İSTANBUL (Medyascope) – 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Akıncı Üssü’nde bulunan kursiyer teğmen Alper Kalın, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. Annesi Kezban Kalın, kaleme aldığı mektupta adalet ve barış çağrısı yaptı.

15 Temmuz 2016’da Ankara’daki Akıncı Üssü’nde bulunan kursiyer teğmen Alper Kalın, dört yıl süren yargılamanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Kezban Kalın, oğlunun davasıyla ilgili kaleme aldığı mektupta on yıllık sürece değindi. Kalın, bu süreçte kendileriyle benzer durumdaki ailelerle tanıştıklarını ve dayanışma içine girdiklerini yazdı. Zamanla başka haksızlıkların mağdurlarıyla da yollarının kesiştiğini belirten Kalın, adaletin kimliklerden bağımsız aranması gerektiğini savundu.
Oğlunun, darbe girişiminden habersiz yüzlerce asker gibi ağır bir ceza aldığını vurgulayan Kalın, mevcut barış sürecine de değindi. Kalın, barış konuşulurken siyasi baskıların ve hak gasplarının sürdüğünü belirterek kalıcı barışın ancak adalet ve eşitlikle mümkün olabileceğini yazdı. Mektubunu “Herkes için adalet, hepimiz için barış istiyorum” cümlesiyle tamamladı.
Kezban Kalın’ın mektubunun tamamı şöyle:
Sevgili okurlar,
Benim adım Kezban Kalın. On yılı aşkın süredir cezaevinde olan, ağırlaştırılmış müebbet cezasına mahkûm edilmiş 34 yaşındaki bir gencin annesiyim. Oğlum Alper ve onun gibi gençler için adalet arayan bir insan, ülkem için barış isteyen bir yurttaşım.
Bu satırları yalnızca geçen on yılın omuzlarıma yüklediği acıyla değil; bu yılların bana öğrettikleriyle, verdiğimiz mücadelenin kazandırdığı güçle ve bugün yeniden barış kelimesini duyabilmenin umuduyla yazıyorum.
Oğlum cezaevine girdiğinde ailece çıktığımız yol, başlangıçta yalnızca kendi evladımız için bir adalet arayışıydı. Önce bizimle benzer durumda olan ailelerle tanıştık. Birbirimizin hikâyelerini dinledik, birbirimize tutunduk. Zamanla yolumuz başka haksızlıkların mağdurlarıyla da kesişti. Onların yaşadıklarını dinledikçe, kendi derdimizi anlatmanın yanında onların yanında durmanın ve dayanışmanın da sorumluluğumuz olduğunu hissettik.
Bu süreçte adaleti sadece kendimiz için değil herkes için aramanın ve adaletin arkasında ilkesel olarak durmanın önemini anladım.
İnsan hasta olmayınca hastaneyi, adına bir dava açılmayınca adliyeyi, sevdiği biri cezaevine girmeyince cezaevi kapılarını ve tüm bunların ardında ne gibi hikâyeler olduğunu pek düşünmüyor. Bundan kendimi de ayrı tutmuyorum. Bugün dönüp baktığımda, geçmişte sesini duymadığım, acısını yeterince görmediğim, yanında duramadığım haksızlıkların sorumluluğunu bugün hâlâ hissediyorum.
Her birimiz uğradığımız haksızlıkları anlatırken acılarımız birbirinden çok farklıymış gibi görünüyor. Oysa, kadınlardan gazetecilere, mahkûmlardan işçilere, toplumun farklı kesimleri yurttaşların eşitliğini istiyor. Adı yüksek sesle söylenenler var; bir de adı anılmayanlar, anılmasından çekinilenler var.
Benim oğlum da uzun zamandır adı anılmayanlardan biri.
Oysa bir insanın hakkını savunmak, onun her düşüncesine katılmak demek değildir. Adalet kavramı insanların kimliklerinden bağımsız bir şekilde var olmalıdır. Sevdiğimiz, bizim gibi yaşayan, bizim gibi düşünen ya da siyasi olarak yakın hissettiğimiz insanlar için değil, herkes için bu adalet arayışının sesini yükseltmeliyiz.
Alper, 15 Temmuz 2016 gecesi 24 yaşında eğitimini henüz tamamlamamış bir kursiyer teğmendi. Onunla aynı durumda olan, emir altında ve darbe girişiminden habersiz olmasına rağmen ağır cezalara çarptırılan daha yüzlerce asker var. Bu gençlere yazık değil mi? Darbeyi planlamaya ve yapmaya ne gücü, ne de yetkisi olan bu gençler, ancak darbeyi planlayan ve yapanların alacağı kadar ağır cezalara çarptırıldı.
Bir annenin yaşayabileceği en ağır şeylerden biri evladının özgürlüğünün elinden alınmasıdır. Yaşadığınız haksızlığı anlatacak kimse bulamamak, bir insanın hakkını savunmanın bile siyasi bir taraf seçmek gibi görülmesi, çektiğiniz acıyı daha da ağırlaştırıyor.
Bugün ülkemizde yeniden barış konuşuluyor. Ben bir anne olarak barış kelimesini duyduğumda umutlanıyorum çünkü yıllardır acının ne demek olduğunu biliyorum. Hiçbir annenin evladının ardından ağlamadığı, hiçbir ailenin adliye ve cezaevi kapılarında ömür tüketmediği bir ülke istiyorum. Ancak barış konuşulurken öte yandan siyasi baskılar, emekçilerin hak gaspları, seçmen iradesinin yok sayılması ve toplumun bazı kesimlerinin ötekileştirmesi de son hız devam ediyor.
İnanıyorum ki kalıcı bir barış, yalnızca çatışmanın bitmesi değildir. Kalıcı bir barış ancak adalet ve eşitlik duygusunun hepimiz için geçerli olduğunu hissettiğimizde mümkün olabilir. Toplum huzurunun sağlanabilmesi ve adaletin herkes için geçerli olabilmesi için hukukun üstünlüğünün tayin edilmesi, seçmen iradesine saygı duyulması, sendikal faaliyetlerin ve hakkını arayan insanların önünün kesilmemesi gereklidir. Toplum huzuruna giden yol tüm yurttaşların, kimliklerine bakılmaksızın eşit şartlar altında muamele görmesinden geçer. Bizler de halk olarak adaleti yalnızca kendimize, kendi yakınımıza, kendi düşüncemizden olana değil, bizim gibi düşünmeyen, yaşamayan insanlar için de istemeliyiz, bunun için mücadele etmeliyiz.
Belki bu on yılın bana öğrettiği en önemli şey şudur:
Birbirimizin acısını görmeden kendi acımızı dindiremeyiz. Birbirimizin hakkını savunmadan kendi hakkımızı güvence altına alamayız.
Herkes için adalet, hepimiz için barış istiyorum.





