Medyascope.tv

HDP’yi tasfiye etmek mümkün mü?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

HDP’yi tasfiye etmek mümkün mü?
04.11.2016 medyascope.tv

rusen@rusencakir.com
@cakir_rusen Mail List

4 Kasım 2016 günü medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi Gamze Elvan yayına hazırladı.
Merhaba iyi günler. HDP’ye yönelik operasyon çok önemli bir dönemeç oluyor Türkiye için; acı anlamda, kötü anlamda bir tarih yazılıyor dün geceden itibaren. Bunun etkileri uzun bir süre süreceğe benziyor. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ hakkında, eş genel başkanlar hakkında tutuklama talebiyle yargıya sevk edildiklerini biliyoruz an itibariyle, henüz durum tam netleşmedi. 12 milletvekilinden birisi serbest bırakıldı, diğerlerinin durumu henüz netleşmedi; ama eş genel başkanlar, Grup Başkan Vekili İdris Baluken, partinin en önemli isimlerinden Sırrı Süreyya Önder gibi isimlerle devlet, HDP’ye yönelik en son kozlarını oynuyor; bu çok net bir şekilde görünüyor. Bu noktada dün gece HDP Genel Merkezi’nden İdris Baluken’in götürülmesi sırasında Mardin Milletvekili Profesör Mithat Sancar’ın tepkisine bir göz atalım, ondan sonra devam edelim:

VTR

Evet 1994 yılına gönderme yapıyor Mithat Sancar. 1994 yılında –malum, o zamanki adıyla DEP– Demokrasi Partisi milletvekilleri Meclis’ten yaka paça götürülmüşlerdi; çok utanç verici fotoğraflardı onlar. O dönemde Tansu Çiller”in yönettiği dönemde Kürt sorununda çok sert, en şahin politikaların uygulandığı dönemdi. Ama onun üzerinden geçen süre içerisinde Kürt hareketi, siyasi hareketi, yasal ve yasadışı bütün kollarıyla güçlenmeye devam etti ve bunun çözüm olmadığı görülmüştü. Zaten dün geceki operasyondan itibaren hemen hemen herkes 1994 göndermesi yapıyor ve fotoğraflar da yan yana konuluyor. 22 yıl önceki fotoğraflarla bugünkü fotoğraflar yan yana konuluyor ve kıyaslanıyor; çok hızlı bir şekilde, doğru bir şekilde, bunun bir çözüm olmadığı söyleniyor.
Yalnız bir noktanın daha altını çizmek istiyorum: 1994’ten önce 91 yılı var. 91 yılında dönemin Refah Partisi, yüzde 10 barajını aşabilmek henüz MHP adını almamış olan, Alparslan Türkeş’in partisi Milliyetçi Çalışma Partisi ve Aykut Edibali’nin önderliğindeki Islahatçı Demokrasi Partisi’yle seçim ittifakı yapmıştı. %10 barajını geçebilmek için ve geçti de. Bütün partiler; MÇP de, Refah Partisi de, IDP de Meclis’e girdiler ve ittifak kurduktan 52 gün sonra da herkes kendi yoluna gitti. Oradaki şu husus çok önemliydi: İttifak kararı alınır alınmaz, Güneydoğu’da Refah Partisi teşkilatında çok ciddi kopuşlar yaşandı. İnsanlar, Refah Partililer, Milli Görüşçüler’in bir kısmı –tabii ki çoğunluğu değil ama bir kısmı– MÇP ile ittifak yapılmasına tepki gösterdiler, bunu kabullenmediler. Çünkü Türkiye’de Kürtler arasında İslamcılık çok güçlü olmakla beraber, İslamcıların da büyük bir kısmı Kürt kimliğine sahip çıkarlar. Bu Milli Görüş hareketinde de böyleydi ve bu anlamda Kürt kimliğini reddeden bir partiyle ittifak yapılması çok ciddi bir tepkiye yol açmıştı. Daha sonra Erbakan bunu toparlamak için birtakım manevralar yaptı. Büyük bir kısmını geri kazandı; ama bayağı bir yara açmıştı. Şu anda yaşananların bir de böyle bir boyutu var.
Biliyoruz; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli’yle görüştü. Ne görüştüğü açıklanmadı, ama hemen ardından bu operasyon geldi. Şimdi, bölgede Kürtler arasında –ki başka bölgelerde yaşayan Kürtler için de– AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın belli bir anlamı var. Hepsi için olmasa bile hâlâ var. AKP ve Erdoğan, Türkiye’de Kürtler söz konusu olduğu zaman HDP’den sonra gelen ikinci hareket, hatta bazı yerlerde HDP’nin de önünde oy aldığını biliyoruz. Bu aslında geleneksel olarak böyle ve özellikle son dönemde baktığımız zaman Kürtlerin seçim tercihinde ya HDP ya da AKP var, diğer partiler varlık bile gösteremiyorlar. Belki büyükşehirlerde yerleşmiş eski ilk kuşak Kürtlerin arasında CHP’ye oy verenler olabilir, ama esas olarak Kürtlerin seçimlerdeki parti tercihi bu iki parti arasında. AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi 14 yıldır tek başına yönetiyor olmasındaki en önemli unsurlardan biri, Kürtlerden de çok ciddi bir miktarda oy alabilmesidir; Kürtlerde de belli bir tabana sahip olmasıdır. Hatta AKP’ye kapatma davası açıldığı zaman, kapatma davası sürecinde AKP’nin en önemli kozlarından birisi; “bizim kapatılmamız tamamen HDP’ye –o zaman HDP yoktu galiba ama– o partilere yarar” iddiasını dile getirmesiydi ve bunun derin devlet ya da devletin asli sahibi olduğunu iddia eden çevrelerde ve Anayasa Mahkemesi üyelerinde belli bir karşılık bulduğunu biliyoruz. Tayyip Erdoğan bundan da hareketle Türkiye’de değişik adlarla birkaç tane çözüm süreci başlattı. İlki Demokratik Açılım’dı, ondan sonra Oslo Süreci ve en son Barış Süreci/Çözüm Süreci ve bunların hepsini bir şekilde yürütebildi çünkü hem Kürtlerde belli bir tabana sahip olması hem de ülkenin geri kalan tüm bölgelerinde de çok ciddi bir tabana sahip olabilmesi vardı, işin sırrı buydu. Ama 7 Haziran’dan sonra içine girilen süreçte, AKP ve Erdoğan bu ayrıcalığını riske atıyor, bir şekilde gözden çıkarıyor, artık Kürtlerle arasına mesafe koyuyor. Kürtlerle arasına mesafe koymak olarak yapılmıyor belki ama Kürtlerin önemli bir kesiminin tercih ettiği harekete yönelik yapılan bu uygulamalar ister istemez AKP’nin ve Erdoğan’ın Kürtlerle arasının ciddi bir şekilde açılmasına neden oluyor.
Bu gelinen noktada, bu topyekûn savaş çizgisi, bu çizginin her türlü unsuruna karşı çok acımasız sert politikalar uygulanması, yeni güvenlik konsepti geliştirilmesi; bunun ayağı olarak, ki çok önemli ayağı olarak, Suriye’de Kürtlerin oradaki birtakım kazanımlarına karşı gerekirse TSK’yı devreye sokarak adımlar atılması… Bütün bunlar Türkiye’deki dengeleri gerçek anlamıyla alt üst ediyor.
Tayyip Erdoğan, Türkiye’de Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmeyi gerçekleştirmiş bir lider olarak tarihe geçebilecekken Kürt sorununun olabildiğince tırmanmasının, kızışmasının kapısını açan bir lider olarak hızla ilerliyor. Tabii burada Kandil’in, PKK’nın rolünü asla unutmamak lazım. Örneğin, bugün hemen bütün bu olayların ardından, Diyarbakır’da yaşanan terör saldırısı, ikisi polis 8 kişinin ölümüne yol açan büyük saldırı, işin tek taraflı olmadığını bize çok ciddi bir şekilde gösteriyor. Bir yanda PKK bir yanda devlet varken bu savaşın kaybedeni ilk aşamada sanki Kürtlermiş gibi gözüküyor; ama bu savaşın kaybedeni tüm Türkiye, çok ciddi bir şekilde tüm Türkiye.
Şöyle bir hesap yapılıyor, onu çok yapıyorlar özellikle son dönemde anladığım kadarıyla, internette gördüğüm kadarıyla, hükümete yakın medya kuruluşlarında yapılan tartışma, tartışma değil de aslında yayınlarda gördüğümüz, yazılan yazılar var. Kürtlerin HDP ile arasına mesafe koyduğuna dair birtakım iddialar dile getiriliyor. Bunların çok abartılı iddialar olduğunu söyleyebiliriz; ancak gerçeklik payı olsa bile bu insanların özellikle hendeklerle birlikte başlayan süreçte HDP’nin burada gerçekten etkili bir şekilde bir aktör olarak ortaya çıkmaması nedeniyle HDP ile aralarına belli bir mesafe koymaya başlasa bile, bunun anlamı; bu insanların, yani Kürtlerin devlete yaklaştığı anlamına gelmiyor. İşte en tehlikeli hususlardan bir tanesi de bu; insanlar, Kürtler özellikle kendilerini tamamen çaresiz, küskün, kırgın ve her türlü gelişmeye açık hale geliyorlar.
Şunu unutmayalım: Türkiye’de Kürtler en politize topluluk. Onu bölgeye gittiğinizde, –bölgeye gitmenize de gerek yok– bulunduğunuz yerlerde, yani büyükşehirlerde yaşıyorsanız büyükşehirlerde de görüyorsunuz; ama özellikle bölgeye, Diyarbakır’a, Batman’a, Hakkari’ye, Cizre’ye gittiğiniz zaman çok net bir şekilde görüyorsunuz. 7’den 70’e diyebilirim abartmadan, Kürtler politikayı çok yakından takip ediyor, her türlü detayı çok yakından takip ediyorlar ve bunları değerlendirip buna göre hayatlarını devam ettiriyorlar. Tabii önlerinde hayat anlamında, umut anlamında çok fazla bir şey gözükmeyebilir; ama bugün yapılan gözaltılar, dün gece yapılan gözaltılar, bu kişilere uygulanan muamele vs. bütün bunların hepsinin Kürtlerde bir karşılığı olacak, var.
Şunu da özellikle vurgulamak istiyorum, uzun süredir dile getirdiğim bir husus; bugün Türkiye’de kim Kürtlerle siyasetçi olarak ya da her türlü kurum vs. kim Kürtlerin kalbini kazanırsa, onlarla birlikte hareket ederse önü açık. Kim Kürtleri karşına alırsa önü kapalı. Bunun örneklerini geçmişte çok gördük. En sert politikaları uygulayan siyasetçilerin çoğunun nerede yaşadığını bile insanlar bilmiyor, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor olabilirler. Tansu Çiller’i, Mesut Yılmaz’ı, birçok ismi bu anlamda anabiliriz. AKP’nin Türkiye’de tek başına uzun bir sürede yönetebilmesinin de en büyük nedenlerinden birisi bence Kürt sorununda belli bir dengeyi ve çatışmasızlığı muhafaza edebilmesiydi. Sonuçta, Kürt hareketinin yasal partisini, HDP’yi tasfiye amaçlı olduğu anlaşılan bu operasyonlar –ki bu operasyonların daha ötesi olma imkânı yok artık Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Sırrı Süreyya Önder, alınabilecek kim varsa, belki biraz daha parti milletvekilleri de eklenir ama artık devlet yapabileceğinin sınırına kadar gelmiş durumda; belediye başkanlarını daha önce aldılar, şimdi parti eşbaşkanlarını alıyorlar, bir ihtimal tutuklanabilirler, umarım böyle bir şey olmaz ama– şunu özellikle söylemek istiyorum: Bu partiyi kapatabilirler; daha önce çok kapatıldı, yöneticilerini, milletvekillerini içeri atabilirler; daha önce çok atıldılar, ama bunlar hiçbir şeyi çözmeyecek, tam tersine derinleştirecek.
Kürt hareketini, siyasi alanda onların temsilcilerini tasfiye etmek gibi bir iddianın gerçekleşmesinin %1, hatta binde bir bile ihtimali yok. Tam tersine Kürt hareketinin siyasi temsilcilerini hedef alan insanların, siyasetçilerin, partilerin, yöneticilerin, kendilerinin ileriki süreçlerde çok ciddi kayıplar yaşadıklarını gördük. Bu sefer de böyle olacağını düşünüyorum ama bu bir oyun değil; bu, siyasi partilerin aralarında oynadıkları, kazanılan-kaybedilen basit bir oyun değil. Bu oyun, bu yaşananlar, tüm ülkeyi, hepimizi ve sadece bizleri değil; çocuklarımızı hatta torunlarımızı birinci derecede ilgilendiren çok keskin, çok sert olaylar. Bu akıl kârı işler değil; 94’deki yapılanlar ne kadar makullükten uzaksa, bugün yapılanlar onun kat kat üstünde makullükten uzak adımlar, manevralar.
Buradan şu anda Kürtler ve onların önemli bir bölümünün oyunu almış olan siyasetçiler birinci derecede zarar görüyor olarak gözükebilir; ama bu atılan adımların en büyük zararı ülkeye verdiğini tekrar vurgulayarak, bugün güç sahibi olan kişilerin bu yaptıkları yanlışların bedelini çok geçmeyecek zamanda siyaseten ödeyecekler diye tahmin ediyorum.
Bunu göremiyor olduklarını düşünmüyorum açıkçası; en son olarak da bunu söyleyeyim. Ülkenin o çözüm süreçlerine yönelmesinin en önemli gerekçesi, yaşanmış olanların değerlendirmesiydi, analiziydi. Sertlik, sindirme, baskı gibi yollarla bu işin olmayacağının bilinmesiydi. Buna rağmen, bunu en iyi bilen siyasetçilerin bugün buna yöneliyor olması aslında bu siyasetçilerin gücünü değil güçsüzlüğünü gösteriyor diye düşünüyorum.
Bir an önce bu kâbus gibi günleri atlatabilme dileğiyle ancak bir umut ışığı olduğunu da maalesef düşünmüyorum. İyi günler.

Bunlar da ilginizi çekebilir: