Medyascope.tv

Fabien Escalona: “Sosyalizm ABD’de neden hiçbir zaman tutmadı?”

ABD’de başkan aday adayları yarışmaya devam ederken Demokrat Parti cephesine Hillary Clinton’ın tek rakibi Bernie Sanders. 75 yaşındaki Sanders, ABD’de başkanlık yarışı tarihinde bugüne kadar en güçlü sosyalist söyleme sahip siyasetçi. Fransız online gazete Mediapart‘da siyaset bilimci Fabien Escalona imzasıyla yayınlanan “Sosyalizm ABD’de neden hiçbir zaman tutmadı?” başlıklı analiz ABD’nin siyaset sahnesine ve Bernie Sanders’ın nereye varabileceğine ışık tutuyor. 9 Mart 2016’da yayınlanan ve Haldun Bayrı’nın Türkçeye çeviridği makalenen orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

Sosyalizm ABD’de neden hiçbir zaman tutmadı?


Demokrat önseçimlerinde Bernie Sanders’ın değerli fakat zor kavgası, dünyanın en büyük kapitalist gücünde sosyalizmin ne kadar marjinal bir siyasî akım olduğunu hatırlatıyor. Bu akımın tarihine ve buradan hareketle, uç vermesine engel olan etkenlere tekrar bir göz atalım.

Bernie Sanders’ın en nihayetinde elde edeceği sonuç ne olursa olsun, git gide “sosyal-demokratlaşan”, hatta “sosyalistleşen” söyleminin gördüğü beklenmedik teveccüh nedeniyle kendisi olay yaratmış olacak. Bu sürpriz, ABD ile Avrupa ülkelerinin karşılıklı siyasî teşekkülleri arasındaki temel farklılıkları kabaca açığa vuruyor.

Okyanusun öte tarafındaki sosyalist tecrübeler burada siyaseten marjinalliğe mahkûm kalmıştır gerçekten. Aksine, asırlık varlıkları olan ve çoğu zaman biri gidince diğeri gelen büyük güçlerin dar çevreli kulübüne mensup bir partiler topluluğunu doğurmuştur. Alt sınıflardaki bu bağımsız örgütlenme yokluğunun sonuçları çok somut olmuştur ve günümüzde hâlâ kendini dayatmaktadır. Zengin ülkelerdeki temelli demokrasiler arasında, hatta İngilizce konuşan blokun bağrında, ABD, birbirine bağlı olarak hem zenginliklerin toplumsallaşmasındaki düşük seviye, hem de rekor düzeydeki sosyo-ekonomik eşitsizlikleriyle göze batmaktadır.

BernieSanders2

Vermont eyaleti senatörü olan Bernie Sanders, ABD kongresinde en uzun süre bağımsız siyaset yapan ismi. Sanders, 2008 krizinden beri toparlanamayan işçi sınıfı ve orta direğe yönelik söylemiyle kitlelerin dikkatini çekmeye başardı.

Kaldı ki Eski Dünya’daki solun bir kısmı, Avrupa sosyal-demokrasisinin maruz kaldığı “Amerikan usulü demokrat”lığa doğru bir evrimle bu farklılığın ortadan kalkmasından çekinmektedir. Jean-Luc Mélenchon’un Fransa Sosyalist Parti yöneticilerine uzun zamandır yönelttiği eleştiri de tam budur: Vaktiyle Blair ya da Schröder tarafından cisimleştirilen, “sol ile sağ arasındaki cephesel karşıtlığı kabul etmeme” ve özellikle “zenginliğin paylaşımı meselesinin toplumsal ve siyasî arenadaki esas hedef olmasını göreceleştirme” çizgisine girmiş olmak.

Bu “Amerikan tecrübesi”nin daha da şaşırtıcı olup açıklama denemelerine mahal vermesi, ABD’nin kuvvetli bir sosyalist hareketin gelişmesi için elverişli yerler arasında peşinen kendini göstermesindendi. Feodal ve aristokratik bir mirasın bulunmadığı bir ülkedeki kapitalist kalkınmanın hızı, aslında bu üretim sistemindeki çelişkilerin var gücüyle dışa vuracağının umulmasına imkân tanıyordu. 1893’te, Komünist Parti Manifestosu’na yazdığı yeni önsözde Engels, “Avrupa ve Amerika proletaryası”nın stratejik birliğinden söz ediyordu. 1929’da da Stalin, “Amerikan Komünist Partisi’nin, tarihin dünyada belirleyici görevler yüklediği birkaç komünist partiden biri” (!) olduğunu belirtiyordu.

Sovyet liderinin kehanetlerini bir yana bırakırsak, bu beklentiler gülünç değildi. Gerçekten de iyi gelişmiş ve sendika örgütlenmeleri üzerinden kurumsallaşmış bir işçi hareketinin bulunduğu ABD’de, sürekli olarak çalışma hayatına bağlı çok sayıda çatışma görülmüş ve bunların bazıları şiddetli olmuştur. Mesela 1 Mayıs’ın Emek Bayramı olmasının kökeninin, sekiz saatlik işgünü için kavgalarını sürdüren Amerikan işçilerinin bu tarihte başlattıkları eylemlere dayandığını hatırlatalım. Bununla birlikte sanayi düzeyindeki seferberlikleriyle siyasî düzeydeki seferberlikleri arasında bir uçurum olmuştur. Kendi özgül sınıfsal çıkarlarına vakfedilmiş ve toplumun ekonomik işlevlerinin ortak denetimi fikrini taşıyan güçlü bir partiyle hiç donanmamışlardır.

Bir başarısızlığın hikâyesi

Hiçbir deneme olmadığı anlamına mı gelmektedir bu? Tam olarak değil. 1964’te Québec’li sosyolog Marcel Rioux’nun da işaret ettiği gibi, “sosyalizmin ABD’de güçlü bir alıcı kitlesinin olmaması, örgütlenme eksikliğinden değildir: Dinî ütopyacılıklardan Troçkizme varıncaya kadar bütün sosyalizm tipleri bu ülkeye girmiş ve kamuoyuna önerilmiştir”. Gerçekte, 1825-1850 yılları boyunca ABD, işbirliği/kooperatif (Robert Owen’dan esinlenen) ya da ortaklaşa yaşam (Charles Fourier’den esinlenen) temelli topluluk tecrübeleri için ayrıcalıklı bir yer olmuştur. Avrupa’daki gibi, bu tecrübeler birkaç yılda yıkıma doğru gitmişlerdir.

Sosyalist fikirler daha sonra Alman göçmen işçiler tarafından yayılmıştır. Amerikan İç Savaşı’nı (1861-65) hakiki bir “ikinci sanayi devrimi” izleyince, önce Sosyalist Enternasyonal’in, sonra da Lasalle etkisindeki akımın (o sıralar Alman sosyal-demokrasisinde egemen olan) denetiminde bir partinin tutunmasında çok faal olmuşlardır. Durmadan iç bölünmelere uğrayan bu örgütlenmeler, işçi çevresine girmekte büyük zorluk çekmiştir.

1901’de Sosyalist Parti’nin kurulmasıyla değişmiştir bu. Bu parti çok sayıda hareketin esnek bir yapı içinde kaynaşmasıyla doğmuştu; zemini, sınıf mücadelesinin ve anti-kapitalist bir perspektifin kabul edilmesiydi. Sosyalist Parti’nin toplumsal tabanı yıllar boyunca evrime uğrayan gruplardan oluşmuştu: madenciler ve küçük çiftçiler (özellikle Batı’da), vasıflı işçiler ve entelektüeller (özellikle kentlerde). Tarihçi Marianne Debouzy şöyle anlatır: “Sosyalizm, her türden başkaldırı ve protesto biçimleri tarafından taşınan, dinamik bir halk hareketi haline gelmiştir; o da 1902-1912 yıllarındaki “İlerlemeciliğe” varmıştır.”

Bu on yıl sırasında Sosyalist Parti aslında bin kadar yerel temsilci seçtirmiştir; başlangıçta 10 000 olan üye sayısı ise on misline varmıştır. Başkanlık seçimlerinde Debs’in aldığı oy sayısı sürekli artmıştır; 1900’de 96 binken (eşdeğer bir parti etiketiyle), 1912’de 900 bine yaklaşmıştır. Yine de bu son skor toplam oyların ancak yüzde 6’sını temsil etmekteydi. Mütevazı olan bu hareketlilik, ayrıca partinin ABD’nin savaşa girmesine karşı çıkmasıyla da kesilmiştir.

Sosyalist Parti bu tercihinin bedelini acımasız bir baskıya uğrayarak ve İngiliz-Amerikan işçi sınıfındaki desteklerini aniden kaybetmesiyle ödemiştir (böylelikle içinde yabancı dilli federasyonların ağırlığı, üyelerin üçte biri iken, yarıdan fazlaya varmıştır). Lideri Norman Thomas 1929 Krizi sonrasındaki başkanlık seçiminde 800 bin oy alabilse de, örgüt gerçek anlamda belini bir daha hiç doğrultamamıştır. Savaştan sonra kurulan Komünist Parti’nin bahtı daha şen olmamıştır. Amerikan bağlamına uyarlanmış bir öğreti üretmedeki yetersizliği, Moskova vesayeti altında olmasının dayattığı tutarsız stratejik tercihleriyle bu partinin durumu vahimleşmiştir.

Demokrat Sosyalistler bu tarihin mirasçısıdırlar; bu arada 1960-70 yıllarındaki yeni protestocu soldan çehreler de onlara katılmıştır. Ancak birkaç bin üyeleri vardır ve genel seçimlere tek başlarına giremezler. Sanders’tan önce 1980’li yıllarda Rahip Jesse Jackson’ın kurduğu Rainbow Coalition (Gökkuşağı İttifakı) örgütü radikal fikirleri bir süreliğine seslendirmiştir. 1984 ve 1988’deki demokrat önseçimlerinde solun adayı olan Jackson, daha sonra Clinton Çifti’nin yakını olmuş ve onlara siyah topluluğun oy desteğini sağlamada çok yardımcı olmuştur.

Bir başarısızlığın nedenleri

Sosyalistlerin başarısızlığı için zikrettiğimiz sebeplerin çoğu kendi başlarına aşılmaz engeller teşkil etmemişlerdir; bileşimleri ölümcül olmuştur. Sosyolog Göran Therborn, önemli bir makalede, verili bir ülkedeki işçi sınıfının siyasî nüfuzunu çökertebilen ya da aksine kuvvetlendirebilen etkenlerin listesini çıkarmıştır. Listenin ilk sütunundakilerin neredeyse tamamı, “emek yanlısı” olmaktan ziyade “aşırı” bir kapitalizmin ideal tipine tekabül eden ABD’nin güzergâhında karşımıza çıkmaktadır. Karşılaştırmalı siyasetin araçları da ayrıca, geleneksel olarak ileri sürülen açıklamaların önemini değerlendirme imkânı sağlamaktadır.

Bu açıklamaların çoğu, sosyalistlerin tekrar tekrar baskıya maruz kalmaları gibi, siyasî yaratılıştadır. Bununla birlikte, Avrupa’daki muadillerinin çoğunun da kamu güçlerinin darbelerine uğraması ölçüsünde, gerekçe hayli zayıf görünmektedir; mesela 1878 ile 1890 arasındaki olağanüstü yasaların kurbanı olan Alman SPD’si gibi. Yine de, kısa süre sonra “özgür dünya”nın sorumluluğunu üstlenecek emperyalist bir ulustaki bu baskının şiddetini ve bunun sonucu olan örgütsüzleşme ve moral bozukluğunu da gözden kaçırmamak lâzımdır.

Tek turlu çoğunlukçu oylama tipinin koruması altındaki iki büyük seçim makinasının hükmettiği federal siyasî sisteme, yeni güçlerin özellikle sızdırmaz ve kurşun geçirmez bir zırhı gibi işaret edilmiştir. Bu bakımdan, Amerikalı araştırmacılar Lipset ile Marks, federalizmin daha ziyade “iki ağzı keskin bir bıçak” olduğunu öne çıkarmışlardır: Ulusal düzeyde bütünsel bir toplumsal dönüşüm politikasının hayata geçirilmesini daha karmaşık kılmakla birlikte, ulus-altı düzeyleri yeni oluşumların uç vermesi için çok sayıda fırsat da sunmaktadır. İsviçre, Almanya ya da Avustralya örnekleri de zaten bu toplu koşullarda bir işçi partisi örgütlemenin mümkün olduğunu göstermişlerdir.

Oylama biçimine gelince; Britanya’daki İşçi Partisi’nin engeli aştığı ve bu biçimin dışlayıcı özelliği bir kere aşılınca, eskiden ondan istifade edenlere karşı döndüğü kaydedilebilir. Ama Amerikalı sosyalistlerin, üye verebilecek yeni karşı çıkış hareketlerini kabul edebilen, sınırları gevşek büyük partilerle yüz yüze gelmek zorunda oldukları da doğrudur. ABD’nin siyasî yaşamında iki ana akıma dahil olmayan siyasî güçler düzenli aralıklarla uç vermeyi başarmışlardır elbette. Kaldı ki bunların bazıları (1924’te Batı’daki küçük çiftçilerin “ziraatçi popülizmi”ne dayanan ilerici La Follette’in adaylığı gibi) sosyalistler tarafından da desteklenmiştir. Bununla birlikte bu güçlerin hiçbiri cumhuriyetçi ve demokrat partilerin hegemonyasına meydan okuyamamıştır.

ClintonSanders

Bernie Sanders, Demokrat Parti’nin en güçlü soyadlarından birine sahip Hillary Clinton’a karşı yarışıyor. Clinton yarışı önde götürse de Sanders, rakibinin ensesinden ayrılmıyor. Birinci Obama Yönetimi’nin Dışişleri bakanı olan Hillary Clinton, ABD’nin yürüttüğü Ortadoğu ve özellikle de Suriye politikası nedeniyle ağır eleştirilere maruz kalıyor.

Bu iki partinin özellikle oluşum halindeki işçi sınıfının bağlılığını kazanacak zamanları olmuştur; bir yandan da bu sınıfın yandaş bölüklerine dağılmasını işlemişlerdir. Avrupa’daki çok sayıda örneğin aksine, örgütlü emekçiler 1820’den beri erkekler için yürürlükte olan kamu oylamasını mücadeleyle elde etmek zorunda kalmamışlardır. Oysa çoğu zaman “alt sınıfların bilinçli kesimlerinin ulusal siyasî özgürleşme hareketi”nden ibaret olan Avrupa solunun siyasî seferberliği üzerine büyük araştırmasında Stefano Bartolini’nin gösterdiği gibi, “yurttaşlık koşulları” sosyalizmdeki sınıf çağrısının başarıya ulaşması için hayatîdir.

Amerikan işçi sınıfının “sınıf bilinci”nin temayüzü, sanayi emekçileri hem din hem dil bakımından hayli istisnaî bir heterojenlik arz ederken, bu bağlamda daha da zorlaşmıştır. Üstelik sosyalistlerin çoğunun, hakları ancak sonraları savunulacak Siyahlar’a karşı az ya da çok gösterilen bir ırkçılık suçunu işlemiş olduklarını da kabul etmek gerekir. Kültürel tipteki bu büyük kanıt, başka bir gözlemle sürdürülmelidir: Sınaî kalkınma atılımının çabukluğu ve bunun zorunlu kıldığı çok sayıda iç göç, kalıcı seferberlik yapılarının kurulmasını çok müşkül kılıyordu.

Bazı yazarlar son olarak “Sınır”ın oynadığı rolü öne çıkarmışlardır; yani daha çok “çitle çevrilmiş” arazileri bilakis daha elverişli gören masraflı mücadelelere yatırım yapmaktan ziyade, ekilebilir hale getirilen büyük arazilerde hayat kurma perspektifinin oynadığı rolü. Hayli karşı çıkılan bu açıklama, aslında bu tür maceraların gerçek bedeliyle sınırlı bir çıkış olanağına göndermektedir. Her ne kadar ölçmesi zor olsa da, kiliseler ve iş çevreleriyle ortak çalışan medya bu apolitikleştirici hayalleri güçlendirmişken, şans eşitliği ve self-made man efsanelerinin etkisi de belki bütünüyle bir kenara atılmamalıdır.

Son derece zorlayıcı olan bu sosyo-politik ve kültürel çerçevede Amerikan sosyalizminin özerk bir çıkış yapacak az alanı olduğu da bir gerçekti. Lipset ve Marks, sendika ortamına akıllı bir yerleşmenin ya da önseçim mekanizması sayesinde büyük partilerden birinin “gözüne girilmesi”nin alternatif stratejik yollar teşkil edebileceğini salık vermişlerdir. İlk yolun, özellikle de büyük sanayi konfederasyonlarının yokluğu sebebiyle hiçbir sonuç vermediği ve neredeyse “apolitikliğe” doğru sapma gösteren meslek sendikaları lehine işlediği bir gerçektir. İkinci yola gelince, ancak ulus-altı düzeylerde denenmiştir (bazen başarıyla).

Sanders ve günümüzde sosyalist fikir

Sanders’ın demokrat önseçimlerine katılması, Demokrat Parti’nin önseçim yoluyla “gözüne girilmesi”ni gecikmeli olarak başarmak için büyük ölçekli bir denemeyi mi gösteriyor? Sanders ve destekçilerinin çoğu, her ne olursa olsun halihazırdaki seçimin, kalıcılaşmasını istedikleri bir hareketin tek amacı olmadığını düşünüyorlar. Amerikan topraklarında hâlâ kalan “safkan” sosyalist aktivist azınlığı tarafında ise, Sanders’ın kampanyası konusunda alınan tavırlar farklılık gösteriyor; ama onu destekleyenler bile, Demokrat Parti’ye yatırım yapmanın kendi davaları için sürdürülebilir bir strateji oluşturmadığını düşünüyorlar.

Kısa süre önce yaşanan ve Jacobin adlı Amerikan sol internet sitesinde tamamı okunabilen bir tartışma bu anlamda çok şeyi açığa vurmaktadır. Tartışmacılardan biri olan Danny Katch, Sanders’tan yana da olsa, ona karşı da olsa, hiçbir sosyalistin pragmatizmi savunamayacağını hatırlatıyor. İki partinin dışındaki partiler düzenli olarak yenilgiye uğramışlar, ama sola doğru yöneltmek için Demokrat Parti’ye (kendileri sağa sapmadan!) girmiş olanlar da bunu hiçbir zaman başaramamışlar. Katch’a göre Sanders’ın kampanyası bu yanılsamayı harlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır; Hillary Clinton’ı desteklemeye rıza göstermek gerekeceği zaman ise enerjisi dağılacaktır.

Onun karşısında, bu kampanyayı desteklemeyi tercih etmiş olan Bhaskar Sunkara ile Dustin Guastella, Demokrat Parti’nin yapı bakımından bir sermaye partisi olarak kalacağını kolaylıkla kabul etmektedirler. Buna rağmen Sanders’ı desteklemek için üç gerekçe ileri sürüyorlar: (1) Sanders sosyalist ideal etrafında bir tartışma alanını hiçbir zaman olmadığı kadar tekrar yaratmaktadır; (2) Toplumsal çatışma düzeyi her halükârda o kadar düşüktür ki, hiçbir devrimci enerjinin Demokrat Parti mekanizması tarafından sindirilip israf edilme riski yoktur; (3) Sosyalist sol o kadar azınlıktadır ki, en iyi seçim, bir yandan Sanders’ın dinamizmini hiçbir özerk eylemin tasarlanabilir olmadığı ulusal düzeyde desteklerken, yerel düzeyde örgütlenmeye devam etmekten ibarettir.

Sanders’ın kampanyasının uzaması ihtimaliyle ortaya çıkacak meydan okuma, ister etnik azınlıkları daha çok seferber etme gerekliliği bahsinde olsun, ister ekonomik zeminde en yeni ve dinamik karşı çıkış biçimleriyle ortak yaşam alanlarında hareket etme bahsinde olsun, hiçbir zaman temayüz etmemiş Amerikan sosyalizminin yayılmasına her halükârda katkıda bulunacaktır.

FransizKultur

Bunlar da ilginizi çekebilir: