Putin: Buz Adamın Yükselişi/4 “Batı” ile savaş başlıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Vladimir Putin’in ülke içinde iktidarını tahakküm etmesi elbette yeterli olmayacaktı. Rusya, küresel güçlerin öylece kendi hâline bırakmayacağı bir ülkeydi ve Putin de bunun son derece farkındaydı. Bu sebeple sıradaki mücadele alanı –günümüzde de hâlâ sürüyor olduğu şekilde- küresel denklem içerisinde “Batı dünyası” ile gireceği mücadele olacaktı.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri kabuğuna çekilmiş olan Rusya’nın yaklaşık 15 yıllık bir aradan sonra kabuğundan çıktığını gösteren ilk büyük hadise, esasında, Gürcistan meselesidir. Fakat Gürcistan’da yaşanan büyük mücadele öncesinde Rusya’da cereyan eden iki hadise, yeni dönemin işaret fişeği mahiyetinde olduğu için not düşülmelidir. Bunlardan birincisi, Rusya’da devlet-medya ortaklığında yapılan bir ifşa kampanyasıydı. Rus basınında bir anda çok ilginç iddialar ortaya atılmıştı: İngiltere, sokaklardaki “sahte taşlarla” Rusya’ya karşı ajanlık faaliyeti yürütmekteydi. Rusya da İngiltere’nin bu faaliyetlerini ifşa ediyordu.

İkinci hadise ise Putin yönetiminin, Batılı devletlerle şaibeli bağlantılara sahip olduğu iddiasıyla bazı sivil toplum örgütlerini (genel olarak demokrasi temalı örgütler) kapatmasıydı.

Olacakların işaret fişeği mahiyetinde olan bu hadiselerden sonra ise ilk büyük mücadele kapıdaydı: Gürcistan.

Her ne kadar belleğimiz son yıllarda bölgemizde süregelen kanlı savaş ve çatışmalarla dolmuş olsa da hafızamızı biraz daha yoklarsak yaklaşık 10 yıl önce Kafkasya’da yaşanan Rusya-Gürcistan savaşını hatırlayabiliriz. İşte o savaşın tohumları, 2003 yılındaki Gürcistan seçimlerinde atılmıştı.

Putin, göreve geldiği ilk yıllarda yoğun bir şekilde Çeçen isyancılarla savaşmış olsa dahi sorun kökünden çözülememişti. Çeçen savaşçıların kökü kazınamadığı gibi bu savaşçılar Gürcistan içerisindeki Pankisi Vadisi’ne sığınıyorlardı. Putin ise bu durumun devamı hâlinde, meşru müdafaa hakkına dayanarak Pankisi Vadisi’ne operasyon yapabilecekleri yönünde mesajlar vermeye başlamıştı. Bu mesajlar, elbette, Gürcistan ve Gürcistan’daki rejime arka çıkar pozisyonda bulunan ABD nezdinde büyük rahatsızlık yaratmıştı. Karşılıklı olarak tırmanan rahatsızlık ve verilen mesajlar bir anda Gürcistan’ı yeni bir Soğuk Savaş alanına çevirecekti.

Tam böyle bir noktada ABD net bir karşılık vermek istedi ve dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, Gürcistan ordusundaki askerleri eğitmek üzere ülkeye Amerikan askerlerinin gönderileceğini açıkladı. Bu hamle, çok açık bir şekilde, Gürcistan sınırlarına yönelik oluşan Rus tehdidine karşı yapılan bir hamleydi. Nitekim Gürcistan ordusunu eğitmek üzere ülkeye konuşlanan Amerikan birlikleri orada kaldı. Belki de onların yerleşmiş olması, Rusya’nın Pankisi Vadisi’ne yapacağı olası bir operasyonu engellemişti. Evet, belki de engellemişti ancak yukarıda da belirttiğim gibi, Gürcistan üzerinden yapılacak yüzleşme asıl olarak askeri alanda değil, siyasi alanda gerçekleşiyordu.

Gürcistan, 2003 yılında, Cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyordu. Ülkenin 1995’ten beri 8 yıldır Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Eduard Shervardnadze tekrar aday olmaya karar vermişti. Shervardnadze, Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde Dışişleri Bakanlığı yapmış bir isimdi ve Rusya ile iyi ilişkilere sahipti. Rusya, Batı’nın ve bilhassa ABD’nin nüfuzu altına tamamen girmesini istemediği Gürcistan’ın bir numaralı koltuğunda Shervardnadze’nin oturmasını kendi lehine bir durum olarak görüyordu. Fakat öte yandan, Gürcistan’daki demokrasi talepleri –artan Batı nüfuzunun etkisiyle de- yükselmişti ve mevcut yönetimin içerisine karıştığı yolsuzluk hadiseleri halk çapında büyük bir tepkiye sebep olmuştu.

Böyle gergin bir atmosferde yapılan seçimlerden Shervardnadze galibiyetle ayrıldı. Fakat seçim öncesinde ve sırasında yaşanan birçok hadisenin seçimleri şaibeli hâle getirdiği iddia ediliyordu ve daha da önemlisi, halkın ciddi bir kesimine bu kanaatin yayılmış olması, seçim sonuçlarının tam bir meşruiyet kazanmasını engelliyordu. Nitekim seçimin akabinde halkın seçimleri şaibeli gören kesimi sokaklara indi. Gürcistan bir anda iç çatışmanın eşiğine gelmişti. Demokrasi yanlısı olduğunu iddia eden ve sokağa inen kitlelere esas olarak iki politik figür öncülük yapıyordu. Bunlardan biri ise tüm bu kaostan zaferle çıkacak olan Mikhail Saakashvili idi. Shervardnadze, eylemcileri ve Saakashvili gibi figürleri Batılı güçlerin finanse ettiğini söylerken özellikle Saakashvili gözüpek ve kararlı bir muhalefet sürdürüyor, sokakları ateşleyen isim oluyordu.

Shervardnadze’nin ülkenin yeni dönemdeki Cumhurbaşkanı olarak yemin etmeye hazırlandığı gün gerilim had safhaya varmıştı. Sokakların alevini diri tutan Saakashvili de tam bu noktada inisiyatifi aldı ve eylemci kitleleri mobilize ederek askerleri aştı ve parlamentoyu bastı. Bu fiili işgal ile birlikte Shervardnadze’nin yemin etmesi engellenmiş ve eylemciler dizginleri ele geçirmişti. Eylemcilerin parlamentoyu ele geçirirken ellerinde salladıkları güller ise daha sonraları, başlattıkları bu ayaklanmaya adını verecekti: Gül Devrimi.

Tüm bu kaos, Putin yönetimindeki Rusya için önemli bir mücadele alanı arz ediyordu. Nitekim çok geçmeden Putin, Dışişleri Bakanı’nı Gürcistan’a yolladı. Asıl amaçları, destekledikleri Shervardnadze’yi ayakta tutmak olsa da sokaklardaki kitlelerin ve muhaliflerin, Shervardnadze’nin Rusya ile bağını bir koz olarak kullanmaması için arabulucu bir rol üstlenmeye gayret ediyorlardı. Taraflar, tüm siyasi alanın çıkmaza girdiği bir noktada, Rusya’nın girişimleri ile ilk kez bir masada buluştu. Rusya’nın taraflara kabul ettirmeye çalıştığı ve kendince olası gördüğü formül, seçimlerde hile yapıldığına dair iddiaların dikkate alınması ve bu sebeple seçimlerin tekrarlanması fakat öte yandan, seçimlerin tekrarlanmasına kadar Shervardnadze’nin görevde kalmasıydı. Rusya, tarafların tartışması için bu öneriyi masaya koyup aradan çekildi.

Ancak netice Rusya’nın beklediği gibi olmadı. Hem eylemciler ciddi şekilde psikolojik üstünlüğü ele geçirmişti ve Saakashvili geri adım atmıyordu hem de Shervardnadze ülkedeki gerilimin her an fiili çatışmaya dönebileceğinin farkındaydı. Bu nedenle, Shervardnadze ülkedeki gidişatın kansız sona ermeyeceğinden endişelendiğini söyleyerek istifa etti. Gül Devrimi gerçekleşmişti.

Gürcistan’ın yeni Cumhurbaşkanı da, tahmin etmenin pek zor olmayacağı gibi, Saakashvili oldu. Saakashvili yönetimi, Gürcistan’ın yüzünü keskin bir şekilde Batı dünyasına çevirmeyi hedefliyordu. Bunu da daha ilk andan itibaren açıkça gösterip Rusya’ya mesajını net bir şekilde veriyordu: Cumhurbaşkanı olarak katıldığı ilk merasimde Avrupa Birliği bayrağı göndere çekildi ve AB marşı okundu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın yaptığı resmi ziyarette 20 adet ABD-Gürcistan bayrağı vardı. Kendisi dahi hâlâ o günü şaşkınlıkla yad etmektedir.

Tüm bu sembolik konulardan daha önemlisi ise Gürcistan, NATO’ya katılmak konusunda oldukça istekliydi ve eskiden Sovyetler’in parçası olan ülkelerin bu tip talepleri her daim Rusya ve Batılı ülkeler arasında anlaşmazlığa yol açan bir mesele olagelmişti.

Gürcistan meselesinde manzara çok netti. Putin Rusyası, Gürcistan üzerindeki nüfuz mücadelesinden mağlup ayrılmıştı. Ancak bunun henüz ilk raund olduğu birkaç yıl içerisinde ortaya çıkacaktı…

Batı ile Yeni Mücadele Alanı: Ukrayna

Günümüze kadar artarak büyüyen bir kriz alanı olarak Ukrayna krizinin fitilini ateşleyen hadiseler 2000’lerin başında baş göstermişti. Ukrayna’nın bağımsızlığını kazanmasından sonraki ikinci Devlet Başkanı olan ve son derece ilginç bir politik figür olarak Rusya ile Avrupa arasındaki tampon bölgede 10 yılı aşkın görev yapan Leonid Kuchma, bu iki kutup arasında denge yürüten bir liderdi. Rusya’ya karşı bir güvenlik şemsiyesi aradığı için görev süresinin önemli bir kısmında Ukrayna’yı NATO’nun bir parçası yapma niyetine sahip olmuştu. Fakat Avrupalı liderlerin bir kısmı Kuchma’nın yönetimindeki bir Ukrayna’yı NATO’ya üye yapmak istemiyordu. Kuchma’nın defaten yaptığı görüşmeler bu sebeple netice vermiyor ve NATO’nun Avrupalı üyeleri, Ukrayna’nın üyeliği meselesini Kuchma sonrası döneme bırakılacak bir mesele olarak görüyorlardı.

Ukrayna’da 2005’te başkanlık seçimleri gerçekleşecekti ve Kuchma’nın koltuğunu kaybetmesi için bazı Avrupa devletlerinin beklediği fırsatı bu seçim sunuyordu. Nitekim popülaritesi son derece yüksek olan ve o dönemlerde Ukrayna’nın AB’ye dönük yüzünü temsil eden Vikto Yuschenko, Kuchma’ya karşı adaylığını koymuştu. Avrupalı devletlerin aradığı aday profili tam da Yuschenko’ydu. Adil bir seçim yapılması durumunda Devlet Başkanlığı koltuğunu Kuchma’dan alma ihtimali hiç de az olmayan Yuschenko, bu sebeple, Batı bloğunca sonuna kadar desteklendi.

Öte yandan, Batı’nın Yuschenko’ya olan desteği iki aktör için son derece rahatsızlık vericiydi. Bunlardan ilki şüphesiz ki Kuchma’ydı. Kapı eşiklerinde dolaştığı Avrupalı liderlerin kendisine herhangi bir kredi açmayacağı artık kesinleşmişti. Ayrıca kendine olan desteğin azlığı ve Yuschenko’nun yüksek popülaritesi karşısında koltuğunu koruması neredeyse imkânsızdı. Ukrayna’da yıllardır sistemin merkezinde olan adam olarak kısa bir süre sonra denklemin dışına itilme ihtimali belirmişti.

Rahatsızlık duyan ikinci aktör ise Ukrayna’nın Batı bloğuna angaje olması durumunda ciddi bir stratejik darbe yiyecek olan Rusya’ydı. Bu ortak rahatsızlık iki aktörü bir araya getirecekti. Bir dönem Rusya’ya karşı NATO ile poz vermeyi seven Kuchma ile Putin arasında ilgi çekici bir ittifak başlayacaktı.

Nitekim Putin ile Kuchma’nın o dönemlerde yaptığı görüşmeden sonra Putin yönetiminin 2005 Ukrayna Seçimleri yolunda Kuchma’ya elinden gelen desteği vereceği anlaşıldı. Nitekim Putin, kendi danışman ekibini Kuchma ile çalışmalar yürütmesi için vazifelendirdi. Kuchma’nın kendi çevresi ve bu danışman ekibiyle yaptığı istişareler sonucunda, bizzat aday olmasının iyi bir tercih olmayacağı anlaşıldı. Bu yüzden hem kendisinin hem de Rusya’nın üzerinde uzlaştığı bir isim olarak –Rusya’nın Ukrayna’ya daha sonraki yıllarda askeri operasyon yapmasıyla sonuçlanacak geniş halk protestoları sırasında Rusya’ya kaçışıyla hatırlayacağımız- Viktor Yanukovich’i aday göstermeye karar verdiler. Kuchma, Yanukovich’in ardındaki asıl güç olacaktı.

Ancak Yuschenko’ya karşı böyle bir adayın çıkarılması da pek bir şey değiştirmemişti. Seçim süreci boyunca Yuschenko, anketlerin gösterdiği kadarıyla, gitgide arayı açıyordu. Bu durumun neticesinde de seçim rekabeti kirli bir hâl alacaktı. Kuchma-Putin ittifakı bu seçimi kaybetmeyi kolay kolay kabullenmeyecekti.

Viktor Yuschenko bir sabah evine giderken korkunç bir ağrı çekti. Yuschenko, uzun süre devam etmeyen bu ağrının üzerinde fazla durmasa da kısa bir süre sonra bu ağrının çok ciddi bir vakanın işareti olduğu ortaya çıkacaktı. Yuschenko dioksin ile zehirlenmişti. Hızlı bir şekilde vücudu ve yüzü büyük bir değişim geçirdi. Hastaneye yatırılmak zorunda kalındı. Seçim kampanyasının tüm hızıyla sürdüğü bir dönemde Yuschenko meydanları apar topar terk etmek durumunda kalacaktı.

4

Yuschenko hastanede ağır bir durumda yatarken onun kampanyasının aksamaması için Ukraynalı kadın liderler Yulia Timoschenko devreye girdi. Yuschenko’nun kampanyası bu destekle sürerken Yuschenko’nun kendisi de hayati tehlikeyi atlattı ve hiç beklenmediği bir anda hastaneden çıkıp miting meydanlarına geri döndü. Esasında durumu çok kötüydü ve ancak yoğun bir makyajla fiziksel durumu bir nebze gizlenebilmişti. Kıyasıya devam eden seçim sürecinde taraftarlarının umutsuzluğa düşmesini ve psikolojik üstünlüğünü kaybetmek istemiyordu. Nitekim tüm bu çabalar sonuç verdi. Yuschenko’nun popülaritesi adeta tavan yaptı.

5

Böyle bir şekilde seçim günü geldi çattı. Sonuçlar, Yanukovich’in kazandığını gösterse de uluslararası gözlemcilerin de hemfikir olduğu şekilde bu sonuçların şaibeli olduğu ve adil bir seçim gerçekleşmediği iddia ediliyordu. Ülkede büyük bir infial başladı. Bu infial daha sonraları “Turuncu Devrim” olarak anılan halk hareketine yolu açtı. Batı destekli STK’lar da eylem için sokakları dökülen ve seçim sonuçlarını tanımayan halk kesimleriyle beraber hareket ediyorlardı. Böylece son derece organize bir isyan baş gösterdi. ABD’nin seçim sonuçlarını tanımadığını açıklamasıyla bu hareket daha da kuvvet kazandı. Yanukovich, dolayısıyla Kuchma ve Rusya zordaydı. Putin, Batı’nın da tam desteğini sunduğu halk kitlelerinin isyanına karşı dik durması için Kuchma’ya baskı yapıyordu. Fakat bu baskı ortaya çıkan infial karşısında ayakta kalması için yeterli olmadı. Ülkenin bir iç savaşa sürüklendiğini düşünen Kuchma, söylendiği kadarıyla, Putin’e “iktidarım için halkıma zarar veremem dedi” ve geri adam atmaya karar verdi. Bu kararıyla beraber kişisel olarak en yakın olduğu AB lideri olan Polonyalı Witold Waszczykowski’yi aradı ve çözüm için yardım istedi. Waszczykowski de hızla arabulucu bir ekip topladı. Kuchma’nın bu girişime Putin’in de bir temsilci yollaması yönündeki isteğini Putin kabul etmek durumunda kaldı. Ancak bu girişime yollamayı düşündüğü temsilci, işin ciddiyetini yansıtıyordu: Kendinden önceki Devlet Başkanı Boris Yeltsin.

Öte yandan, Kuchma’nın geri adım atmasına rağmen Ukrayna’da gerilim tamamıyla dinmemişti. Turuncu Devrimcilere karşı bu sefer de Yanukovich yanlısı olduğunu belirten on binlerce madenci meydanlara inmeye hazırlanıyordu. Bu girişimin kaynağı hâlâ meçhul olsa da kendisinin bunu organize etmediğini belirten Kuchma’nın, eylemci madencilerin patronlarını aramasıyla bu girişim durduruldu.

Bu arada ilginç bir kararla Putin, Yeltsin’i arabulucu heyete göndermekten vazgeçti ve onun yerine Meclis Başkanı Gryzlov’u gönderdi. Böylece Ukrayna’daki krizi çözmek için müzakere masası toplandı.

7

Müzakere masasında ilginç konuşmalar yaşandı. Putin’in temsilci olarak yolladığı Gryzlov en başta cüretkâr bir çıkışla, seçimin çok düzgün olmadığını itiraf etti ancak buna rağmen sonuçların kabulünün krizin çözümü için iyi olacağını belirtti. Yuschenko’nun rakibi Yanukovich ise bir gafa imza atarak “siz de seçimlerde hile yaptınız” dedi ki bu kendi taraflarının seçimlerde hile yaptığını dolaylı olarak itiraf etmek anlamına geliyordu. Belki de bu gafın da etkili oluşuyla masadan nihai bir karar çıkması mümkün olmadı. Bir yandan da ülkede gerilim gitgide tırmanıyor ve göstericiler devlet binalarını kuşatıyorlardı. Resmen hâlâ Kuchma’ya bağlı olan özel kuvvetler de göstericilere karşı savunma yapmak için hazırlıklarını sürdürüyordu. Gerilimin tırmanışına binaen, her ne kadar nihai karara varılamamış olsa da, nihai kararı vermesi için meselenin Anayasa Mahkemesine tevdi edilmesi konusunda ittifak edildi. Bu anlaşmaya paralel olarak da özel kuvvetler geri çekildi, eylemler yatıştı. Anayasa Mahkemesi ise nihai karar olarak Yuschenko’nun zaferini ilan etti.

Seçim sürecinin başlarından beri Putin’in Ukrayna’da olan danışmanları da bu nihai kararla beraber geri döndü. Putin, Gürcistan’ın ardından Ukrayna’daki seçim sürecinden de yenilgiyle çıkmıştı. Her ne kadar Yuschenko karardan bir gün sonra Putin ile görüşmüş ve ikili son ayları unuturcasına dostane görüntüler sergilemiş olsalar da Yuschenko’nun Washington ziyaretinde gördüğü kahraman muamelesi bu sonucu teyitliyordu…

Ukrayna Sonrası

Batı bloğuna –bilhassa ABD- karşı Gürcistan’da ve Ukrayna’da giriştiği oyunları kaybeden Putin bu iki ülkede ortaya çıkan yeni yönetimlerle beraber kuşatılmış hissediyordu. İçinde bulunduğu bu durum, onu daha fazla otoriter olmaya itecekti. Bir yandan iç politikada kendi gücünü pekiştirecek bazı hamlelere kalkışacaktı bir yandan da Batı’nın kendisini kuşatan “demokrasi propagandasına” karşı bir retorik geliştirecekti.

Putin’in ilk olarak yaptığı en önemli otoriteryan değişikliklerden biri, Rusya’daki valiler için var olan seçim sisteminin yerine atama usulünü getirmek oldu. Böylece ülkenin eyaletlerinde daha sıkı bir kontrol sağlamak mümkün olacaktı. ABD Başkanı George W. Bush ise o dönemlerde yaptığı bir ziyarette düzenlediği basın toplantısında, yerel yönetimlere yönelik bu kararın hiç demokratik olmadığı değerlendirmesini yapıyor ve didaktik bir tonda eleştirilerini sunuyordu.

Putin’in Rusya’da otoritesini konsolide etme yolunda attığı bir diğer adım Rus gençlerini bir tür devlet destekli bir Rus milliyetçiliği etrafında birleştirme çabaları oldu. Putin gençler arasında oldukça popülerdi ve bu popülariteyi çok sayıda Rus genci bir tür “kültürel milis”e çevirecek bir örgütlenme etrafında birleştirmek için kullandı. Bu yapının adı Nashi idi ve milliyetçi retoriğin son derece öne çıkarıldığı Nashi, kurulmasının ardından bir yıl geçmeksizin yüz bini aşkın genci bünyesinde toplamıştı. Nashi gibi bir akımla hedeflenen şey, Batı bloğunun Rusya içerisindeki nüfuzunu ve söylemsel etkisini kırmaktı. Putin ve Kremlin için de Nashi kullanışlı bir aygıta dönüşmüştü. Örneğin, 2006 yılında Rusya’daki Batı yanlısı bazı aktivistler bir programa İngiltere Büyükelçisi’ni davet ettiklerinde Nashi kitlesel protestolar düzenlemişti.

Kremlin tarafından önü açılan Batı karşıtı söylemin bir diğer neticesi de Avrupa ve Amerika ile işbirliği hâlinde ya da söylem birliği hâlinde olan sivil toplum örgütlerinin cendere altına alınmasıydı. Nashi gibi akımlar bu bağlamda da önemli bir işleve sahipti. Kremlin, Batı’nın kendi emelleri için finanse ettiği 2000’e yakın STK’nın var olduğunu iddia ediyordu ve bu STK’lara toptan cephe almıştı.

O dönemlerde yaşanan ve Rus kamuoyunu bir süre meşgul eden bir hadise, o dönemin psikolojisini anlatmak için iyi bir örnek teşkil etmektedir: Casus taş hadisesi.

Batı karşıtı söyleme hızla ivme kazandıran Kremlin ve Kremlin’in güdümündeki yapılar, bilhassa Batı bloğu kaynaklı bazı komploların varlığını öne çıkarıyorlardı. Rus istihbarat örgütü FSB de kendi iddiasına göre bir komployu ortaya çıkardı: Taş görünümüyle kamufle edilen gizli izleme aygıtları sokaklara bırakılmıştı. Batı yanlısı STK’larda faaliyet gösteren bazı Rus muhaliflerin bu izlemeye çanak tuttuğu iddialarıyla beraber İngiliz Büyükelçiliğinin ve hatta Moskova Helsinki Grubu’nun da bu işin içerisinde olduğuna dair yayınlar yapıldı. FSB ve dolayısıyla Kremlin, Rusya içerisinde Batılı ülkelerle ortak iş yapan platformları ciddi şekilde hedefe koyduğunu bu “taş skandalını ifşa ederek” gözler önüne seriyordu.

Nitekim “taş hadisesi” büyük bir skandal olarak kamuoyuna sunuldu. Objektif bir gözle yaklaşıldığında işin aslını çözmek hâlâ pek mümkün olmasa da taş hadisesi sonrasında işin içine katılan muhalif ağlar genişliyordu ve Lyudumila Alexeyave gibi saygın muhaliflerin de adlarının skandalın içerisinde geçirilmesinden ötürü bu skandalın gerçek mi yoksa muhalif sivil toplumun başını ezecek bir tezgâh mı oldu sorgulanıyordu. Olup biteni anlamlandırmayı zorlaştıran bir diğer husus da İngiliz hükümetinin, sessizliğini korumasıydı.

Nitekim nihayetinde olan bitenlere bir itiraz yükseldi ve ünlü muhalif Alexeyave, FSB’ye dava açtı. FSB o güne kadarki tavrını ve İngiliz komplosunun var olduğuna dair yaklaşımını mahkemede de sürdürdü ve davanın düşmesini sağladı. Bu davanın düşüşü aynı zamanda Rusya’daki sivil toplum hareketleri için yeni bir dönemin de sinyalini veriyordu: Sivil toplum kuruşlarına dair yeni düzenlemeler yapıldı, casus taşlar hadisesinden yola çıkılarak STK’ların hareket özgürlüğüne ciddi kısıtlamalar getirildi. Ayrıca yabancı kaynaklı yardımın önü kesildi.

Rusya’da hızla yükselen bu milliyetçilik atmosferinden ve sivil toplum hareketlerini kısıtlama eğiliminden basın da nasibini alıyordu. Hatta aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ akıllarda olan bir fail-i meçhul gazeteci cinayeti bu dönemde işlendi: Anna Polikovskeya.  Polikovskeya, Rusya’nın Çeçenistan’da işlediği savaş suçlarını ortaya çıkarmıştı ve Putin’in doğrudan öfke duyduğu biri isimdi.

Aynı dönemde, Rus kuvvetlerinin Çeçenistan’da yürüttüğü operasyonlarda yaptıklarına dair ifşalara dair bir olay daha yaşandı ancak bu olay büyük bir skandaldı ve uluslararası krize sebep olacaktı. Eski bir FSB ajanı olan ve Rusya’nın Çeçenistan’da yürüttüğü operasyonlara dair bilgi sahibi olan Alexander Litvinenko, daha sonraları FSB ile ilişkisini kesip İngiltere’ye yerleşmiş ve orada Rusya aleyhine ifşaatlarda bulunmuştu. Aynı Litvinenko, İngiltere’de iken zehirlenerek suikasta uğradı. Bunun bir gizli odak tarafından yapılan bir operasyon olduğu apaçıktı. Son zamanlarda Rusya’da ayyuka çıkan İngiltere karşıtlığının yarattığı atmosfer de hesaba katılınca, İngiltere doğrudan Rus istihbaratını suçladı. İki devlet arasındaki ilişkiler hızlı bir şekilde gerildi. İngiltere, Litvinenko suikastinden şüphelendiği bir Rus ajanının teslim edilmesini istiyor, Rusya tarafının kendi anayasalarını buna engel olarak göstermeleri karşısında anayasanın değişmesini isteyecek kadar ileri gidiyordu. Elbette Putin de bunu kendi egemenliğine bir hakaret olarak kabul ediyordu…

8

Gürcistan’da 2. Raund

Takvim 2008’i gösteriyordu. Henüz birkaç yıl önce Gürcistan üzerinden Batı bloğu ile Rusya arasında yaşanan nüfuz mücadelesinden Putin mağlup ayrılmış ve kati bir şekilde Batı yanlısı olan Saakashvili, Gürcistan’da iktidara gelmişti. Fakat o dönemki mağlubiyetin sadece 1. raundda alınan bir mağlubiyet olduğunu söylemiştik…

Rusya, 2008’de bir anda Gürcistan’a savaş ilân etti. Gösterilen bahane, Gürcistan’ın ısrarlı saldırgan tavrı ve Rusya’nın ulusal güvenliğini tehdit edişiydi.

Ancak Rus birlikleri Gürcistan’a doğru harekete geçmişken işi ağırdan alıyorlardı, zira Gürcistan meselesinin ABD’yi de yakından ilgilendiren uluslararası bir mesele olduğunun farkındaydılar. Nitekim Saakashvili de ilk etapta ABD Başkanı Bush’a çağrı yapıp ABD’nin askeri yardım göndermesini istedi.

George W. Bush yönetimi, Saakashvili’nin ısrarlı talebini değerlendiriyordu. Mesele oldukça hassastı ve ABD’nin asker yollaması durumunda, Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez iki güç sıcak savaşa bu kadar yaklaşmış olacaktı. Öte yandan, Putin de Gürcistan’ı “dış desteğe fazla güvenmesinler” diyerek tehdit ediyor ve ABD’nin pasif kalmasını zorlaştıran kışkırtıcı bir tutum sergiliyordu.

ABD ilk adımı, Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice’ı Kremlin’e yollayarak atmaya karar verdi. Ancak Rusya’ya giden Rice’ı bazı sürprizler bekliyordu. Önce, yüksek hassasiyete sahip bir meseleyi müzakere etmek için acil olarak Rusya’ya giden Rice, diplomatik nezaket kurallarına aykırı bir şekilde hemen görüşmeye alınmadı ve bekletildi. Daha büyük sürpriz ise Rice’ın kabulünün Kremlin’de gerçekleşmemesi ve teamüller bakımından tamamen alışılmadık bir şekilde kendisinin Moskova’nın banliyölerinin ötesindeki bir ormanlık alana çağrılmasıydı. Nihayetinde çağrıldığı avcı kulübesine giden Rice, burada ilginç bir manzara ile karşılaştı. Bu tuhaf mekanda Rusya’nın en üst düzey yetkilileri tarafından karşılanmıştı, zira Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinin hepsi bu kulübede toplanmıştı. Toplanma sebepleri de Başbakan Medvedev’in doğumgünü partisini kutlamaktı! Sıcak savaş ihtimalinin doğduğu bir ortamda son derece gergin geçmesi beklenen ABD-Rusya teması bir parti ortamında ve şakalar, espriler eşliğinde gerçekleşecekti… Rice böyle bir ortamda sonunda sadede gelip “Gürcistan’ın işgal edilmesinin ABD-Rusya ilişkilerinde bir kırılma yaratacağını” söylediğinde Putin’in tepkisi sadece şu oldu: “Rusya ulusal güvenliği için ne gerekiyorsa onu yapacak.”

Gürcistan krizi sona ermemişti ve Putin, Rusya’nın ABD ve Batı bloğu tarafından çevrelendiğini hissettiği başka sınır komşularına karşı da daha aktif bir şekilde hareket etmeye kararlıydı. ABD’nin Doğu Avrupa’da Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirmek istediği füze kalkanını bir tehdit olarak görüyordu.

Füze kalkanı projesinin teşkil ettiği tehdide karşı, netice alması mümkün olan bir yöntemle karşı koymak isteyen Putin, senelik G8 toplantısında ABD’ye sürpriz bir teklif yaptı: Füze kalkanının ortak olarak kurulmasını talep etti. Son derece sürpriz olan bu teklif karşısında doğrudan bir şey söyleyemeyen Bush, bu konuyu baş başa görüşmek üzere Putin’i ABD’ye davet etmekle yetindi.

Putin’in bu konuyu müzakere etmek için ABD’ye yaptığı ziyaret ise oldukça sıcak bir atmosferde gerçekleşti. Bush, Putin’i yazlığında ağırlıyordu ve iki lider, Gürcistan başta olmak üzere devam eden birçok gerginliğe rağmen oldukça sıcak bir atmosferde müzakerede bulunma şansını yakalamıştı.

Bush’un yazlığında gerçekleşen bu sıcak görüşmeler neticesinde Bush da ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açıp Avrupa’yı koruyacak ortak bir füze kalkanı yapma fikrini herkesin çıkarına buldu. Bu konuda hemfikir olunması, aynı zamanda iki ülke arasındaki en büyük rekabet noktalarından birinin çözüme kavuşması anlamına gelecekti. Bush ve Putin ivedi bir şekilde oldukça sıcak bir basın toplantısı yaptı. Putin ve Bush arasında gerçekleşen sıcak görüşmelerden sonra yapılan sıcak basın toplantısıyla bir anda iki ülke ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldığı ilan ediliyordu.

Ancak öte yandan, füze kalkanı projesinin nereye evrileceğine dair detaylarda bir konsensüs olmadığı da açıktı. Putin, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya tesis kurulmayacak derken Bush bundan henüz vazgeçmemişti. İki liderin üst düzey kurmayları arasında zorlu ama bir yandan da geçici yumuşama atmosferinin kalıcılaşması ve Gürcistan’daki tansiyonun düşmesi için başarıya ulaşması da bir nevi mecburi olan bir müzakere süreci başladı.

Masada Rusya’nın önüne konan asıl argüman, İran füzeleriydi. Ancak Ruslar, önlerine gelen bilgilere güvenmiyor ve İran’ın füze menzilini tartışıyorlardı. Bu sebeple, Rusya’ya taviz verdirmek kolay olmamıştı.

ABD delegasyonunun başında olan Dışişleri Bakanı Rice ve Savunma Bakanı Gates birçok teklif sunuyordu. Örneğin, füze kalkanından sorumlu kurumun Rusya tarafından görevlendirilecek müfettişler tarafından denetlenmesi gibi öneriler mevcuttu. Ancak Ruslar daha kalıcı bir varlık istiyordu ve buna da ABD cephesi sıcak bakmıyordu. Rusya, füze kalkanı tesislerinde kalıcı bir askeri varlık talep ettiğinde bu kabul görmemiş ve anlaşmaya “Rus yetkililer istedikleri zaman ziyaret edebilirler” maddesi eklenebilmişti.

Her şeyin, pürüzsüz olmasa da, iyiye gittiği ve ABD-Rusya arasındaki tansiyonun düştüğü ve dolayısıyla Gürcistan’a dair askeri kızışmanın yatışma eğilimine girdiği böyle bir dönemde her şeyi tersine döndüren mesele ise iki ülkenin nüfuz mücadelesi verdiği bir başka alan olan Kosova oldu. Kosova’nın Rusya’nın son derece rahatsız olacağı bir şekilde bağımsızlık ilân etmesine yolu açan desteği vermekte olan ABD’nin, Kosova’nın bağımsızlığını ilk olarak tanıyan ülkelerden olması Rusya açısından bardağı taşıran hamle oldu. Bir süredir yaşanan ilişkilerde iyileşme süreci yerini yine, Rusya’nın komşu coğrafyaları üzerinde süren nüfuz mücadelesinin dayattığı realiteye bırakmıştı.

Bir yandan Gürcistan’da tansiyon da hızla yükseliyordu. Gürcistan’ın sınırları içerisinde bulunan ancak Rusya’nın nüfuz sahibi olduğu Güney Osetya ve Abhazya’da Gürcistan hükümetine karşı ayaklanmalar ve açıktan bağımsızlık talepleri başlamıştı. Rusya’nın arka plânda bu ayaklanmaları desteklediğini ve alevi harladığını düşünmek oldukça mümkündü ve belki de Kosova’daki durumun, bu iki bölgedeki ayaklanmalarla bağlantısının olduğu da düşünülebilirdi.

Neticede Rusya-Gürcistan saatli bombası sonunda patladı, Putin’in “bir gün kendilerini vuracak keskin bir kılıç” dediği Güney Osetya ve Abhazya problemleri, Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesinin yolunu açmıştı. ABD, Gürcistan’ı teskin etmeye çalışıyor ve Rusya ile diyaloğu arttırmayı teşvik ediyordu fakat Rusya kısa sürede Gürcistan’ın kuzeyindeki bölgelerde ilerlemiş ve belli yerlerde hakimiyet sağlamıştı. Gürcistan hızlı bir şekilde savunmasını güçlendirmeye çalışsa da Rusya karşısında tek başına yapabileceklerinin sınırlı olduğunun farkındaydı ve NATO’ya üyelik başvurusunda bulunarak bir nevi acil yardım istedi.

Ancak NATO’dan istenen yardım hususunda bazı problemler vardı, zira ABD’ye nazaran Rusya ile daha dengeli ilişkileri olan bazı Avrupa ülkeleri ve bilhassa da NATO’nun bir diğer önemli bileşeni Almanya bu krize doğrudan dahil olunmasına sıcak bakmıyordu. Ancak nihayetinde Ukrayna ve Gürcistan’a doğrudan üyelik vermek yerine belirsiz bir üyelik süreci öngörülmesiyle uzlaşma sağlandı.

Öte yandan, Abhazya ve Güney Osetya’yı iyiden iyiye kontrolü altına alan Rusya’da anayasal zorunluluktan ötürü önemli bir değişiklik olmuş ve Rusya Devlet Başkanlığı el değiştirmişti. Vladimir Putin’in yerine gelen isim, Putin’in önemli kurmaylarından olan ancak bir yandan da daha ılımlı bir profile sahip Dmitri Medvedev’di. Nitekim Medvedev’in koltuğu alışıyla beraber Gürcistan problemine dair diyalog kanallarının açılması umudu doğdu. Fakat Medvedev yönetiminin de kırmızı çizgisi, Gürcistan’ın güç kullanmama, yani bir diğer deyişle, Rusya’nın mevcut askeri varlığına askeri bir karşılık vermeme taahhüdünde bulunmasıydı. Bu noktada devreye gerilimi düşürme konusunda kararlı olan ABD girdi ve ABD Dışişleri Bakanı Rice, Gürcistan lideri Saakashvili’yi Rusya’nın talep ettiği yönde bir ateşkese ikna etti. Gürcistan’ın zoraki olarak ateşkese yanaşması ve görüşmeler yapması da bu ikna çabalarıyla gerçekleşti. İşler yoluna giriyor gibi gözükse de gerilim hâlâ çok yüksekti ve bir sürpriz, kızışmayı çok daha fazla arttıracaktı: Ateşkes görüşmeleri sürerken Gürcistan birlikleri oldukça beklenmedik bir hamleyle karşı hücuma geçti. Güney Osetya’ya giren Gürcistan birlikleri, Rus arabulucuları öldürecek kadar ileri gitmişti (Medvedev de daha sonra verdiği bir röportajda, bu hücuma oldukça şaşırdığını söyleyecekti). Gürcistan’ın bu hamlesi karşısında Rus tankları da Gürcistan’da ilerlemeye başladı.

Artık sıcak bir savaş tam olarak başlamıştı. Güney Osetya’da çatışmalar tüm hızıyla sürüyordu. ABD arabuluculuk yapmaya çalışsa da Rusya’nın kırmızı çizgileri artık çok daha katıydı ve Saakashvili’nin görevi bırakmasını şart koşuyorlardı. ABD’nin, Saakashvili’nin demokratik yollardan seçilmiş olan bir lider olduğuna dair argümanları Rusya cephesinde karşılık bulmuyordu ve diyalog kanalları tamamen kapanmıştı. Bu sırada ABD ve Rusya arasındaki gerginlik de hızla artıyordu. Zira Rusya birlikleri, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e 40 km mesafeye kadar yaklaşmıştı ve Saakashvili, ABD’den doğrudan müdahil olmasını istemiş ve ABD Başkanı Bush, ulusal güvenlik ekibini bu talebi değerlendirmek üzere toplamıştı.

Ancak Saakashvili’nin kumarı tutmayacak gibiydi, çünkü Bush’un acil ulusal güvenlik ekibi toplantısından bu talebe olumlu karşılık vermeye dair yaklaşım çıkmamıştı. Her şey bir çıkmaza gidiyor gibiydi…

Bütün bunlar olurken Vladimir Putin ise olimpiyatlar için Çin’deydi. Onunla beraber bulunan AB’nin dönem başkanı Fransa’nın Cumhurbaşkanı Sarkozy, Putin’i Gürcistan’da yaşanan kızışmanın bir felakete dönüşeceği hususunda uyardı ve bu savaşın derhâl sona ermesi için her şeyi yapabileceğini iletti. Bu hususta Putin’e oldukça ısrar etti ve bu ısrar, her şeyin bir çıkmaza sürüklendiği bir noktada önemli neticeler verdi.

Putin’e ısrarı sayesinde Rusya’yı bir nebze yavaşlatmayı başaran Sarkozy ivedi bir şekilde Medvedev ile görüştü. Bir yandan, Fransa bir ateşkes taslağı hazırlamış ve bu taslakta iki tarafın askerlerini geri çekmesi öngörülmüştü. Ancak Gürcistan yönetimi, hayati bir tehlike altında olsa dahi bu ateşkese sıcak bakmıyordu çünkü yakın askeri tehlikenin böylece savuşturulacak olmasına rağmen Rusya’nın askeri müdahalesine asıl sebep olan Güney Osetya ve Abhazya konularının akıbetinin uluslararası görüşmelerde tartışılması öngörülüyordu. Yani, Gürcistan’ın kendi egemenlik alanında gördüğü bir mesele başka cephelerin katılımıyla tartışılacaktı…

Ancak ABD desteğinin sınırlarından da emin olamayan Gürcistan, mevcut durumda bu ateşkes şartlarını kabul etmek zorunda kaldı. Şüphesiz ki bu bir yenilgiydi. Hem de sadece Gürcistan için değil, aynı zamanda ABD için de. Her ne kadar Güney Osetya ve Abhazya’nın tanınması meselesi günümüzde dahi çözülememiş bir problem olsa da nihayetinde Rusya, ABD’nin bir müttefikini fiilen parçalamayı başarmış ve güney sınırlarına dair birkaç yıl önce kaybettiği ilk raundun intikamını almıştı.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 1. bölümünü okumak için tıklayınız.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 2. bölümünü okumak için tıklayınız.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 3. bölümünü okumak için tıklayınız.

Putin: Buz Adamın Yükselişi yazı serisinin 5. bölümünü okumak için tıklayınız.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus