Medyascope.tv

Bernard Henry-Lévy: “Sadık Khan’ın demokratik İslam’ı”

Fransız yazar ve filozof Bernard Henry-Lévy’nin Londra Belediyesi başkanı seçilen ve müslüman olduğu için dünya gündemine damgasını vuran Sadık Khan ile ilgili yazısı dikkat çekiyor. 12 Mayıs 2016’da Project Syndicate’da yayınlanan yazıyı Türkçe’ye Deniz Baran çevirdi. Orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

Bernard Henry-Lévy: “Sadık Khan’ın demokratik İslam’ı”

Avrupa’da olmasa da İngiltere’de bu günlerin adamı bariz bir şekilde Sadık Khan. Pakistan asıllı, Müslüman ve Londra’nın henüz seçilmiş belediye başkanı…

Khan’ın zaferine birkaç açıdan bakılabilir.

Muhafazakâr Parti’den rakibinin, Khan’ı kampanyası boyunca hedef aldığına –meşru bir şekilde- dair şikayetler nakaratını isteyen tekrarlayabilir.  Khan’ın 2004’te, Filistin yanlısı Al Aksa’nın Dostları organizasyonu aracılığıyla bir toplantı İslami radikallerle görüştüğü bir vakıa. 2009 yılında bir İran televizyonuna Britanya’daki ılımlı Müslümanlar ile “Tom Amca”nın ılımlı Müslümanlarını bir tuttuğu bir röportaj vermişliği de var. (ÇN: Tom Amca, Amerika’daki siyahilerin köle uşaklar olarak kullanıldığı döneme dair romandır, bu röportajdaki benzetme de ılımlı Müslümanları, bu bağlamda sistemin uşağı gibi göstermektedir)

Ayrıca bazı nahoş figürlerle teması olduğu da rapor edilmiştir. Bu dikkat çekici isimlerden biri Usame Bin Ladin’in “onurlu ölümü”ne dair açıklamanın yazarı, Mısırlı Yasser el Sirri. Bir diğeri, Pakistan’daki kamplarda başka militanları eğiten cihadcı militan Sajeel Ebu Ibrahim. Ve tabii Yusuf el Karadavi, Müslüman Kardeşler’in en radikal kanadıyla ilişkili olan ilahiyatçı ve Al Jazeera vaizi…

İşçi Partili Londra Belediye Başkanı Sadık Kaan (Sadiq Khan), Pakistanlı bir göçmen babanın oğlu. Kaan, göçmen bir ailenin yoksullar için yapılan sosyal konutlarda büyüdü. Babası Amanullah Kaan 25 yıl boyunca otobüs şoförlüğü yaptı. Annesi Sehrun ise bir terzi.

İşçi Partili Londra Belediye Başkanı Sadık Kaan (Sadiq Khan), Pakistanlı bir göçmen babanın oğlu. Kaan, göçmen bir ailenin yoksullar için yapılan sosyal konutlarda büyüdü. Babası Amanullah Kaan 25 yıl boyunca otobüs şoförlüğü yaptı. Annesi Sehrun ise bir terzi.

Khan’ın seçilmesini okumanın bir başka yolu ise radikalizme yakın olduğuna dair suçlamalara ısrarla verdiği cevapları dinlemek. Kimlerle aynı sahneyi paylaşacağını önceden bilmenin her daim mümkün olmadığı yönünde açıklamalar yaptı. İran televizyonundaki röportaj bir hataydı. Harriet Beecher Stone’un ABD İç Savaşı dönemini anlatan romanındaki hizmetkâr  siyahilerle kendilerini bir tutan söylemlerinden yaralanan Müslümanlar, Khan’ın derin özürlerini kabul etmeliler.  El Karadavi için de denebilir ki, herkesin kanun önünde savunulma hakkı vardr ve Khan’ın Karadavi ile ilişkisi de her zaman bir avukat-müvekkil ilişkisi olmuştur…

Doğru mu, yanlış mı? Avrupa’nın başkenti mahiyetindeki bir yere ilk kez Müslüman bir belediye başkanının seçilmiş olması yaşamımızdaki olgularla uyuşuyor mu? Cevaplamak zor ama Khan ısrarla böyle demekte. Khan’ın, daha önce ara ara dirsek temasında bulunduğu İslami hareketten uzak duruyor olması, en kötü ihtimalle faydalı olanın olumsuz olana tercih edilmesidir. En iyi ihtimalle de bir kişinin, bir zamanlar olduğu kişiyi inkar etmesi ve artık kendi belirsiz geçmişine dair bir memnuniyet göstermiyor olmasıdır.

Kesin olansa –ve meseleyi ele alabileceğimiz üçüncü açı- Khan’ın olası tehlikeli temaslarını korumakla birlikte İslam’ın seküler bir devletle uyumlu olabileceği prensibini koruyucu bir çizgide yer aldığıdır. Avrupa için bu gerekli bir prensip. Dahası, Khan hiçbir zaman kadının yasalar ve uygulamadaki eşitliğine dair eleştirel soruları cevaplamakta veya Londra sokaklarında görülen –ona göre insanları yüz yüze konuşmaktan alıkoyan- peçe ve başörtülü kadın oranının yükselmesine dair kaygısını açığa vurmakta bocalamış değil.

Buna benzer şekilde Khan’ın eşcinsel evlilikleri lehinde pozisyon alması, Bradford Camii’nin korkutucu baş imamı tarafından mürtedlik fetvasıyla karşı karşıya kalmasına sebep oldu. Birileri, Churchill’in parlak geleceğe sahip ülkesinde İşçi Partili bir liderden zaten daha azı beklenemezdi diyebilir. Fakat bunu diyenler şunu da ekleyip itiraf etmeli ki Khan, Kanal’ın öbür tarafında pek yaygın olan, yüzeysel bir cemaatçiliğe teslim olmadı.

Ayrıca Khan kendi partisi içerisinde yayılan anti-Semitik dalgaya karşı en başta tavır alanlar arasında yer aldı. İşçi Partili eski bir parlamenter sosyal ağlarda Britanyalı Yahudilerin “burnunu” lekeledi. Şu an parlamenter olan bir diğeri İsrail’in yerini değiştirip ABD’ye taşımayı önerdi. Londra’nın ilk seçilmiş belediye başkanı ve Khan’ın halefi, karizmatik Ken Livingstone Siyonizm ile Nazizm’i kıyasladı. Ve Parti lideri Jeremy Corbyn, “dostları” Hizbullah ve Hamas’ı kınaması için Başbakan David Cameron’un yaptığı tartışma çağrısını reddetti.

Geçtiğimiz birkaç hafta, İşçi Partisi çevresinin İslami-solculuk yolunda ne kadar ileri gidilebileceğine dair bir yarışa tanık olduk. Bu durum ne yazık ki Avrupa solunda ve bilhassa İngiltere’deki İşçi Partililer arasında güçlü bir eğilim.

Bazılarının Filistin’deki sefil duruma karşı zararsız bir destek olarak betimlediği; İngiltere’deki bu “ahmakların sosyalizmine” karşın, Khan güçlü bir kınamayı dile getirmek derdine bulaşmadı. Duruşu, başkan olarak yaptığı ilk işte, 8 Mayıs Pazar günü Londra Başhahamı ve İsrail’in İngiltere Büyükelçisi ile yan yana Naziler’in öldürdüğü 6 milyon Yahudi’nin hatırasını onurlandırmasıyla belli oldu.

Tüm bunlar demek oluyor ki (tabii ki hâlâ izlemede kalmalıyız) Khan’ın seçilmesi; geri kalmamış, tepkisel ve toleranssız bir İslam’ın yerine aydınlanmış bir İslam’ın zaferi olarak görülmeli. Michel Houellebecq’in son romanı Submission’da yaptığı, Fransa’nın 2022’de İslami bir partiden bir başkan seçeceği tahmini böylece tersine döndü. Şu an tanık olduğumuz şey demokrasinin İslam’a değil, İslam’ın demokrasiye geçişi. İngiliz demokrasisi sadece İslam’ı hoş karşılamış olduğu için değil aynı zamanda İslam’ın reformuna yardım ettiği için kendisiyle gurur duymalı.