Aile sahnesinde bir ömür: “Yürüyüş Bandında Tek Başına”

İSTANBUL (Medyascope, Betül Memiş) – Betül Memiş, akademisyen, yazar ve oyun yazarı Şenay Tanrıvermiş ile “Yürüyüş Bandında Tek Başına” romanı üzerinden aile kurumunu, toplumsal kodları ve bireyin özgürlük arayışını konuştu; kutsal aile fikrini ve modern hayatın çelişkilerini kara mizah ekseninde ele aldı.

Yürüyüş Bandında Tek Başına

“Derdimiz büyük ama ben bir nebze de olsa ses çıkartabiliyorsam biraz şımarık bir yerden yazmak istedim. Yoksa çok gözyaşı, oluk oluk kan ve bol şiddetle feci dramatik bir roman çıkabilirdi. Kendi meselemize gülümseyerek bakmak çözüme ulaşmaya yakınlaştırır diye ümit ediyorum.”

Akademisyen, yazar ve oyun yazarı Şenay Tanrıvermiş ile aileyi, toplumsal kodları ve bireyin özgürlük arayışını kara mizahla ele aldığı “Yürüyüş Bandında Tek Başına” romanını konuştuk.

2026’dan itibaren “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan edilen can’ım memleketimde; aile kavramının “ruh kanseri” yaptığı, her gün kadınların ve çocukların aile içi şiddete, cinayete ve istismara maruz kalışının siyasi gündemin gürültüsü içinde bir kez daha görünmezleşmesine, sessizliğe gömülmesine sancılanırken, kültür-sanatın, edebiyatın bu sessizliği bozuyor olmasına, veyahut bozma ihtimaline bile aşırı mutlu oluyorum.

Şenay Tanrıvermiş’in Litharos Yayınları’ndan çıkan “Yürüyüş Bandında Tek Başına” romanı da tam bu bağlamda, kutsallık zırhına büründürülmüş aileyi, toplumsal kodları ve bireyin özgürlük arayışını kara mizahın keskin merceğinden geçiriyor. Kitap, modern hayatın hareket hâlinde olmayı ilerlemekle karıştıran insanını; aile, toplumsal cinsiyet ve dijital çağın kusursuzluk performansı arasında sıkışan karakterleri anlatıyor.

Ben de rutinin içinde kaybolanlara, hayatın hızına yetişmeye çalışırken yerinde sayanlara, belki de en çok kendinden uzaklaşanlara; bütün bu hengâmenin ortasında “Başka bir yol mümkün mü?” diye soranlara kulak vererek Tanrıvermiş’le romanın rotasına düştüm.

“Yürüyoruz ama varamıyoruz!”

Romanın adı, daha ilk anda bir oksimorona dayanıyor (tersten düşününce de paradoks kuruyor). “Yürüyüş bandında” hareket ediyoruz ama aslında hiçbir yere varmıyoruz; “tek başına”yız ama bir “dünya turu”nun içindeyiz. Modern dünya insanının “hareket halindeyim öyleyse varım” yanılsamasını ve bu “tek başına dünya turu” atma yalnızlığını sarsıcı bir ironiyle işliyorsunuz. Bu üç kelimeyi yan yana getirdiğinizde sizin için nasıl bir insan ve nasıl bir çağ resmi beliriyor? Romanın başlangıç noktası bu metafor muydu; ya da zamanla kendi rotasını mı çizdi?

En baştan “yürüyüş bandı” aleti üzerinden gelişti her şey! Yürüyoruz ama varamıyoruz, hiç durmuyoruz ama kayda değer bir iş yaptığımızdan çok şüpheliyim ve dünya bu kadar sürprizliyken neden bu kadar kapalı salona bir dünya para ödeyip üye olup koşmaya çalışıyoruz? David Lynch’in bir filminde çim biçme makinesiyle ana yola çıkan karakterinden ne farkımız var? Üstelik o filmde gerçek hayattan ilhamla yapılmış!

Dolayısıyla post modern insanın geliştirdiğini sandığı uygarlığı hem çok komik hem de sonsuz trajik buluyorum. Benim karakterlerimde ne yapsınlar, bu çağın sözde uygar kadınları ama asla özgür değiller! Uygarlık ne kadar gelişirse gelişsin kadınlar özgür olamıyorsa bu makineleri kullanmamız da bana bazen acınası bazen de manasız geliyor; ya ağlıyorum ya gülüyorum.

Gelelim bu karakterleri bu roman içinde buluşturan meramınıza; yazım süreci ve bu süreci oluşturan düşünce nasıl doğdu; tetikleyiciniz neler oldu?

Çevremdeki tüm kadınlar bana hem çok ilham veriyor, hem tetikliyor. Özellikle eğitimli ve şehirli kadının sıkışmışlığı galiba en iyi bildiğim konu. Dolayısıyla malzeme o kadar çok ki! Derdimiz büyük ama ben bir nebze de olsa ses çıkartabiliyorsam biraz şımarık bir yerden yazmak istedim. Yoksa çok gözyaşı, oluk oluk kan ve bol şiddetle feci dramatik bir roman çıkabilirdi. Kendi meselemize gülümseyerek bakmak çözüme ulaşmaya yakınlaştırır diye ümit ediyorum.

Romanı bitirdiğimde Adam Philips’in, “Aşırılıklarımız, kendi yoksulluğumuza dair sahip olduğumuz en iyi ipuçlarıdır ve bunu kendimizden gizlemenin en iyi yoludur” cümlesiydi us’umda nidalanan… Sizin yazarken ve sonrasında peşinizi bırakmayan, aklınızda dönüp dolaşan hemhal / fon neydi?

Benim fonumda “yürüyüş bandı”, “solaryum” ve tabii ki “Wasabi Adil” adlı martı vardı. Ama en çok gece evleri ziyaret eden küçük erkek çocuğunun hayaletini yazmak için bu fonu örmek iştahımı kabarttı. “Ne alaka ya” dedirtmek ve hiçbir açıklama yapmama lüksümü özellikle sonuna kadar kullanırken absürt dünyamıza yakışan aymazlık kendi kalemimin mürekkebinde durdu özellikle.

Ben bu romanı illaki sevilsin diye klasik fon ve iskelet formunda yazmadım ve hayatta soramadığımız neden/sonuç ilişkisini romanımda asla kurmamak için yapıyı özellikle bozdum. Terbiye edilmiş aşırılıklarımızın üstünü Wasabi Adil pisledikçe fonum güzelleşti sanki.

“Edebiyat dili düzeltme mercii de değildir”

Roman, 2026 Türkiye’sinde geçiyor ve aileyi adeta toplumun küçük bir laboratuvarı olarak kullanıyor. Sınıf, toplumsal cinsiyet, kuşaklar, muhafazakârlık-sekülerlik ve değişen ahlak kodları karakterler üzerinden kesişiyor. Bu kadar ayrışan karakterleri aynı “yürüyüş bandı”nda buluşturan, onları birbirine yaklaştıran temel ortak yoksunluk sizce nedir?

Temel yoksunluğu sormanız muhteşem. Bence en temel yoksunluk sevgi maalesef, ama sevmediklerinden de değil. Hepsi çok seviyor, hatta hepsi delicesine seviyor, ama salt sevgiye izin vermeyen örtük toplumsal kodlar mahvediyor her birini. Sanırım çok edilgen bir yerden ahlak kodlarının hepsini de bilinçli ya da sezgisel bir yerden kırıyorlar zaten.

Romanda “kutsal aile” fikrini sert ve yer yer kara mizahla tersyüz ediyorsunuz. Evliliği yalnızca iki insan arasındaki bir ilişki değil, toplumsal meşruiyetin ve tahakkümün kurulduğu bir kurum olarak da ele alıyorsunuz. Sizce insanları hâlâ evliliğe bu kadar güçlü biçimde bağlayan “şey” nedir?

Ne yazık ki feodalizm gümbür gümbür yaşıyor. Belki şimdi yaşadığımıza tekno feodalizm diyebiliriz. Kullanıcısından daha akıllı aletler, dijital dünya, bulut sermayesi (Cloud Capital) ve çok daha fazlası üstelik çok daha güçlü ve görünmez bir şekilde aile kurumuna her zamankinden daha fazla mecbur bırakıyor.

Sessiz ağlarla, her yapının hücrelerine nüfus ederek ve bireyin kendisini sistemin kendisi kılarak kaçış imkânsızlaşıyor. Aile kurmak toplum tarafından onaylanmanın ve başarılı olduğunu ispatın en gösterişli yoludur hâlâ.

Kitapta sosyal medya jargonu ve popüler kültür çok canlı bir şekilde metne dahil ediliyor. Bir yazar olarak, her an kendini “kusursuz” göstermeye programlanmış dijital bir çağın diliyle, insan ruhunun en kusurlu, en kırılgan yerlerini anlatan edebiyatın dilini çarpıştırmak nasıl bir deneyimdi?

Yazar olarak dilimiz bozulmasın gibi bir yerden hareket etmedim. Ben dil bilgisi bekçisi değilim; de’ler, da’lar ayrı mı? Polislerinden de olmak istemiyorum. Dili bozalım demek istemiyorum elbette ama “edebiyat” dili düzeltme mercii de değildir, olmamalıdır bence.

Eğer yazar bilerek dili deforme etmek istiyorsa dahası gündelik konuşma dilinde bunun karşılığı varsa yazın dilinde de karşılığı olabilmeli ve yazar da bunu isterse kullanmalıdır fikrindeyim. Yani bilerek ve üzerinde çok titiz ve uzunca çalışarak dijital dili dahil etmeye çalıştım. Yer yer okumayı zorlaştırdı çünkü iletişim çağında iletişim kuramıyorsak bunun romanda karşılığı aynı şekilde anlatıyı sekteye uğratsın istedim. Bir solukta da okunmayıversin diye anlatının akışına bilerek jilet attım dile çünkü kusurunu saklayan değil afişe eden yazarlardan olmak isterim.

Gülşen ile Ayşil’i iki farklı kadınlık deneyiminin karşısına yerleştiriyorsunuz: Biri sistemin dışında kalmanın yalnızlığını, diğeri içinde kalarak kendine alan açmaya çalışmanın sıkışmışlığını yaşıyor. Ortak mutsuzlukları ve birbirlerine duydukları gizli merak düşünüldüğünde, onları aslında birbirinin rakibi değil, aynı düzenin farklı biçimlerde yaraladığı iki kadın olarak mı görüyorsunuz?

Kesinlikle Ayşil ve Gülşen birbirlerinin farklı versiyonları olarak varlar ve herkes gibi kendilerini diğerlerinden başka, özel, önemli ve iyi görmeye ihtiyaçları var. Çapları, doğdukları ve yetiştirildikleri düzene rağmen güçlü bir özgürlük ihtiyacındalar. İkisi de düzenin kurbanları ancak düzenin köleleri olmamak için verdikleri mücadele hayranlık verici bence. Çünkü saçmaladıklarını bilerek saçmalıyorlar ve ehlileşmemekte direniyorlar.

“Evlilik programı stüdyosuna dönen toplum”

Televizyon formatları, izleme sosyolojisi ve evlilik programları üzerine akademik geçmişiniz var. Romandaki karakterlerin sürekli bir “performans” sergileme, hayatlarını başkalarına beğendirme kaygısı (çok tanıdık geliyor orası ayrı), sizce toplumu devasa bir evlilik programı stüdyosuna çevirdiğimizin edebi bir kanıtı mı?

Performans çağında kadının kariyer endişesi, mükemmel eş ve annelik gösterisi, estetik kaygıları ve illaki görünür olma savaşının hepsinde evlilik kurum olarak en çabuk onaylayan, hemen alkış tutan ve kestirme yollar sunan bir yapı. Evlilik programı stüdyosuna dönen toplum benzetmenize bayıldım. Kendini beğendirmenin yolları bir kır düğünü, mükemmel tören organizasyonu, süsleme sanatları, gelinlik savaşlarından sonra bolca sosyal medya paylaşımıyla ispata dönüşmüş durumda. O kadar masraftan sonra geriye mecburen mutlu olmak kalıyor!

Eleştirmenler romanı “kutsal ailenin enkazında bir dünya turu” olarak tanımlıyor. Aile baskısı, kuşak çatışmaları ve kopuşları absürt bir gerçekçilikle işlerken, sizce Türkiye’de “aileyi koruma” fikri, bireyin “başka bir yol mümkün mü?” sorusunu sormasının önündeki en büyük yürüyüş bandı mı?

Başka bir yol mümkün ve romanın kahramanları sonunda o patikaya sapıyorlar. Roman bittikten sonra kendileri olma yolculukları daha verimli ve bireysellikleri daha katmerli devam edecek bence!

Kuşaklar arası kopuşu anlatırken, eski kuşağın “geleneksel” ikiyüzlülüğü ile yeni kuşağın “dijital” ikiyüzlülüğü arasında nasıl bir köprü kurdunuz? Karakterleriniz bu iki enkaz arasında hangisinde daha çok yalnızlaşıyor?

Dijitaldeki performansın karşılığını geleneklerin çoğundaki “gösteriş” ilkesiyle özetlemek mümkün sanki. “El alem ne der”in karşılığı sosyal medyada “kocam da kocam, evim de evim, en akıllı benim çocuğum, en iyi tatil bizimkisi” şeklinde görsellerle tezahür ediyor. Bugünün yalnızlığı çok daha acı, kırıcı ve travmatik sanki ama emin değilim. İkisinden biri daha iyi demek zor.

“Bu kadar sıradanlık veba gibi bence”

Tarık karakteri oldukça tanıdık bir erkeklik biçiminin taşıyıcısı: Kentleşmiş ama taşralılığından sıyrılamamış, ekonomik gücüyle psikolojik üstünlüğünü birbirine bağlayan, buyurganlığı neredeyse doğal bir hak gibi gören bir erkek. Tarık’ı yazarken onu yalnızca “kötü adam” olarak kurmaktan özellikle kaçınmış gibisiniz? Çünkü edebiyat açısından daha ürpertici olan, kötülüğün istisnai bir kişilikte değil, gündelik hayatın sıradan erkeklik kodlarında görünür hale gelmesi olabilir.

Aslında daha ürpertici olan, “kötülüğün istisnai bir kişilikte değil, gündelik hayatın sıradan erkeklik kodlarında görünür hale gelmesi olabilir” yorumunuz sorunun en güzel cevabı olmuş. Tarık asla anti-kahraman ya da kötülüğü temsil eden eril kodları taşımıyor.

O kadar sıradan ki ne çok iyi olabilir ne de çok kötü ne yazık ki! Ne tam kentli ne taşralı ne zengin ne fakir ne yakışıklı ne çirkin ve ne çok geleneksel ne de modern… Ama hepsinin arasında, kenarında, ortasında genellikle sıkışıyor ve erkeklik kodlarını kullanmaya çalışan ve aslında bundan da tam faydalanamayan birisi. Bu kadar sıradanlık veba gibi bence ve bazen kahramanlık yapma ihtiyacı öyle acıtıyor ki eski kayınvalidesini kurtarma sonuçlarını biliyorsunuz!

Fırat romanın en ilginç eşiklerinden biri. Asperger sendromlu oluşu nedeniyle toplumun “normal” kabul ettiği davranışlara mesafeli duran Fırat, aslında diğer karakterlerin kurduğu dünyanın absürtlüğünü görünür kılıyor. “Fırat dünyayı, dünya Fırat’ı anlamıyordu” cümlesi bu açıdan romanın tamamına yayılabilecek bir önermeye dönüşüyor. Fırat’ı “öteki” olarak mı yazdınız; dolayısıyla onun aracılığıyla “normal” dediğimiz dünyanın kendisini mi yabancılaştırmak istediniz?

Ben, Fırat aracılığıyla çağımızın herkese psikiyatrik hastalık teşhisi koyup etiketlemesine örnek vermek istedim. Bence, Fırat kendi dünyasında romanın diğer karakterlerinden çok daha huzurlu görünüyor. Bir de sanıyorum azıcık düşünen, irdeleyen ve derinleşme ihtiyacı hisseden ya da kalabalıklara karışmayana “öteki” demeye başladık. Hatta bu performatif çağda “öteki” olmak bir tür üstünlük, ayrıcalık ve nitelik belirleyicisi. Sıradan olmak, bununla barışmak ve buna razı olmak çok daha zor artık.

Roman boyunca mizah ile trajedi sürekli birbirine selam çakıyor. Melahat’ın ölüm döşeğindeki Teyze Hanım’ın başında ambulans beklerken televizyondaki diziye bakması ya da bir aile kavgasının Pelinsu tarafından anında #mommyskitchen etiketiyle sosyal medyaya taşınması gibi sahnelerde çok ciddi bir durumla neredeyse absürt bir gündeliklik yan yana geliyor. Bugünün Türkiye’sini anlatmanın en sahici yollarından biri artık trajediyi bile mizahın içinden geçirmek olabilir mi?

Trajedi ne kadar büyürse komedisi otomatik olarak çıkıyor sanki. Gündelik hayatın ritüellerindeki ciddiyeti çok sıkıcı ve saçma buluyorum. Pelinsu, aşırı ciddi anne babasının hiçbir ciddi mevzunun olmamasının absürt ürünü, çıktısı! Ayşil farklı ve biricik olmak adına yemek masası üzerinden yapmaya çalıştığı sessiz devrimle acınası ve gülünç. Tabii, Tarık’ın doğal tepkileri garip bir şekilde absürtlüğü pekiştiriyor.

“Sokağın sessiz mobilyası gibi işlevselleşen canlılar”

Her bölümün sonunda ortaya çıkan Wasabi Adil ise romanın toplumsal gerçekliğinden bir anda şiirsel ve alegorik bir düzleme geçmemizi sağlıyor. “Denizi hiç olmayan İstanbul” imgesi özellikle çarpıcı. Wasabi Adil sizin için neyin simgesi?

Gündelik hayatın kahramanı ol(a)mayan tüm görünmezlerin oluşturduğu asıl fonda ne varsa toplamıdır Wasabi Adil. Her gün sokağı temizleyen çöpçülerin, çöpte yemek arayan evsiz ve kimsesizlerin, kâğıt toplayıcılarının, fabrikaların bodrum katlarındaki isimsiz göçmen işçilerin, tabii ki canım martıların, kaldırımdan kendiliğinden fışkıran akşam sefalarının, sokak kedi ve köpeklerinin… Sokağın sessiz mobilyası gibi işlevselleşen tüm canlıların asabi ve gerçek temsilleri olsun istedim Wasabi’de…

Kitabınızda akademik birikiminizin izleri çok belirgin; fakat roman akademik bir metne dönüşmüyor. Sosyoloji, kültür, sınıf, toplumsal cinsiyet ve çağdaş Türkiye üzerine düşündüğünüz meseleler karakterlerin gündelik hayatına sızıyor. Akademisyenlikten romancılığa geçerken bilginizi “anlatmak” ile onu kurmacanın içinde görünmez kılmak arasında nasıl bir denge kurdunuz? Bir noktada akademisyen ile romancı hemhaliniz arasında bir mücadele yaşandı mı?

Eğer bilgi akademiye ait gibi duyuluyorsa ya da okunuyorsa, sanırım içselleştirilmemiştir ve bir yarara hizmet etmesi zordur. Akademiden edinilen birikim kendiliğinden pratikte kullanılır hale geldiğinde denge kurmak gibi bir endişe de olmuyor. Benim için asıl endişe karakterlerin yaratılmasından bir süre sonra artık kendini yazdırmaya başlayan kahramanı ne kadar dizginleyeceğine karar vermekte gelişiyor.

Romanın adı “tek başına dünya turu” diyor. Oysa bütün karakterler birbirlerinin hayatına fazlasıyla temas ediyor; aynı evlere, mutfaklara, ailelere, ekranlara ve toplumsal kodlara sıkışmış durumdalar. Belki de romanın en büyük ironisi şu: Birbirimize bu kadar yakın yaşarken bu kadar yalnızız. Sizce modern insanın asıl yalnızlığı fiziksel olarak tek başına kalmak mı ya da kalabalıkların içinde kendisine gerçekten tanıklık edecek kimseyi bulamamak mı?

Kolektif bir kültürün hızla bireyselleşen karakterleriyiz. Tek başına dünya turu atmayı bile evin banyosuna sığdırma çabası geleneksel bilinçaltının bireye karşı çalışmasını örtük bir şekilde hissettirmesini ümit ederek kurguladım. Zihnimiz en yeni, ileri ve gelişmekte olan bilgiye ulaşsa da bedenimizi harekete geçirecek karar mekanizmasının önünde yüzyıllardan bugüne derimize işleyen gelenekler var.

Yürüyüş bandından inip dünyanın mucizevi, tehlikeli ve sürprizli maceralarına açılacak beden ve zihin toplamı için epeyi bir tay tay tay durmaya daha ihtiyaç var sanki. Oturduğu yerden özgürlük nidaları atıp sokağa çıkamamak büyük çelişki ve ne yazık ki çok gerçek.

Son olarak bugünlerde size iyi gelen kültür sanat rotasında neler var; paylaşırsanız bizler de nasiplenelim isterim.

Son zamanlarda en çok dizilerden besleniyorum. “Margo’s Have Money Troubles” harikaydı. Edebiyatın geleceği kurtarabileceğine inanan bir anlatının, günümüz hikâyeciliğinin TikTok erotizmine teslim oluşuyla yarattığı çelişki, diziye çok katmanlı okuma imkânları kazandırıyor. Üstelik seyri de son derece eğlenceli!

Shrinking’de ise hastasının kendi durumunu keşfetmesini bekleyemeyen bir psikoloğun çözüme doğrudan müdahil olması hem müthiş ironik hem de çok eğlenceli. Son dönemde beni en çok etkileyen roman ise Percival Everett’in Pulitzer Ödüllü James’i oldu. Bu yaz Yavuz Ekinci, Ayfer Tunç, Gaye Boralıoğlu ve Ayşegül Savaş’ı hayranlıkla ve büyük bir keyifle okudum. Yeni açılan Actconnect sahnesinin atölyelerini de ilham verici buluyorum. Deneyimli, bilgili ve naif bir yaklaşımın yanı sıra, en önemlisi, umut vaat ediyor. Çünkü o kadar ümitsiz ve nefessiz kaldık ki! Tiyatroda merakla beklediğim pek çok oyun var. Çoğunun arkadaşlarımın işi olması heyecanımı daha da artırıyor. Liste uzayıp gidiyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş