Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hasan Kösebalaban, “Kardeş devletler arasında egemenlik ve insan hakları” başlıklı yazıyı kaleme aldı.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın 30 Ekim’de Ankara’da toplanan zirvesinde bir koltuk boş kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat telefonla davet etmesine rağmen, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Bakü’de düzenlenen bir gençlik futbol turnuvasının kapanış törenini gerekçe göstererek Ankara’ya gelmedi; Azerbaycan’ı Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov temsil etti. Bu zirveden birkaç gün önce de Erdoğan’ın bir danışmanı, Azerbaycan’daki başörtüsü uygulamasını eleştiren bir paylaşımının ardından, iddialara göre Aliyev’in talebi üzerine görevinden ayrılmıştı. Doğrusu “bir millet, iki devlet” şiarıyla anılan ikili ilişkilerdeki bu tablo, alışılmış kardeşlik söyleminin ardındaki derin bir gerilime işaret ediyor.
Krizin başlangıç noktası, Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun 21 Eylül’de okul kıyafet yönetmeliğinde yaptığı değişiklikti. Düzenleme, başörtüsünden bahsetmiyor, “eğitimin laik niteliğine aykırı” kıyafetleri yasaklıyordu. Ancak uygulamada başörtülü kız öğrenciler okul kapılarında geri çevrilmeye, girdikleri sınıflardan ise zorla çıkarılmaya başlandı. Bu konudaki üzücü görüntüler sosyal medya aracılığıyla hızla yayıldı ve yakın geçmişte benzer travmalar yaşayan Türkiye’de geniş yankı buldu.
Ekim başında ise kurallar öğretmenlere de uygulanacak şekilde genişletildi. Bakü’nün Türkiye’den gelen eleştirilere verdiği cevabın sertliği şaşırtıcıydı. İktidar partisi Yeni Azerbaycan Partisi (YAP), AKP’yi başörtüsünü “siyasi manipülasyon” aracı olarak kullanmakla suçluyordu. Milli Meclis’in Türkiye ile ilişkiler çalışma grubu, açıklamasına “Daxili işlərimizə qarışmaq qəbuledilməzdir” başlığını koydu ve “bir millet, iki devlet” ilkesinin müdahaleye gerekçe yapılamayacağını vurguladı. Bakü, yine tepki olarak, Türkiye’de yaşayan yedi Türk vatandaşı hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarmış, aralarında milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan’ın da bulunduğu 31 Türk vatandaşına giriş yasağı getirmişti. Bu arada Türkiye’de Aliyev’i eleştiren bazı gazeteci ve aktivistler “yabancı devlet başkanına hakaret” gerekçesiyle gözaltına alındılar.

Aslında meselenin kökleri, başörtüsü tartışmasının da ötesinde, iki farklı egemenlik anlayışının karşı karşıya gelmesine dayanıyor. Bakü’nün tutumu, egemenliği devletin kendi toprakları üzerinde kimseye hesap vermeksizin karar verme yetkisi olarak tanımlayan klasik Vestfalyan anlayışa dayanıyor. Bu anlayışa göre, bir ülkenin okullarda uyguladığı kıyafet regülasyonu kendi içişlerine ait bir meseledir ve başka bir ülkenin yetkilisinden gelen her eleştiri müdahale sayılır. Türkiye’deki tepkilerin önemli bir kısmı ise farklı bir öncüle dayanıyordu: Kız çocuklarının eğitim hakkı ve inananların dinlerini yaşama özgürlüğü, bir devletin içişleri sayılamaz. Zira bu ikinci anlayışa göre egemenlik yalnızca bir yetki değil, aynı zamanda halka karşı bir sorumluluktur. Kökleri, hükümetin meşruiyetini bireylerin haklarını korumasına bağlayan John Locke’a kadar uzanan bu fikir, 1990’larda Francis Deng ve arkadaşlarının “sorumluluk olarak egemenlik” kavramıyla uluslararası tartışmanın merkezine yerleşti ve Soğuk Savaş sonrası insan hakları rejiminin temel dayanaklarından biri haline geldi. Avrupa Konseyi üyesi olan Azerbaycan da bu rejimin bir parçası.
Kardeş devletler arasında egemenlik ve eşitlik gerilimi
Türkiye–Azerbaycan ilişkileri, devletlerin birbirini düşman, rakip ya da dost olarak tanımladığı ilişkiler yelpazesinin en ucunda; yani iki devletin birbirini yalnızca dost olarak değil, “bir millet” söylemiyle kendi benliklerinin bir parçası gibi algıladıkları bir noktada yer alıyor. Ancak tam da bu yakınlık, ikili ilişkilerin daha genç ya da daha zayıf olan ortağı açısından bir kaygı kaynağı olabiliyor.
Azerbaycan açısından, Türkiye’nin iki eşit devlet anlayışı yerine öne çıkardığı aynileştirici söylem bir güvensizlik kaynağı olarak algılanabilir. İran’dan ya da Avrupa’dan gelen bir eleştiri yabancı bir müdahale olarak geçiştirilebilirken, Türkiye’den gelen eleştiri kimliğin özüne dokunuyor. Türkiye’den verilen mesajlar, Azerbaycanlıların kendi dilleri gibi anladıkları bir dille yapılıyor; ülkede yaygın olarak izlenen Türk televizyonları ve sosyal medya hesapları aracılığıyla doğrudan Azerbaycan kamuoyuna ulaşıyor ve çoğu zaman Azerbaycanlıların kendi kimliklerini onlar adına yeniden tanıma iddiasını içeriyor.
Bakü’nün “içişlerimize karışmayın” refleksi, bu nedenle kardeşliğin reddinden çok, kardeşlik içinde eşit ve ayrı bir devlet olarak tanınma talebi olarak görülebilir. Aliyev’in kriz boyunca tekrarladığı “Bizə heç kimin köməyi lazım deyil, heç kimin himayəsinə də ehtiyacımız yoxdur” sözü, Karabağ zaferi sonrasında Azerbaycan’ın kendini nasıl konumlandırdığını özetliyor.
Aliyev’in Ankara’daki zirveye gitmemesinin Bakü’de “mütekabiliyet” ilkesiyle açıklanması da aynı dilin bir parçası. Erdoğan, 15 Ekim’de Bakü’de toplanan Asya’da Etkileşim ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA) zirvesine katılmayıp Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı, bu karşılık Bakü de Ankara’ya kendi Dışişleri Bakanı’nı göndermişti. Bu, eşit devletlerin birbirine eşit düzeyde karşılık verdiği bir protokol dilidir. Asimetrik ilişkilerde zayıf taraf, güçlü tarafın davranışının hesabını her zaman sormaz; ancak güvenlik ihtiyacı azaldığında, kendini eşit gören bir devlet için mütekabiliyet vazgeçilmez bir ilke haline gelir. Ne var ki, burada da bir çelişki göze çarpıyor. Bakü uluslararası alanda devletlerin birbirlerinin egemenliğini tanıdığı “Locke’cu” bir düzeni savunurken, Locke’un siyaset felsefesindeki temel ilkesini, yani hükümetin meşruiyetinin bireylerin haklarını korumasına bağlı olduğunu reddediyor.

Bu kaygının neden bugün açık bir krize dönüştüğünü anlamak için asimetrik ilişkiler kavramına bakabiliriz. Brantly Womack’ın Asymmetry and International Relationships (2016) adlı çalışmasında belirttiği gibi, güç bakımından eşit olmayan iki ülke, ikili ilişkilerine aynı ölçüde dikkat ve önem vermez. Güçlü taraf için bu ikili ilişkiler, dış politikasındaki pek çok gündemden sadece biridir; bu yüzden onları olağan bir gerçeklik olarak kabul eder ve sözlerinin karşı tarafta nasıl yankı bulacağına çoğu zaman dikkat etmez. Zayıf taraf içinse bu ilişkiler dış politikasının merkezindedir; zayıf taraf, güçlünün her jestini bir tahakküm ya da saygısızlık işareti olup olmadığı açısından titizlikle tartar.
Bu tür ilişkilerin istikrarı, güçlü tarafın daha zayıf tarafın özerkliğini tanımasına, zayıf tarafın da ortak meselelerde daha güçlünün hassasiyetlerini gözetmesine bağlıdır. James Morrow ise asimetrik ittifaklarda küçük ortağın güvenlik karşılığında özerkliğinin bir kısmından vazgeçtiğini, ancak güvenlik ihtiyacı azaldığında bu pazarlığın yeniden açıldığını hatırlatır. Türkiye–Azerbaycan ilişkileri bu çerçeveye neredeyse birebir uyuyor.
Karabağ işgal altındayken Bakü, Türkiye’nin desteğine muhtaçtı ve itirazını, 2009’daki Türkiye–Ermenistan protokolleri gibi yalnızca hayati çıkarlarının söz konusu olduğu durumlarla sınırlı tutuyordu. 2020 ve 2023’teki zaferlerden sonra ise toprak bütünlüğü sağlandı; İsrail, Körfez ülkeleri ve Avrupa ile kurulan enerji ve güvenlik ortaklıkları Azerbaycan’ın Türkiye’ye bağımlılığını azalttı. Bakü’nün bugün yüksek sesle talep ettiği şey, işte bu yeni dengenin tanınmasıdır. Ankara ise, Womack’ın tarif ettiği büyük devlet alışkanlığıyla, Azerbaycan’ın iç düzenine dair yorumları kardeşlik ilişkilerinin doğal bir parçası olarak görmeye devam ediyor. Sonuçta ortaya çıkan tabloda, Türkiye maddi olarak çok daha güçlü taraf olmayı sürdürürken, kendi iç düzenini ilgilendiren konularda sınırları çizen tarafın artık Bakü olduğu görülüyor.
Bu tanınma talebinin arka planında, Karabağ zaferinin kime ait olduğu sorusu yatıyor. Erdoğan, 2020 savaşından bu yana Karabağ’ı hem dış politikada hem de iç politikada Türkiye’nin gücünün bir kanıtı olarak söylemleştirdi. Erdoğan, Aralık 2020’de Bakü’deki Zafer Geçidi’nde “Nuri Paşa’nın, Enver Paşa’nın ve Kafkas İslam Ordusu’nun kahraman askerlerinin ruhları şad olsun” diyerek zaferi Osmanlı’nın 1918’deki Kafkasya seferinin devamı olarak sundu. Temmuz 2024’te ise Rize’de İsrail’e seslenen Erdoğan, “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız” diye konuştu.

Azerbaycan Savunma Bakanlığı’nın ertesi gün, savaş alanında hiçbir yabancı devletin askeri gücünün yer almadığını açıklaması, zaferin sahipliği konusundaki bu gerilimin başörtüsü krizinden çok önce başladığını gösteriyor. Karabağ, iç politikada da bir meşruiyet aracına dönüştü: Erdoğan 2024 yerel seçim kampanyasında Karabağ’ı Suriye ve Somali ile birlikte Türkiye’nin başarıyla geçtiği sınavlar arasında saydı.
Aralık 2025’te ise AKP’nin Türk Dünyası Vizyon Belgesi’nin tanıtımında CHP’yi Karabağ Savaşı ve 1945’teki Boraltan Faciası (Türkiye’ye sığınan 195 Azerbaycanlı Sovyet askerinin geri iadesi) üzerinden eleştirdi. İktidarın Karabağ Savaşı’nı bu şekilde hem dış hem de iç politikada kullanmasının Bakü tarafından hoş karşılanmadığı anlaşılıyor. Nitekim geçtiğimiz ay Aliyev’in “Nə almışıqsa, pulla almışıq. Bir dəfə də bizə bir manat, bir dollar güzəşt etməyiblər” (Ne aldıysak parasıyla aldık; bir kez bile bize bir manat, bir dolar indirim yapmadılar) şeklinde ifadesi, bu söyleme verilmiş bir cevaptı: Zafer Azerbaycan’ındır ve bu konuda kimseye borçlu değiliz.
Kriz, şimdilik, Bakü’nün egemenlik anlayışı doğrultusunda, yani egemenliğin bir sorumluluk değil, bir yetki olarak tanımlandığı klasik uluslararası hukuk zemininde kapanabilir. Ancak Ankara’nın ilişkileri korumak için geri adım atmasında enerji bağımlılığının, Şuşa Beyannamesi’nin ve bölgesel hesapların payı büyük. Bu tabloda asıl kaybedenler ise, tartışmayı başlatan okul kapısından çevrilen kız çocukları ve başörtüsüyle derse giremeyen öğretmenler oldu; zira onlar, iki hükümetin karşılıklı jestleri ve protokol hesapları arasında görünmez hale geldiler.
Şüphesiz Türkiye ile Azerbaycan arasındaki derin kardeşlik bağları değerlidir ve her türlü hassasiyeti hak ediyor. Ancak ülkeler arasındaki gerçek dostluk, hegemonik ilişkilerle bağdaşmaz ve sadece eşitler arasında kurulabilir. Bu da Türkiye’nin Azerbaycan’a “ağabey” edasıyla yaklaşmaktan kaçınmasını, ancak insan hakları konusundaki bağımsız kaynaklardan gelen samimi eleştirileri ise “içişlerine karışmama” bahanesiyle susturmamayı gerektiriyor. Hükümeti temsil etme görevi bulunmayan herkes için, hakarete varmadığı sürece, başka ülkelerdeki insan hakları ihlallerine kayıtsız kalmamak yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
Bu açıdan Bakü’nün “içişlerimize karışmayın” yaklaşımı, egemenliği eleştiriye karşı bir kalkan olarak gören ve giderek geride kalan bir anlayışın ürünüdür. Bugünün uluslararası ilişkilerinde ise bu anlayışın bir karşılığı yoktur. Nitekim daha sonra teşkilat hüviyeti alan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK), 3 Ekim 1991 tarihli Moskova Belgesi’nde insan haklarına ilişkin taahhütlerin “tüm katılımcı devletlerin doğrudan ve meşru ilgi alanına girdiğini” ve “yalnızca ilgili devletin içişlerine ait olmadığını” kesin ve geri dönülmez biçimde ilan etmiş, Azerbaycan da 1992’de katılımcı devlet olurken bu taahhütleri üstlenmişti. Bir devletin yakın dostunun içişlerine karışmadan bir insan hakları meselesinde görüşünü ifade edebilmesi elbette mümkün. Ancak Türkiye’nin başka ülkelerdeki insan hakları sorunlarına yönelik eleştirilerinin haklı ve güçlü olabilmesinin asıl şartı, kendi içindeki demokrasi ve fikir özgürlüğü ortamının geliştirilmesidir. Kendi vatandaşının görüşünü ifade etme hakkını güvence altına almayan bir devletin, insan hakları konusunda başkalarına hatırlatmalarda bulunması, hem muhatabı hem de kendi kamuoyu nezdinde inandırıcılığını yitirecektir.
Hasan Kösebalaban kimdir?
ABD’de Nazareth Üniversitesi ile Rochester Institute of Technology’de yarızamanlı öğretim üyesi. 1995’te Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde lisansını, 1997’de Uluslararası Japonya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını ve 2006’da ABD’de Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi’nde doktorasını tamamladı. İstanbul Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı.








