İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nda bu hafta Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Borsa İstanbul’da manipülasyon ve piyasa dolandırıcılığı iddialarına yönelik soruşturmaları, seçimlerin 2028’de yapılıp yapılmayacağını, Özgür Özel ve YENİ Parti’nin siyaset gündemindeki son gelişmeleri değerlendirdi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, çok sayıda küçük yatırımcıyı ilgilendiren fon soruşturmasını ve 2028 gerçekleştireceği açıklanan seçim tarihini değerlendirdi.
Borsada neler oluyor?
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketinin fonlarını alım satıma kapattı. Kurul bu şirketlerin 130 fonunun tasfiyesine karar verdi. Tasfiyedeki fonların büyüklüğü yaklaşık 17 milyar dolara, yani 826 milyar liraya ulaşıyor. Fonlarda 514 binden fazla yatırımcı bulunuyor. BIST 100 endeksi de kriz haftasında yüzde 8,18 geriledi.
Ruşen Çakır, “Herkes olaydan aylar önce hatta yıllar önce ‘Burada bir sorun var, burada bir arıza var’ demiş ama hiçbir şey olmamış ve son anda bir şekilde müdahil oldular” dedi.
Gürsel ise fon soruşturmasının yalnızca bir denetim zafiyeti olarak ele alınamayacağını savundu. Fonların TEFAS’a dahil edilerek küçük yatırımcının ilgisine açılmasını eleştiren Gürsel, “Bu aslında küçük yatırımcının, enflasyon baskısı altında parasının değerini koruması veya parasını artırmak için de çare arayan küçük yatırımcının söğüşlenmesi” dedi.
Gürsel, soruşturmanın anlaşılması için para hareketlerinin yanı sıra kişiler ve şirketler arasındaki ilişkilerin de incelenmesi gerektiğini söyledi. “Para, parayı takip ediyor diyorlar ya, Para takip etmek için önce network’ü takip etmek gerekiyor” diyen Gürsel, ilişkiler ağının araştırılması gerektiğini belirtti.
Türkiye’de gazeteciliğin de bu tür araştırmaları yapmak açısından zorlaştığını ifade eden Gürsel, kurumların siyasallaşmasının denetim mekanizmalarını zayıflattığını savundu. SPK’nın 2025’in sonlarında yaptığı uyarının ardından yaklaşık dokuz ay sonra önlem almasını örnek gösteren Gürsel, “Burada bir kurumsal zafiyet var mı? Elbette var” dedi.

Seçimler 2028’de mi?
Ruşen Çakır, Mehmet Uçum’un 16 Nisan tarihini gündeme getirmesi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 2028 seçimlerine ilişkin açıklamalarını değerlendirdi. Çakır, Erdoğan’ın seçimleri öne alma ihtimalinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi.
Gürsel ise seçim tarihine ilişkin açıklamaların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iradesinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini belirtti. Gürsel, “Kimse Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan burada izin almadan seçim tarihi falan açıklayamaz. Ama yine de açıklayan cumhurbaşkanı olmadığına göre onların sözleri de cumhurbaşkanı iradesi karşısında bir hiçtir. Cumhurbaşkanı yeri gelince seçim tarihini kendisi belirleyecektir” dedi.
Özgür Özel ve YENİ Parti
Çakır, Bursa’da CHP’nin düzenlediği yürüyüş ve mitingi izlediğini belirterek, katılımcıların yaş ortalamasının yüksek olduğunu söyledi. Çakır, kalabalıkta 50 yaş ve üzerindeki kişilerin özellikle dikkat çektiğini, katılımcıların öfkeli ve coşkulu olmakla birlikte umutlu görünmediğini ifade etti.
Gürsel de bu değerlendirmeye katılarak muhalefetin toplumsal tabanındaki yaş ortalamasının örgütlenme ve dinamizm açısından önemli olduğunu söyledi:
“Yaş ortalaması 60 olan bir kitlenin, Özgür Özel’in mitinglerine katılarak orada kendilerini, varlıklarını ispat ederek, boy göstererek üzerlerine düşen görevi yaptıklarını düşünmeleri çok kolay ve onlardan daha da fazla bir şey beklemek, ummak zor.”
Gürsel, gençlerin siyasete ilgisinin azalmasının da muhalefet açısından önemli bir sorun olduğunu belirterek, “Gençleri, yaşadıkları ülkenin yarınlarıyla, kendi gelecekleriyle daha alakadar hale getirmek için siyaset ne gibi çözümler üretebilir? Şu ana kadar üretemedi” dedi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda yine birlikteyiz ve Kadri Gürsel’le bu haftayı konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Önce geçen haftanın ne acayip bir hafta olduğunu hatırlayalım; Trabzon’da başımıza gelen felaket, Fenerbahçe’nin büyük tarihi farkı ve Amedspor’un Beşiktaş’ı yenmesi gibi, her şey üst üste geldi. Bir de, Almanya Berlin’de Sol Parti’den Elif Eralp’in birinci çıktı. Ama başbakan olacağı, koalisyon kurulacağı daha kesin değil. Üst üste gelen bu şeyleri bir kenara bırakıp geçen haftadan kalan, ama aylarca süreceği kesin olan şu fon meselesine girelim. Ben birtakım güvendiğim, olayı anlayan isimlere anlattırdım ve hiçbir şey anlamadım. Bugün Kerim Rota’yla “Yeni Başlayanlar İçin Fon Krizi” diye bir yayın yapacağım, orada kendisine soracağım. Ama çok büyük paralar, binlerce insan söz konusu ve şu âna kadar gördüğüm yazılar ve yayınların hepsinde Gabriel Garcia Marquez’in o meşhur romanı “Kırmızı Pazartesi’’ne klasik bir gönderme var. Neydi konusu romanın? Bir kasabada birisi öldürülecek, herkes biliyor, kimse bir şey yapmıyor. Onu beklerken geçen olay. Türkiye’de “Kırmızı Pazartesi” benzetmesi çok sık yapılır oldu ama bu fon olayında herkes bunda mutabık. Olayın uzmanları, aylar, hatta yıllar önce “Burada bir sorun, bir arıza var” demiş, ama hiçbir şey olmamış ve son anda bir şekilde müdahil oldular. Ama yaranın nasıl sarılacağı, insanların mağdur edilmemesinin nasıl sağlanacağı belli değil, ki böyle bir ihtimal galiba yok. Yani bir mağduriyet olacak, böyle bir noktadayız. Olayın ne olduğunu belki sen daha iyi anlamışsındır ama olayın oluş şekline benzer geçmişte de olaylar yaşadık değil mi? Değişik dönemlerde bankerler olayını yaşadık, bankalar olayını yaşadık. Daha önce de olmuş galiba böyle bir fon meselesi ama bu kadar büyüklükte ilk defa görüyoruz. Sen ne dersin, olaya benden daha hâkimsin diye tahmin ediyorum ve umuyorum.
Kadri Gürsel: Kerim Rota’yla programını yapana kadar bütün görev ve sorumluluğu benim omuzlarıma yüklüyorsun. Ben de bilemiyorum, belki öngörülü bir insanım. Artık umarım izleyiciler karşısında mahcup olmayız. ‘’Kaynak transferi’’ diye bir kod var ya, yasa dışı, ahlâk dışı bir aktivitenin, aslında iddia oluşturmayan, dolayısıyla suç isnadına yol açmayan, başkalarını, ‘’biliyorsan bir şey açıkla’’ dedirtmek zorunda bırakmayan bir ifade “kaynak transferi”. Bu da ‘’fon transferi.’’ Bu aslında enflasyon baskısı altında ezilen, faizlerin enflasyon oranının altında olduğuna inanan, baskı altında tutulduğu için dövizden de umudunu kesmiş, parasının değerini korumak veyahut parasını arttırmak için de çare arayan küçük yatırımcının söğüşlenmesi. Bu, yüz binlerce kişinin keriz yerine konulması. Çünkü böyle bir sorunlu olduğu ayan beyan aşikâr olan fonların Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu’na (TEFAS) dahil edilerek ,küçük yatırımcının ilgisine, tasarrufuna açılması başka türlü izah edilebilir mi?
Burada İngilizce’de “cluster” denir, insanlar, kişiler salkımı var ve kişiler üzerinden gitmek lazım. “Parayı takip et” diyorlar ya, İngilizce’de “Follow the Money”. Önce izleyiciler kusura bakmasınlar, “To follow the money, follow the network”, yani parayı takip etmek için önce network’ü takip etmek gerekiyor. Bunun içindeki ilişkiler ağı bizi nerelere götürüyor ona bakmak lazım. Ben yayınlarda birkaç kere bahsettim, kendisini hep yâd ederim; benim eski bir yayın yönetmenim vardı, artık Türkiye’de biraz da gazeteciliğin kötüye doğru gittiği eski yıllarda, sabah toplantılarında “Bir gazeteci tanıdığınız varsa bu konuyu verin de bir araştırsın” derdi. Ben de kendimi onun yerine koyarak, uzun yıllar ana akım medyada editörlük yapmış bir kıdemli gazeteci olarak, ‘’bir gazeteci çıksın ve bunu araştırsın’’ diyorum. Tabii kolay değil bu, çünkü günümüzde artık iktidar fraksiyonlarının birinin desteğini almadan diğer bir fraksiyona karşı, o fraksiyonun çıkarlarını tehlikeye düşürecek, riske atacak bir araştırma yapmak pek kolay olmuyor. Bu, gazeteciler açısından kelle koltukta yürümek demek, Sırat Köprüsü’nden geçmek demek. Türkiye’de gazetecilik bu kadar zor bir iş haline geldi. Öyle olunca da, bir tarafın desteğini arkana alıp öteki tarafla ilgilenmeye başlayınca gazetecilik olarak, o soruşturma da, araştırma da tabii ki en baştan sakat bir araştırma hâline geliveriyor.
Ben burada rezervlerimi koyuyorum ama girizgâhtan sonra şu ihtimali dışlıyorum en başta; Türkiye’de keyfi otoriter bir yönetim var ve keyfi otoriter yönetimi yüzünden Türkiye kurumsuzlaştırıldı; Kurumlar fonksiyonlarını ifa edemez hale geldiler, kurumlar birer kabuk ve tabelaya dönüştüler ve doğrudan siyasi değerlendirmeler, menfaat mülahazaları ve talimatlarla çalışır duruma geldiler. Normalde re’sen kimse kendi işini yapamaz halde, bağlantılı olmasa bile durum böyle. Böyle olunca da “Kırmızı Pazartesi” hadisesi çıkıyor ortaya ama pazartesinin kırmızı olmasına neden olan şey de tam da Türkiye’nin bu durumu, bu kurumsuzlaşma ve bağımsız olması gereken bütün kurumların siyasallaşması. Sermaye Piyasası Kurulu’nun da 2025 Aralık ayında yapmış olduğu uyarının üzerinden 9 ay geçtikten sonra önlem alması da bunu gösteriyor. Burada kurumsal bir zafiyet var mı? Elbette var. Ama bu kurumsal zafiyetin nedeni, kurumların artık çalışamaz hale gelmelerinden ziyade, onları çalıştırmayan siyasi irade mi ya da onun da dışında bazı iç çıkar çatışmaları mı? Bu açık bir alan, bir soru işareti.
Kasım-Aralık 2025’te, SPK aslında Tera Yatırım ve etrafındaki o salkıma, yani çeşitli portföy şirketlerine “Ne yaptığınızı biliyoruz, sizi izliyoruz” demiş oluyor. Ama bu elemanlar pek de istiflerini bozmadan milleti söğüşlemeye devam ediyorlar, çok ilginç. Haziran 2026’da artık konu uluslararası gözlemcilerin radarına giriyor ve Morgan Stanley Capital International (MSCI) dedikleri hisse senedi endeksleme kuruluşu Türkiye’yi uyarıyor. Bu merkezi Amerika’da olan bir şirket, hisse senetlerini endeksliyor ve Türkiye’yi “Kasım sonuna kadar tedbir almazsanız inceleme başlatmak zorunda kalırız” diye uyarıyor. Bu da tabii Türkiye’de İstanbul Borsası’nın ve tüm hisse senedi ve yatırım piyasasının uluslararası kredibilitesine yönelik çok ağır, olumsuz bir darbe anlamına gelecekti. Onun önlenmesi için de harekete geçilmiş belli ki. Bu da bir faktör.
Bu önlemler alınınca ne oluyor? Tekrar ediyorum, izleyicilerimiz mutlaka aşinadırlar ama bunları söylemeden konuşmamız imkânsız. Nihayetinde SPK 28 Ağustos’ta “Fiilen düşük hacimli olan hisse senetlerinde yoğunlaşmayın” diyor. Soruşturmaya uğrayan bütün bu fonlar ne yapıyor? Fiilen düşük hacimli, düşük dolaşımlı şirketlerin serbest dolaşımdaki hisselerinin %30-40’ını toplayarak, bunların fiyatlarını suni olarak, anormal şekilde, hayatın akışına aykırı olacak şekilde yükseltiyorlar ve fonların değerleri yükseliyor. Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu’na geçince, birdenbire muazzam kârlı yatırımlar olarak beliriyorlar ve sadece getiriyle ilgilenen küçük yatırımcının ilgisini çekiyorlar haliyle. Bu spekülatif hareketler de SPK’nın uyarısıyla karşılaşıyor ve SPK “Bu yoğunlaşmadan vazgeçin” diyor önlem olarak. O zaman da bu şirketler bu hisselerden şirketler çıkmak zorunda kalıyorlar. Bu Ponzi dediğimiz saadet zincirini kuran, Ponzi şeması oluşturan fon yönetimi şirketleri çıkıyorlar. Çıkmak zorundalar, ama bunları satamıyorlar çünkü gerçek değeri değil. Bir şirket düşünün, hisselerinin değeri, net varlık değerinin yüzlerce, binlerce katı üstüne çıkmış. Bir şirketin net varlık değeri, cirosudur, arazisidir, firmanın değeridir, mal varlığıdır. Tabii çok pahalı olduğu için satışa çıktığında değeri düşüyor hızla. O sefer gerçek değerli büyük hisselerini satmaya çalışıyorlar. Borsanın da değer kaybetmesi ve devre kesmesi de ondan.
Bakıyorsunuz, ilginç bir şekilde bu elemanlara giden bütün yollar sanki bir üniversiteye çıkıyor. Topkapı Üniversitesi’nde yoğunlaşan bir tablo var önümüzde. Tera’nın sahibi Emre Tezmen gözaltında. Kendisi, eski bakan yardımcısı ve çok becerikli üst düzey bir bürokrat olan Oğuz Tezmen’in oğlu. Emre Tezmen Topkapı Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti Başkanı. Kerem Alkin ve Emre Alkin biraderler de ilginç bir aile. Sanıyorum merhum pederlerinden tevarüs ettikleri bir özellik olsa gerek, işlerini çok iyi biliyorlar. Çıkar ve güç neredeyse bunlar da orada mevzileniyorlar. Kerem Alkin 2017-2018’de Türkiye Varlık Fonu’nun Yönetim Kurulu Üyesi. Daha sonra 2021’de sanıyorum Halkbank Yönetim Kurulu Üyeliğine geliyor. Ardından 2022-25 arası da OECD’de Türkiye’nin Paris’teki Daimî Temsilcisi, Büyükelçi ve 2025’te de büyükelçi olduğu, o sıfatla gittiği için Dışişleri’nden emekli olmuş sayılıyor. Ardından Tera’ya katılıyor ve yine bu üniversitenin İletişim Fakültesi’nin dekanı kendisi.
Bir de Nihat Kırmızı var. Nihat Kırmızı da yine bu üniversitede mütevelli heyetinde yanılmıyorsam. O da gözaltına alındı. Böyle ilginç bir Topkapı Üniversitesi hadisesiyle karşı karşıyayız. Bu üniversite, 2022’de iktidarın çok yakınındaki bir güç odağı tarafından çökülmüş bir üniversite. Daha önce üniversitenin adı Ayvansaray Üniversitesi, 2016’da kurulmuş. Daha sonra bir odak bu üniversiteye çöküyor, adını değiştiriyor ve Topkapı Üniversitesi yapıyor. Bu hadise de ilginç, çünkü buradan bir iktidar odağına doğru yürümek mümkün. Eğer ipin ucu çekilirse Trabzon’a gidiyorsunuz, böyle garip bir durum var. Oradaki çelişkiler, oradaki aileler arasındaki geçmişten gelen ideolojik ve bazı diğer husumetler vs.
Emre Tezmen hadisesinde ilginç olan, senin de dediğin “Kırmızı Pazartesi” olayında nasıl bu kadar rahat hareket ettikleri? SPK aralık ayında “Ne yaptığını biliyorum” anlamında uyarıda bulunuyor. Bu, spekülatif işlemler uyarısı. Buna rağmen olay devam ediyor ve belli ki Tera’nın sahibi Emre Tezmen’in “Planlı, kasıtlı ve organize bir spekülatif saldırı altındayız” cümlesinden, bir cezasızlık güvencesi hissederek hareket ettikleri sonucunu çıkarıyorum ben.
Ruşen Çakır: Hep öyle olur zaten, böyle komplolar kurulur filan.
Kadri Gürsel: Peki bu saydığım özelliklere sahip bir gruba, kim nasıl bir planlı, kasıtlı, organize ve spekülatif saldırı yapabilir? Bu nasıl bir güçtür, bu hangi güçtür? Dokuz ay bekledikten sonra harekete geçen bir güç nasıl tarif edilir? Aynı zamanda Emre Tezmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a saygı, sevgi ve inancını sürdürdüğünü söylüyor aynı açıklamada. Bu çağrının, bu ifadenin alt okuması şu; “Lütfen devreye girin ve hakemlik yapın.” ‘’Bizi düşürdükleri bu durumdan kurtarın’’ demek anlamına geliyor bu.
