Yıl 1949. Kırklareli’nde bir cinayet davası görülüyor. Yaklaşık bir yıl önce Türk basınının en güçlü mizah dergilerinden olan Markopaşa’yı çıkaran Sabahattin Ali öldürülmüştür. Cinayetten bir yıl sonra dava görülüyor. Küçük bir aydın azınlığını saymazsak kamuoyuna adli bir olaymış gibi yansıtılan cinayetin dava duruşmalarını izlemek için gazeteler muhabir ve muharrirlerini Kırklareli’ne yollamakta.
Mahkeme salonunda Vatan gazetesi adına Mehmet Ali Yalçın izliyor. Ama o kadar değil. Bir de duruşma salonunu resimleyen biri var. Resim dediysek, gerçekten resim. Fotoğraf değil. Maktul yazar Sabahattin Ali’nin ışıklı yüzü ve şık hali onun çizgilerinde bir daha yaratılmış. Sabahattin Ali’yi cinayetten sonra da gördüğünü ihbar eden Asaf Halet Çelebi’nin profilinde kara çizgiler belirgindir.
Hasta olduğunu beyan eden Ali Ertekin’in yüz ifadesinde rahatlık, ne yaptığını bilen duruşu dikkat çekicidir. Bitmedi; katili savunan üç avukat var mahkemede. Bakışları yerde ve huzursuzdurlar. Vatan gazetesinin sayfalarında mahkeme heyeti ve dinleyicilerin de çizimleri yer alıyor. Hakimler üstten bakıyor; dinleyicilerin yüzünde umutsuzluk var.

Cumhuriyet tarihinin ilk gazeteci cinayetine bu çizimleriyle tanıklık eden ressam Agop Arad’dır. Türkiye 1940’lı yılların karanlığına en güçlü kalemlerinden biri olan Sabahattin Ali’yi kurban vermiştir. Yıllardır süren anti-demokratik ortamda Agop Arad gibi sanatçılar nelere tanık ve sanık olmamışlardır…
İnci Aydın’ın “Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad” adlı kitabı Türkiye tarihinin en zorlu dönemeçlerine çizgileriyle tanıklık eden ve edebiyata yoldaşlık eden usta bir sanatçının hikâyesini anlatır.
Eskişehir’de 1913’te doğan ve vefat ettiği 1990’a kadar resimleriyle basını ve edebiyatı renklendiren ama bir o kadar da İstanbul insanını çizgilerinde yaşatan Agop Arad hakkında yapılan ilk derli toplu inceleme olması açısından çok değerli bir kitapla karşı karşıyayız.
1930’ların sonlarından itibaren kültür sanat dergilerine, gazetelere ressamlık yapan, kitap kapakları çizen Arad, deyim yerindeyse çizgileriyle bu alanlara ruh üfleyen bir ustadır. İnci Aydın’ın deyimiyle, “Bu kitap liyakatin yerini bulmasına vesiledir. Koltuklarında özlenen bir dünyanın figürleri bulunan, resim ve edebiyat arasındaki tahterevallidir” (s.13).
“Yeniler Grubu”
Özlenen bir dünyadan söz etmesi yersiz değil. Öyle ki Agop Arad, 1940’lı yılların nefessiz kalınan ortamında, savaş karşıtı ve emek yanlısı tutumuyla direnen sanatın bir parçasıdır. Söz konusu dönem anlatılırken daha çok sembol olmuş şair ve yazarların adı anılır. Ancak, ressamlar da bu zorlu dönemde sesini yükselten ve sanatıyla duruşunu ortaya koyan toplumsal-halkçı akımın içindedirler.
Yazar Aydın’ın müstakil bir başlıkta ele aldığı “Yeniler Grubu” bu açıdan önemlidir. Agop Arad, Hilmi Ziya Ülken, Nuri İyem gibi ressamların içinde yer aldığı bu grup halktan yana tutumunu net ortaya koyan bir harekettir. Aydın, çalışmasında Ülken’in gerçekten manifesto sayılabilecek şu sözlerini aktarır:
“Bu memleketin balıkçısı, bu memleketin liman amelesi bu memleketten değil midir? Onların davası bizim davamız değil de yabancıların davası mıdır? Ben amele davasını Türk meselelerinden dışarı bırakmak salahiyetini kimsenin veremeyeceğine inananlardanım. Memlekette işçi ve sefalet davalarını konuşmayı, görüşmeyi, yazıp çizmeyi yasak etmek yabancılar hesabına çalışmak demektir.” (s24)
Bu metinden çok kısa süre önce “amele davası”nı romanına konu eden Sait Faik’in ilk ve tek romanı “Medar-ı Maişet Motoru” tefrika edilmiştir. Faik’in anlattığı insanlar Yeniler Grubu’nun çizdiği insanların romandaki hali gibidir. Roman 1944 yılında kitap olarak basıldığında kısa bir süre sonra toplatılır. Kitabın kapağını çizen Agop Arad’dan başkası değildir.
Kitapta, Sait Faik – Agop Arad dostluğu geniş yer tutuyor. Faik’in bir kitabı hariç tüm kitaplarını Agop Arad resimlemiştir. Hayata bakış açıları birbirine o kadar yakındır ki, Arad Faik’in neredeyse ölümünden 20 yıl sonra bir gazeteye, “Ben Sait Faik’in Hikâyelerini Çiziyorum” demecini verir. Kitapta, Arad’ın çizdiği Sait Faik portrelerini İnci Aydın’ın okumasıyla takip etmek, “Dostum Sait Faik” bölümünü ayrıca güçlendirmiş diyebiliriz.
Arad her ne kadar Sait Faik’in altını çiziyorsa da, Orhan Kemal’in dünyasının da en az Faik kadar ona yakın olduğunu söylemek yanlış olmaz. Orhan Kemal’in “Çamaşırcının Kızı” kitabını da resimleyen Arad’ın çizimlerine baktığımızda öykünün çok güçlü bir şekilde resmedildiğini görürüz. Ancak, asıl çarpıcı olanı şudur ki, “Orhan Kemal kahramanlarını ne kadar tanıyorsa Agop Arad da onları o kadar yakından tanıyor duygusunun” bize geçmesi. Arad, Kemal’in Dilenci’sini, Çöpçü’sünü Sevinç öyküsündeki tek gözü görmeyen cambaz kızı tanımasa bu içten çizgileri ortaya koyamaz.
“Garip”lerin ortak paydası
Türk edebiyatının Cumhuriyet dönemindeki en etkin şiir akımlarından olan Garip akımı da Arad’ın sanatında ilginç bir yerde durur. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın öncüsü olduğu akım, dönemin sanat ortamında büyük tartışmalar yaratır. Daha önceki bir yazımızda da değindiğimiz gibi bu akımın içinde yer alan iki Ermeni şair Haygazun Kalustyan (1920-1985) ve Garbis Cancikyan (1920-1946) Balkıs adında ortak bir kitap çıkarır.
Hiçbir araştırmacının bu kitaba ve iki şaire değinmemiş ve hiçbir antolojiye yer vermemiş olmasını bir kez daha hatırlatıp Arad’ı konuşmaya devam edelim. İlginçlik şuradadır ki, Arad hem Balkıs’ın hem Garip’in kapağını çizen kişidir. Türk ve Ermeni her anlamdaki “garip”lerin inkâr edilemeyecek ortak paydalarından biri de Agop Arad’dır.
İnci Aydın’ın çalışmasından görüyoruz ki, Arad bir portre ustasıdır. Türk edebiyatının olduğu kadar, Ermeni ve dünya edebiyatının da önemli isimlerinin portrelerini çizmiştir. Kimi zaman Yaşar Nabi Nayır’ın isteğiyle Türk Edebiyatının En Güzel Hikâyeleri kitabında onun imzasını görüyoruz, bazen de Yeditepe, Yürüyüş gibi dergilerin sayfalarında.
Hiçbir çizgisi rastgele değildir. Arad’ın Orhan Kemal ve Yakup Kadri portreleri “kesin ve kararlı” bir duruşa sahiptir. Muhsin Ertuğrul’un yüzünün yarısı ise karanlığa benzer bir gölgedir. Arad’ın portresini çizdiği sanatçılar arasında Halide Edip, Memduh Şevket, Reşat Nuri, Cahit Sıtkı Tarancı, Mehmet Rauf, Ömer Seyfettin, Necati Cumalı, Tevfik Fikret ve daha nicesinin yer aldığını görüyoruz.
Hedefteki Arad
Agop Arad, özellikle 1940’lı yılların ortamında savaş karşıtı cephede yer almış ve yoksul kent insanının hayatını resmetmiş bir sanatçı olarak öne çıkar. Bu nedenledir ki Turancı-Türkçü çevrenin bilinen isimlerinden Reha Oğuz Türkkan’ın Solcular ve Kızıllar adlı kitabında da hedef gösterilen sanatçılar arasında yer alır. Türkkan kitapta Arad’ın Ermeni kimliğini de hedef alır. Bununla birlikte Arad, barış yanlısı tutumu ve emekçilerden yana olan çizgisini ısrarla sürdürür.
Aydın’ın çalışmasında Arad’ın sanatıyla birlikte insanî yönlerini görürüz. Genç şairlerin elinden tutan onlara destek veren biridir. İyi niyetinin yer yer istismar edilip emeğinin çalındığını da görürüz. Bununla birlikte yaşama sevinciyle dolu bir kişiliğe sahiptir. Bir yanıyla da esprili. Arad, sokak ortasında ölmek istemediğini kitaptan öğreniyoruz. Melih Cevdet Anday, Arad’ın bunu neden istediğini şöyle aktarır: “Maazallah, ortalıkta çok serseri var. İnsanın parasını çalarlar”.
“Tarabya’nın sanat eki”
Aydın’ın kitabı insancıl yanı ve toplumdan yana bakış açısıyla Türkiye’de sanata büyük değer katmış bir ressamın değerini ortaya koyan kıymetli bir çalışma. Savaş çığırtkanlığının geçer akçe olduğu yıllardan mahkeme salonlarına, denizde, karada, fabrikada alın teri döken insanların dünyasına uzanan yüreği ile sağlam bir fırçanın nasıl var olduğunun hikâyesidir bu. Cemal Süreya’nın onun için yazdığı sözlerle sonlandıralım:
“Gözlerinde sevginin itfaiyecileri voleybol oynuyor. (…) Agop Arad kahkaha atmadığı zamanlarda gülümser. Hep ilerici cepheye iş yaptığı halde hiç kavgası yokmuş gibidir de. ‘Bugün hava güzel!’ diye bağıracaktır bağırırsa. Bence bu onu açıklayan en sağlam bir bildiridir. Hiç haksızlığa uğramamış olduğu kanısında. Tarabya’nın sanat eki. Yalnız şemsiyesine karşı öfkelidir. Küfürleşir onunla. Açılsa da açılmasa da.”
(99 Yüz adlı kitapta yer alan 22 Mayıs 1988 tarihli yazıdan)















