamanında TRT’de Seynan Levent’le pazartesi sarı günü olsun, salı mümemşu renk günü olsun ve o rengin özelliğini anlatalım diye bir sanat programı yapmıştık TRT’de. Beş çayı mıydı programımızın adı? 17.00’de sanat mıydı? Öyle bir şeydi. Ve renklerimiz vardı. O renklerde giyinirdik, çıkardık. Bırakın kadının rengini. Erkekler kırmızı giyemez diye bir alınganlık mı yaşıyorsunuz? Buradan özetle şunu söylemek istiyorum. Sevgili genç arkadaşlarım, mesleğinizde yol almak istiyorsanız bırakın o renkleri. Ciddi giyinin, ciddi olun. Duruşunuzla, üslubunuzla ve okuyun, durmadan araştırın, kendinizi yenileyin. Yenilemek dudağınızı günün koşullarına, modasına uydurmak değil. Elbette kadınız, hepimiz saçımızı başımızı farklı renklerde, stillerde isteyebiliriz. Yine de ekran ciddiyetine uygun, seyirciye saygınızı yok etmeden, Bilginizi de ortaya koyarak çalışın. Yani demem o ki, bu işi ciddi yapın. Eğer uygun adımlarla ilerlemek ve adınızı yazdırmak istiyorsanız çok okuyun, çok çalışın. Türkçeyi asla ve asla başınızdan indirmeyin. Başınızın tacı yapın.
- Çok teşekkür ediyoruz yayınıza katıldığınız için.
Ben teşekkür ederim.
- Gerçekten son derece keyifli bir sohbet oldu. Sormak istediklerimin yarısını bile soramadım. O kadar güzel attı ki sohbet. Ama benim soracaklarımın çoğunu siz zaten ben sormadan anlattınız.
Benim için öyle. Böyle ahbap çavuşlar birbirini ağırlıyor gibi düşünülmesin. Hem gazeteciler cemiyetinde sizlerle olmak çok önemli. Çok güçlü çalışmalara imza atıyorsunuz. Yıllar yıllar öncesinden beri o ekranda koşuşturmanızı, o haberin peşinde koşuşunuzu Köpeği ısıran adamın peşinde nasıl koştuğunuzu çok iyi biliyorum. O açıdan ben burada sizinle birlikte olmaktan büyük onur duydum. Ne mutlu bana.