Ruşen Çakır: Bunlar dediği kim ama?
Kadri Gürsel: Birkaç ilave daha yapmak istiyorum. Mesela Topkapı Üniversitesi’nin Rektörü Emre Alkin, daha önce Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi üyesi. Geçen sene, sanıyorum 2025’te bir süre Tera’nın yönetiminde bulunmuş olan Fecir Alptekin, hâlâ Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak geçiyor. Yani bir ekosistem oluştu. Bu ekosistem, hem bir taraftan iktidarın karar vericilerine erişebilecek kadar içli dışlı, diğer taraftan da bir dokunulmazlık veya cezasızlık algısı ile hareket edebiliyor ve bu da onlara bir fütursuzluk ve bir ölçüsüzlük sağlıyor; eylemlerinin cezasız kalabileceğini düşünüyorlar.
Sen banker skandalı gibi örnekler verdin. Ben bu fon transferini 2020-2021 sürecinde doların aşırı değerlendirilip, faizlerin düşük tutularak, sonra bir günde çok hızlı artırılıp sonra çökertilmesi, yani 21-22 liralara yükseldikten sonra, 13 liraya düşürülmesine benzetiyorum. O süre içinde birileri buradan muazzam bir fon transferi yaptılar. Bu da onun gibi bir şey aslında. Fakat neden şimdi soruşturuluyor? Konunun da ciddi olduğunu görüyoruz. Çünkü bu gözaltına alınanların mal varlıkları ve banka hesapları donduruldu. Burada kim kime ne mesaj vermeye çalışıyor? Bir iktidar kanatları arasındaki çatışmanın, Erdoğan sonrasına hazırlığın bir parçası mı, bir hamle mi bu? Tabii bunları konuların uzmanı olan gazetecilerin araştırması lazım. Bu çok ciddi bir konu. Ama basit, sıradan, Türkiye’deki kurumsal zafiyetin sonucu, denetimsizliğin, kurumların işlerini düzgün yapamamalarının sonucu, bazı kötü niyetli adamların, çıkıp halkı soyması değil bu. O da var ama onun da ötesine geçen başka boyutları var. İşte tek tek anlatıyoruz kimin ne olduğunu, nerelerle bağlantılı olduğunu da hatırlatarak. Durum böyle gözüküyor. Bakalım buradan bir yere gidecek mi?
Mesela Melih Gökçek gitti, ağzında sakızla ifade verdi, yurt dışına kaynak transferi yapmaktan. Bu paraları nereden buldun? Bir de niye yurt dışına çıkarıyorsun? Ne yapıyorsun? Oğlu Ahmet’e sadece bir yurt dışı yasağı geldi. Bunlar ifadelerini verdiler. Beş gün sonra, baktık, Mansur Yavaş Cumhurbaşkanıyla yan yana poz vermiş. Ondan sonra hiçbir şey olmadı. Hâlâ Melih Gökçek soruşturmasıyla alâkalı hiçbir gelişme yok. Oradaki birileri belki de frene bastı, bilmiyoruz, göreceğiz. Ama şimdi o cenahta ortamın çok sakin olması da bence düşündürücü ve ben bunun biraz da Mansur Yavaş’ın Erdoğan’la yan yana çektirdiği o fotoğrafla da alâkalı mıdır diye sormadan edemiyorum kendime.
Ruşen Çakır: Mansur Yavaş demişken, seçim meselesine geçelim ama önce bir iki not düşmek istiyorum. Burhan Özfatura hayatını kaybetmiş. Yıllar önce İzmir Belediye Başkanı’ydı malum. Bir de Kadir İnanır’ın bir vasiyetname meselesi vardı biliyorsun. Bütün mal varlığını hayat arkadaşı Jülide Kural’a bırakmış. Jülide Kural hayatta olmazsa, mirasının, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği ve Nesin Vakfı’na kalmasını istemiş.
Kadri Gürsel: Çok ilginç.
Ruşen Çakır: Evet, helal olsun. Seçim konuşalım, senin gözde konun. Seninle birçok yayında bunu konuştuğumuzda, seçim konusu Türkiye’de zaten hep tartışmalıydı, âdil olma imkânının kalmadığını söylüyordun. Önce Mehmet Uçum, 16 Nisan 2028 diye bir tarih verdi. Ardından Adalet Bakanı Akın Gürlek, “2028’de Sayın Cumhurbaşkanımızı yeniden seçtirmek için seçim yapacağız” gibi, demokrasi tarihine geçecek bir cümle etti. Bir seçim yapılacakmış, seçimle Cumhurbaşkanı yeniden seçtirilecekmiş. Nasıl olacaksa… Tabii ki seçilebilir. Aday olup olmayacağı ayrı bir tartışma, ama seçilip seçilmeyeceği konusunda başka bir seçenek yok. Yani yeni bir Cumhurbaşkanı seçimi de değil, var olan Cumhurbaşkanını yeniden seçtirme seçimi. Ben onu dünkü yayında https://medyascope.tv/2026/09/20/erdogani-yeniden-sectirmek-icin-secim-duzenlenecekmis-video/ yorumlarken, “Hepsinin kaderi Erdoğan’a bağlı” dedim. Erdoğan Cumhurbaşkanı olmazsa ne Mehmet Uçum ne Akın Gürlek etkili bir pozisyonda kalır. Onlar öyle yapmak zorundalar. Ama ben hâlâ bunun nasıl 2028’de olacağını anlamadım, nasıl bir hesap yapıyorlar? Yeniden aday olabilmesine imkân verecek şekilde erken seçim olması lazım normal tarihten önce olması lazım deyip, en geç tarih hesabı yapıyorlar. Ama ben hâlâ öyle bir şey olmadan da Erdoğan’ın şu ya da bu şekilde seçimleri öne alabileceğini, bir tür baskın seçim yoluna gideceğini düşünüyorum. Ama ‘’Erdoğan’ın seçim kaybetmesi zaten mümkün değil’’’ gibi bir hava varsa bunun tarihinin de bir önemi yok herhalde.
Kadri Gürsel: Bu söylemler, tam tipik otoriter rejimlerde rastlanılan söylemler. Seçimin amacı mevcut muktedirin iktidarını sürdürmesi, devamı için, halktan, seçmenden onay alması. Sanki sonucu belli bir referandummuş gibi, ‘’Cumhurbaşkanına ‘evet’ diyor musunuz, demiyor musunuz?’’ gibi bir söylem ve arkadaki zihniyet bu. Ama biz işin seçim tekniğine geldiğimiz zaman, süresini sonuna kadar kullanmak isteyecektir elbette. Seçimi 2027’de yapması için, ekonominin daha da bozulacak olması yahut da muhalefetin daha da güçlenecek olması gibi bir öngörü içinde olmaları beklenir ki bu süreyi kullanmasınlar, şartlar daha da kötüye gitmeden zamanı kendi lehlerine kullanmaları için seçimi öne alsınlar. Böyle bir beklenti yoksa, pekâlâ Cumhurbaşkanının da -tabii parlamento erken seçime gideceği için- böyle bir Anayasal hakkı var, yeniden aday olabiliyor, parlamento kararıyla olursa bu erken seçim. O zaman da Cumhurbaşkanı yeniden aday olabilecek. Bu durumda Anayasa değişikliği yapmak gerekmeyecek. Bunu da bilemiyoruz, Anayasa değişikliği konusu bir muamma.
Diğer taraftan, bu PKK’nın silahsızlandırılması ve siyasallaşması süreci nasıl gidecek? Etkisi nasıl görülecek? Nasıl gözlemlenecek? Seçmen eğilimlerine nasıl bir etkide bulunacak? Aynı zamanda da muhalefetin performansı var. İktidar biraz burada sanki kendinden emin görünüyor. Mansur Yavaş fotoğrafı ve öncesinde İmamoğlu’nun hapse tıkılmasıyla, anketlerde her şart altında, normal düzgün bir seçim yapılırsa, Erdoğan bu iki aday karşısında her durumda kaybediyor gözüküyor. Âdil ve özgür olması gerekmiyor, düzgün olması gerekiyor. Yani oylar sayılacak ve sayılan oylar işlenecek, kayda geçirilecek ve ıslak imzalı tutanaklar seçim kurullarına teslim edilecek. Ama İmamoğlu’na siyasi yasak getirmek ve mahkûmiyet kararları yoluyla onu bertaraf etmiş gibi görünüyorlar. Mansur Yavaş da fıtratı gereği zaten pek öyle bir direnç gösterecek halde görünmüyor. Geriye kala kala YENİ Parti kalıyor, YENİ Parti’yle de uğraşmayı sürdürüyorlar.
Bu arada, toplumsal muhalefet diye de bir öngörülemez bir fenomen var Türkiye’de. Bunun nasıl bir reaksiyon göstereceğini henüz bilmiyoruz, sandık Türkiye’nin önüne geldiğinde nasıl bir tepki gösterecek, o da belli değil. Ama bu noktada, iktidarın elinin, aldığı hukuki dışı önlemler sayesinde 1-2 yıl önceye göre çok daha rahatlamış olduğunu varsayabiliriz. Tablo öyle gözüküyor. O bakımdan da 2028’de seçim yapılacak diye konuşanlar veya konuşturulanların sözlerini ihtiyatla karşılamak, ama ciddiye de almak zorundayız. Çünkü kimse Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan izin almadan seçim tarihi açıklayamaz. Ama yine de açıklayan Cumhurbaşkanı olmadığına göre, onların sözleri de Cumhurbaşkanı iradesi karşısında bir hiçtir. Cumhurbaşkanı yeri gelince bütün bu değişkenlere, faktörlere bakarak seçim tarihini kendisi belirleyecektir diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Evet, son olarak, senin de bahsettiğin gibi geriye bir tek YENİ Parti kalıyor. YENİ Parti’de ne var, biraz onu konuşalım. Ben cuma günü Bursa’ya gittim. Orada YENİ Parti ve Özgür Özel’in… Hangisi daha baskın, çok emin değilim. Fazlasıyla Özgür Özel üzerinden giden bir şey. Yedi saat boyunca birçok yerde takip ettim ve özellikle en son bir yürüyüş ve miting yapıldı. Bursa’yı biraz bilirsin diye hatırlıyorum…
Kadri Gürsel: Evet.
Ruşen Çakır: Fatih Sultan Mehmet Caddesi ya da Bulvarı’nda, yürüyüşe gelmiş ya da mitinge gelmiş çok sayıda insanla konuştum. Hatta büyük kısmı, beni tanıyanlar, içlerini dökmek için benimle konuştular. Öncelikle katılanların yaş ortalaması çok yüksek. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Bursa gibi büyük bir şehirde, daha fazla gencin olması normal olurdu. Bir kalabalık var, evet, ama kalabalığın içerisinde 50 yaş ve üstü çok sayıda özellikle kadın var. Bu bir yanıyla iyi bir şey ama bir yanıyla da bence sorunlu bir şey.
Bir diğer yandan insanlarla konuştuğumda şunu gördüm: İnsanlar öfkeli, coşkulu, ama çok da umutlu değil Kadri. Senin söylediğin seçim meselesi ve özellikle bu mutlak butlan olayı çok yaralamış onları. Kılıçdaroğlu’na karşı çok büyük bir öfke var, ama onun ötesinde, Üsküdar’da belediyenin, belediye başkan vekilinin AKP’ye geçmesi, CHP’den seçilmiş isimlerin transferleri, insanları çok yormuş, üzmüş ve heyecanlarına bayağı darbe indirmiş. Aslında çok da şaşırdığımı söyleyemem ama böyle de bir realite var.
Bu arada Özgür Özel’in insanlarla kurduğu ilişki çok sahici. Hatta börek meselesi ya da başka konularda bayağı da arıza çıktı biliyorsun. Ama camiden çıktıktan sonra çarşıda yürüdü, insanlarla beraber sürüklendi. Çok büyük bir kalabalıktı. O tür yerlerde çok ilgi görüyor. Ben 2023’te Meral Akşener’in ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun benzer faaliyetlerini Türkiye’nin değişik şehirlerinde izlemiştim. Hiçbirisi böyle değildi. Ama bir yerden sonra insan şunu soruyor; Özgür Özel tek başına neyi ne yapabilir? Bir de tabii hep o kötü senaryolar var: ‘’Siyasi iktidar Özgür Özel’e de bir şey yapar mı?’’ meselesi var. Ama onun ötesinde de, YENİ Parti şu anda ana muhalefet partisi ve birçok ankette önde gidiyor, en azından önde gittiği söyleniyor. Ama işi çok çok zor.
Kadri Gürsel: Evet. Özgür Özel’in, YENİ Parti’nin, butlandan önceki CHP’nin mitinglerine katılanların yaş ortalaması konusunu aslında her vesileyle biz konuşuyoruz. Ben Bursa’daki fotoğraflara da baktım, hakikaten daha önceki fotoğraflarda gördüğümden daha da yaşlı bir kitle vardı. Toplumsal muhalefet ya da toplumsal siyasal direnç, olan bitene karşı ne kadar yaygın ne kadar geniş bir kitleye yayılmış olsa da, bu geniş kitlenin yaşı, bu muhalefetin aktivizmi ve dinamizmi bakımından bence belirleyici. Yaş ortalaması 60, hatta daha da yukarıda olan bir kitlenin, Özgür Özel’in mitinglerine katılarak, orada varlıklarını ispat ederek, boy göstererek üzerlerine düşen görevi yaptıklarını düşünmeleri çok kolay ve onlardan daha da fazla bir şey beklemek, ummak zor. Bu toplumsal siyasal direncin bir şekilde örgütlülüğe yansıması, örgütlülüğü daha aktif, dinamik, günün her saatinde yaşayan, çalışan, varlığını belli eden, aktif ve kendi bölgesinde kapı kapı dolaşan, bu sorunu, bu problemi gerekirse itilip kakılmayı da göze alarak, bölgesindeki insanlara anlatmayı kendine görev edinmiş bir parti militanlığı gibi bir şeyden ben söz ediyorum. Böyle bir reaksiyonu ben açıkçası YENİ Parti’den beklemiyorum. Zaten YENİ Parti aslında Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki o kadronun ve gövdenin bütün zaaf ve yetersizlikleri, kapasite problemleriyle beraber geçti. YENİ Parti’nin adı yeni, ama aslında eski CHP’nin devamı niteliğinde bir parti bu; öyle bakmak lazım. Ben bir paradigma sıçraması yaşadığını, bir gecede bir ideolojik transformasyon yaşadığını, örgütlenme ve mücadele yöntemlerini A’dan Z’ye gözden geçirdiklerini, böyle giderse, bu manada siyasete yeni bir soluk getirdiklerini ve getirebileceklerini zannetmiyorum. O bakımdan da çok iyimser değilim.
İktidarın Gezi’den sonra kendi menfaatleri ve bekası açısından “başardığı” önemli bir şey var. O da gençliği depolitize etmek oldu. Gençlik aslında politikadan bir hayli uzaklaştırıldı. Gençler, özellikle alttan gelen yeni kuşak, artık eskisi gibi, 10 yıl, 15 yıl öncesindeki gibi ilgilenmiyorlar siyasetle. Gezi sonrası gençliği de ilgilenmiyor gördüğümüz kadarıyla. Böyle bir handikap var. Toplumsal ve siyasal bir handikap bu. Bu gençleri, yaşadıkları ülkenin yarınlarıyla ve tabii kendi gelecekleriyle daha alâkadar hâle getirmek için siyaset ne gibi çözümler üretebilir? Şu ana kadar üretemedi ve üretemediği sürece de maalesef üzülerek söylüyorum… Başka bir şeyden örnek vereceğim; eski gazeteler vardır, okurları hep azalır, artmaz ve okurlarının yaş ortalaması çok yüksektir. Okurlarının azalmasının nedeni de insan ömrünün kifayetsizliğidir. İnsanlar fani varlıklar neticede, dünyadan ayrılıyorlar. Bu bakımdan ben açıkçası bu tabloyu, gençlerden ziyade yaşlıların alanları doldurmasını endişeyle izliyorum. Ben gençlerin ilgisini çekmek açısından, YENİ Parti’nin elinde de sihirli bir reçete olduğunu zannetmiyorum. Bu konuda çok kafa yormaları lazım ama öyle çok da kafa yoracak halleri ve zamanları da yok. Oturup sakin sakin salonlarda uzun saatler boyunca tartışıp, yöntemler belirleyip, bu yöntemleri hayata geçirip sonuçlarını test etmek gibi bir şey yok; koşarak bir yerden bir yere gitmeye ya da bir şeyden kaçmaya çalışıyorlar. O açıdan da işleri bir hayli zor.
Ruşen Çakır: Evet, Kadri noktayı koyalım. Bir şey kaldı mı diye düşünüyorum ama çok da fazla bir şey yok.
Kadri Gürsel: Küçük bir ekleme daha yapayım: Biraz önce Nihat Kırmızı’dan bahsetmiştim. Şimdi o da gözaltına alındı. O da Topkapı Üniversitesi’nde 7 sene Mütevelli Heyeti Başkanlığı yapmış. Üniversiteye çöküldükten sonraki ilk Mütevelli Heyeti Başkanı kendisi. O da Tera bağlantılı. Şu an Emre Tezmen de gözaltında. Bunu belirtmek istedim.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Kadri. İzleyicilerimize de teşekkürler, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.







