Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bu yılki ulusal uzun metraj film yarışması kategorisinde dikkat çeken filmlerden biri de Hüseyin Karabey’in yazıp yönettiği Hakikatin Ölümü filmi oldu. Karabey, uzun zaman sonra uzun metraj bir filmle izleyici karşısına çıktı. Hasan Öztoprak’ın aynı adlı romanından uyarladığı filmin ilk gösterimi Altın Portakal Film Festivali’nde yapıldı. Film, festival izleyicisi tarafından büyük ilgi gördü.
Uyarlama romanı okumadığım için eser ve film arasında bir karşılaştırma yapmam şimdilik mümkün değil. Ancak filmin bize çok yönlü bir değerlendirme şansı verdiğini de söylemem gerek.
Filmin oyuncu kadrosunda Mert Fırat (filmdeki rolüyle Feridun) ve Mehmet Günsür (Timuçin rolünde) öne çıkıyor. Başrol Mert Fırat görünse de ikili arasındaki diyaloglar, geçmişe dayalı sohbetleri ve ikisinin de yaşadığı yoğun çelişkiler neredeyse iki erkek başrol oyunculu bir film izlememizi sağlıyor. Karakterlerden biri devreden çıkana kadar ikisinin de eşit düzeyde öne çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Geçmişte devrimci mücadele içinde yer almış Feridun sade ve sakin bir hayat sürerken eski arkadaşı Timuçin’inden gelen telefonla kendisini geçmişe dair bir hesaplaşma içinde bulur. Çelişkileri, korkuları gün yüzüne çıkar. Diğer yandan faili meçhul cinayetler dahil sayısız kirli işe bulaştığını söyleyen Timuçin’in yapmak istediklerine engel ve müdahil olmak ister. Diyalogların sonunda ortaya çıkan yıkıcı gerçek Feridun’u başka bir bunalıma sürükler.
Kritik bir anda kendisini merak eden kız kardeşi, polis ve çilingirle gelip kapısını açar. Timuçin, üç kişiyi karşısına alarak silah tehdidiyle “derdini” anlatmaya başlar. Özetlediğimiz gelişmeleri anlatırken esir aldığı kişilerin de zamanla hikâyenin parçası olmaya başlaması anlatının en dikkat çekici yanlarından biri.
Filmin büyük kısmının evin bir alanında geçmiş olması filmi tiyatroya yaklaştıran bir noktaya götürüyor. Yönetmen geçmişte yaşananları sadece anlattırıyor. Ve dinlettiriyor. Üç kişiyi esir eden Feridun’un konuştuğu sahnelerde de, Feridun-Timuçin diyaloglarında da böyle. Son birkaç yıldır Türkiye sinemasında örneğine çok rastladığımız az mekânda çekilen filmlerden birini daha izliyoruz.
Filmi akıcı kılan unsurlardan biri diyalogların örgüsü. Edebî eserden ne kadar faydalanıldığını bilmemekle birlikte diyaloglar arasındaki bağ, cümlelerin gücü dikkat çekiyor.
Feridun’un dünyası kuklalarla dolu. Bu kuklaların kimisi idam edilmiş gibi asılı duruyor. Kuklalardan biri başka bir yola sapıp katil olmuş Timuçin’e benziyor. 1980 darbesi öncesinden tanışan ve 1990’larda bir kez daha buluşan iki arkadaşın hikâyesini içeren dönemlere baktığımızda kukla seçimi dikkat çekici geliyor.
Diğer yandan Fikret Kızılok’un Gönül şarkısının filmin özel bir konuğu gibi konumlandığını söylemek hata olmaz. İlk gençlik yıllarında geçen bir aşka atıfta bulunmak için kullanılan şarkının 1970’lerde özellikle sol çevrelerde yaygınlığı konusunda çok güçlü bir veriye rastlamadım. Yine de filmin en etkileyici sahnelerinden birinin iki arkadaşın birlikte bu şarkıyı söylediği sahne olduğunu belirtmem gerek.
Filmi boyunca işkence, faili meçhul cinayetler gibi konuların iki karakter aracılığıyla ağır şekilde hissettirildiğini belirtmek gerek. Ancak, filmde görece iyiliğini kabul ettiğimiz Feridun’un akıbetiyle ihanet olgusuyla anılan Timuçin’in belirsiz durumu nihai politik mesajı da belirsiz hale getiriyor.
Karabey’in filminin altı çizilmesi gereken bir diğer yönü hikâyenin geçtiği dönem. 1980 öncesi kuşağı 2026’da çekilen bir filmde 1990’larda buluşturmak Türkiye’de ağır bedeller ödemiş bir neslin yaralarının açık olduğu bir zamana işaret ediyor.

Film sonrası söyleşide film yapmanın zorluğu konusunda konuşan yönetmen Karabey’in imkânlar ölçüsünde bir şeyler yaptığını anlamak zor değil. Filmle ilgili gelen sorular kendisini çok memnun etti. Doğru sorular sordurabiliyorsa bir eser amacına ulaşmış sayılıyordu.














