Putin: Buz Adamın Yükselişi/2 11 Eylül fırtınası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünya yakın tarihini derinden sarsan ve küresel çapta sonuçlar doğuran 11 Eylül saldırıları pek tabii Rusya’yı ve Putin’in politik tercihlerini de doğrudan etkileyecekti. Her şeyden önce, kısa bir süre öncesine kadar Anti-Balistik Füze Anlaşması çerçevesinde husumet içinde oldukları ve bir çözüm için yoğun temasları sürdürdükleri ABD ile ilişkiler bambaşka bir hüviyete bürünecekti.

11 Eylül’ün ardından ABD ordusu en yüksek alarm seviyesi olan Defcon 3 seviyesine çıkmıştı. Normal şartlarda böylesi bir teyakkuz hâlini kesinlikle kabul etmeyecek olan Rusya’yla acilen temasa geçilmesi gerekiyordu.

3

Olağanüstü durum karşısında Defcon 3 seviyesine çıkıldıktan sonra kendisine ulaşılan Putin, ABD tarafındaki endişeleri boşa çıkardı ve durumu anlayışla karşıladı. Defcon 3 seviyesindeki Amerikan ordusuyla bir çatışmanın yaşanmaması için Rus ordusunun teyakkuz durumunu kaldırdı. Condoleezza Rice, daha sonraları, Putin’in bu kararını “Soğuk Savaş’ın bittiğini o anda anladık” diye yad edecekti.

Rusya’nın ABD’ye yaptığı bu jest bir yandan Amerikan ordusunun öncülüğünde NATO’nun Afganistan’da yapacağı operasyona geçit vermek, yani eski Sovyet cumhuriyetleri olan Orta Asya ülkelerinin ABD’ye üs olmasına müsaade etmek anlamına geliyordu. Rus Savunma Bakanı, şartlar ne olursa olsun buna karşıydı. Putin de ikilem içerisinde kaldığı bu olağandışı durum sebebiyle ulusal güvenlik ekibini topladı.

Putin, Savunma Bakanı gibi düşünmüyordu ve ABD’ye yaptığı jestin devamını getirmek yönünde karar verdi. Kendi düşüncesiyle, ABD ile artık “50 yıl öncesindeki” gibi bir ilişkiye sahip değillerdi… Putin’in bir bakıma Condoleezza Rice ile paralel bir düşünceye sahip olduğu söylenebilirdi. Ayrıca Afganistan’daki kamplarda birçok Çeçen’in de var olmasından ötürü ABD’nin bu kamplara yapacağı operasyonun Rusya’nın da çıkarına olacağı argümanını da kullanıyordu.

7 Ocak’ta, tam Putin’in doğumgününde, NATO operasyonları başladı… Nihayetinde Rusya’nın 11 Eylül sonrası izlediği “geçit verme” politikası ile Putin döneminde ilk defa NATO bloğu-Rusya ilişkileri pik yapıyordu. Öyle ki, dönemin Rus kurmaylarının belirttiği kadarıyla NATO harekatının başlamasından önce Taliban, Rusya ile temasa geçip ittifak teklifinde bulunmuş lakin Rusya bu teklifi dikkate almayıp NATO’nun yani ABD’nin lehine bir tavır almıştı.

Ancak Putin yönetimi, Soğuk Savaş dönemi sonrasında Rusya ile ABD’nin en yakın dönemlerinden birini yaşamasını sağlayan bunca jesti yaparken hesapsız değildi. Yaptıkları büyük fedakârlıkların ve sergiledikleri kritik işbirliğinin karşılığını almak istiyorlardı. Hem de fazlasıyla…

11 Eylül sonrası konjonktürün yardımıyla Putin gözünü büyük, hatta sıradışı bir hedefe dikmişti: NATO üyeliği. Dünya, Rusya-NATO yakınlaşmasını konuşurken Putin, alışıldık kutuplar algısını toptan değiştirebilecek bir hamle yapmış ve dönemin NATO Genel Sekreteri Lord Robertson’a Rusya’nın örgüte üyeliğinden bahis açmıştı.

Ancak aldığı yanıt Putin’e gösteriyordu ki ABD’ye sağlanan kolaylık ne kadar büyük olursa olsun henüz Rusya’nın NATO üyeliğine daveti gibi radikal bir karşılığı olmayacaktı. Zira Lord Robertson’ın Putin’e yanıtı son derece diplomatik bir şekilde bu mesajı veriyordu: “NATO prosedür olarak hiçbir devleti davet etmez. Rusya da tabi ki normal prosedürü izleyip üyelik için başvurabilir.”

Putin’in de cevabı netti: “Bu kadar ülkenin sırada beklediği bir yerde Rusya’nın sıraya girmesine gerek yok.”

Batı ile ilişkilerin sınırı test edilmişti… Putin için de böylece bir nevi “check&balance” yapma imkanı doğmuştu. Göründüğü kadarıyla Schröder yönetimi (Almanya) dışında “Batı bloğu” içerisinde Rusya’yı aralarına katmaya çok sıcak bakan yoktu. (Schröder-Rusya ilişkilerine dair bir çevirimi okumak için tıklayınız)

Her ne kadar Putin’in NATO üyeliği girişimi sonuç vermese de ABD ile yakınlaşma kademeli olarak sürmeye devam etti. Özellikle bir mesele vardı ki o dönemki yakınlaşmanın önemli bir meyvesiydi: Nükleer silahları azaltma anlaşması. ABD’nin Anti-Balistik Füze Anlaşması’nı geride bırakmak istemesiyle başlayan ve aylardır süren “nükleer diplomasisi” sonunda bir noktaya varabilmişti. Her ne kadar binlerce nükleer başlığın bir kısmının azaltılması mutabakatı ile nükleer tehdit ortadan kalkmasa ve bu yeni anlaşmanın etkililiği sorgulamaya açık olsa da diplomatik değerinin yüksek olduğu inkâr edilemez bir gerçekti.

Beslan

11 Eylül sonrası düzenin hızla kurulmaya çalışıldığı bir dönemde sahip olduğu kritik rolü icra eden ve dengeli bir dış politikayı başarıyla götüren Rusya, içişlerinde ise Çeçenistan krizini tamamıyla çözebilmiş değildi. Devlet Başkanlığı görevine geldiği ilk günden itibaren sert kuvvet uygulama yanlısı olan ve görevinin daha ilk günlerinde Grozny’de büyük bir yıkım uygulamaktan çekinmeyen Putin, mücadele ettiği gruplardan ilk kez oldukça şok edici bir karşılık alacaktı: Beslan baskını.

Medyadaki yayınlarda sergilenen görüntülerinin hâlâ aklımızda tazeliğini koruduğu Beslan baskınında Çeçen eylemciler, bir okuldaki tiyatro gösterisine katılan 800 kişiyi rehin almıştı. Bu çarpıcı eylemin sebebi, Rusya’nın sürdürdüğü amansız operasyonlardı. Eylemciler son derece ciddiydi ve taleplerinin gerçekleşmemesi durumunda büyük bir katliam olacağı konusunda Rus yönetimini uyarıyordu. Beslan baskını ile ortaya çıkan bu dehşet verici durum karşısında Putin’in ne karar alacağı, politikasında yumuşamaya gidip gitmeyeceği merak konusu olmuştu. Tüm ülke hatta tüm dünya diken üstünde beklerken Putin, güvenlik kurmaylarıyla yaptığı istişareler sonucunda, kararını verdi: Geri adım atmayacaktı.

Rus kuvvetleri önce okula uyuşturucu gaz pompaladı. Sonrasında ise baskın yaptı. 800 rehinenin içerisinden 130 civarı insan bu operasyonda hayatını kaybetti. Verilen kaybın bu kadar büyük olması, Putin’in talimatıyla yapılan operasyonun her zaman şaibeli bir şekilde anılmasını sebep oldu.

11 Eylül Sonrası İşbirliğinde İlk Kırılma: Irak Savaşı

ABD, 11 Eylül sonrası küresel bir polis teşkilatı gibi çalışıyor ve farklı kıtalardaki ülkelere askeri çıkarma yapmaya devam ediyordu. Dünya alarm hâlindeydi. ABD’deki Bush yönetimi, ulusal ve uluslararası düzlemden gelen tüm itirazlara rağmen “önleyici savaş doktrini” diye ortaya koydukları ucu oldukça açık olan söyleme dayanarak askeri operasyonlarını sürdürmeye kararlıydı. Afganistan’dan sonraki durak ise oldukça büyük bir hedefti: Saddam Hüseyin’in Irak’ı…

ABD, Saddam Hüseyin’in El Kaide’ye destek verdiği ve nükleer silah ürettiği kanaatiyle Irak’a yapmayı planladığı çıkarmanın zeminini hazırlıyordu. Baba Bush’un yönetiminde yaklaşık 10 yıl önce yapılan operasyon, bu sefer oğul Bush yönetiminde tekrarlanacaktı. “2. Körfez Savaşı” başlarken dünyanın dört bir tarafındaki müttefiklerine katkı yapması için bastıran ABD, pek tabii, Atlantik’in diğer kıyısına da aynı çağrıyı yapmıştı. Kadim partneri İngiltere ilk dakikadan itibaren desteğini sunsa da Avrupa’nın geri kalanı konusunda ABD’nin işi pek kolay olmayacaktı.

ABD yönetiminin öncelikli olarak Rusya’yı ikna etmesi gerekiyordu. Irak’a yapılacak operasyonda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin desteğini arkasına almak ABD için oldukça önemliydi ve Güvenlik Konseyi’nde sağlanması gereken ittifakın önündeki en büyük engel Rusya’ydı. Kendileri Çeçenistan konusunda Rusya’ya desteklerini sunmuşlardı ve şimdi benzer bir desteği Rusya’dan bulabileceklerini umuyorlardı. Fakat Putin yönetimi bu beklentiyi boşa çıkardı. Sonradan verdikleri röportajlardan anlaşıldığı kadarıyla Rus diplomatlar ABD’nin Irak’ta nükleer-kimyasal-biyolojik kitle imha silahlarının var olduğuna dair iddialarını inandırıcı bulmamıştı. Afganistan konusunda geçit verilen ABD’ye bu sefer geçit verilmeyecekti.

Hatta Rusya sadece ABD’ye destek vermemekle kalmayacak ve Kıta Avrupasının iki devi Almanya ve Fransa’yı da yanına çekecekti: Putin, Schröder ve Chirac arasındaki görüşmeler, ABD’nin Irak operasyonuna karşı ortak bir tavrın alındığının deklare edilmesiyle sonuç buldu. Amerikalılar büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydi.

ABD, BM’den istediği desteği çıkaramasa da Irak’a çıkarma yapmak için düğmeye basmaktan çekinmedi. Nitekim o günden bu yana Irak’taki gidişat herkesin malumu… Ancak o günlere dönersek, Rusya’nın karşı çıktığı Irak operasyonundan büyük bir kazancı olmuştu. Dünyanın en büyük petrol ihracatçıları arasında yer alan Irak’ın kaosa sürüklenmesi sonrasında petrol fiyatları tavan yapmıştı. Öte yandan ülkedeki enerji devlerine karşı yürüttüğü savaşı başarılı bir şekilde sürdüren Putin, bu başarısı sayesinde Rusya’daki petrol-doğalgaz sektörüne yönelik ciddi düzenlemeler yapmış ve piyasayı devletin lehine dönecek şekilde tekrar inşa etmişti. Böylece, bir yandan petrol gelirleri yükseliyor, bir yandan da iç piyasanın rayına sokulması sayesinde devlet bu fiyat yükselişinden doğrudan istifade edebiliyordu. İşte bu dönem, Rusya ekonomisine can suyu oldu. Günümüzde Rusya’nın tekrar bir süper güç hâline geldiğine hemen hepimiz hemfikirsek, sanıyorum ki bugüne uzanan sürecin kilometre taşı, Rusya’nın kasasını doldurduğu o dönemdir. Kasanın dolmasıyla beraber ülkede refah ve lüks yaşam kaydadeğer ölçüde arttı.

Putin yönetiminin iç enerji piyasasına karşı takındığı tutumun en büyük mağduru olan kişi ise eski oligark Khodorkovsky idi. Putin öncesi dönemde ülkenin en büyük enerji şirketi olan Yukos’un ve patronu Khodorkovsky’nin Putin ile girdikleri soğuk savaştan yazımın ilk kısımlarında bahsetmiştim. Bir süre sonra ise bu soğuk savaş, sıcak savaşa dönüşmeye başlamıştı. Bu durumun fitilini ateşleyen şey, Khodokovsky’nin –diğer petrol şirketleri ile birlikte- Duma’da, yani parlamentoda kulis yapması ve milletvekillerini yanına çekmeye çalışmasıydı. Hızla artan petrol fiyatlarından elde edeceği kazancı optimize etmeye çalışan hükümet ise daha önce yapamadığı büyük hamlesini yapmaya hazırlanıyordu: Vergi yasası. Yukos başta olmak üzere enerji devlerine yönelik sıkı vergi düzenlemeleri kapıdaydı.

Hükümetin vergi düzenlemesi, zaten başlamış olan sıcak savaşı son derece kızdıracak bir hamle olacaktı. Nitekim bu tasarıya karşı olan enerji devleri, tabi yerindeyse, kazan kaldırdı. Devlet büyük kazançlar elde eden enerji devlerinden gelmesi gerektiğini düşündüğü verginin peşindeydi lakin bu büyük hamle, devlerin hükümeti gizli birebir görüşmelerde verilen ültimatomlarla tehdit etmesine sebep olmuştu. Her ne kadar Putin yönetimi ciddi bir güce erişmiş olduysa da savaşın bu denli kızışmasını göze almadı. Yasa tasarısı geri çekildi.

Ancak Vladimir Putin’in geri adım atmak zorunda kaldığı her dönemi, atmak istediği adımı atmasını sağlayacak bir diğer plana geçiş için fırsata çevirdiğini hepimiz iyi biliyoruz. Nitekim bu meselede de aynısı olacaktı. Putin’in, pastadaki büyük payı oligarklara kaptırmaya hiç niyeti yoktu…

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 1. bölümünü okumak için tıklayınız.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 3. bölümünü okumak için tıklayınız.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 4. bölümünü okumak için tıklayınız.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 5. bölümünü okumak için tıklayınız.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus