Medyascope.tv

Trump dünyayı nasıl değiştirecek? Soli Özel ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. ABD’de Donald Trump, Hillary Clinton’ı yendi. Sürpriz oldu, beklenmiyordu; ya da az bekleniyordu diyelim. Bunun etkileri hemen ânında tartışılmaya başlandı ve tabii ki olayın Türkiye boyutu var. Biz, dünyaya etkilerinden başlayıp, daha sonra Türkiye’ye etkilerini ele almak istiyoruz. Konuğumuz da Soli Özel. Soli, Türkiye’de yorumcular içerisinde ABD’yi ve Türk-Amerikan ilişkilerini en iyi bilen yorumculardan biridir. Soli, hoşgeldin. Başlığımız çok iddialı, ama sen doldurursun.Soru şu: Trump dünyayı nasıl değiştirir? Şöyle bir hava var biliyorsun: Bir sinizm havası var. Kim gelirse gelsin hiçbir şey değişmez.

O çok bilmişlikten ben çok rahatsızım. Belki normal zamanlarda bu doğru, Soğuk Savaş sırasında, o geldi, bu geldi; fakat Amerikan rotası üç aşağı beş yukarı bellidir. Buna birazcık ayar verirsiniz, ama iç politikada farklı şeyler uygular. Orada bile, Nixon gibi koyu cumhuriyetçi bir başkan bile “Hepimiz Keynes’ciyiz” demişti. Niye? O dönemde uygulanan ekonomi politikaları buydu diye. Dolayısıyla hiçbir şey fark etmez; bu, düşünce tembelliğinin eseri gibi geliyor açıkçası bana. Ben bu seçimin çok önemli bir seçim olduğunu düşünüyorum şahsen. Şimdi, gene kızabilir bazı arkadaşlar ekran başında; bu bir halk isyanı. Yani, seçkinlerin göbeğinden, hani establishment‘ın göbeğinden gelen birisini halk, döve döve, meydan dayağından geçirerek reddetti yani; Clinton’ı reddetti. Şimdi onun sebeplerine girmek isterseniz, gireriz. Benim aklıma hemen Network filmi geldi. 1970’lerin ortasında çekilmiş bir filmdi ve öldükten sonra baş aktör Peter Finch’e de Oscar getirmişti. Orada Peter Finch bir televizyon haber sunucusunu canlandırıyor ve yavaş yavaş kafayı yerken de programlarında “Çok öfkeliyim ve artık buna tahammül etmeyeceğim” diye bağırıyor ve bu dalga dalga bütün topluma yayılıyor ve sonunda adamı öldürüyorlar filan. Yani burada Amerikan toplumunun önemli bir bölümü artık, “Bize adil davranmayan düzenle bizim işimiz kalmamıştır” diye isyan etti. İşin daha böyle popüler demokratik tepkisi, ikinci bir tepki, Beyaz Amerika’nın sloganı “Amerika beyazlarındır” direnişiydi. Bu, demografik olarak çok sürdürülebilecek bir şey değil belki ama, Beyaz Amerika, beyaz olmaktan kaynaklanan imtiyazların kaybını çok öfkeyle karşıladığını göstermiş oldu. Niteliksiz mavi yakalı işçilerin öfkesi çok anlatıldı, ama daha iyi durumdaki orta sınıf Beyaz Amerikalıların da niye Trump’ın peşinden gittiklerini bence iyice analiz etmek gerekecek.

Beyaz öfke, establishment’a yönelik kurulu düzene yönelik öfke. Ama biliyoruz ki Amerika kendi kabuğunda bir ülke değil dünyada; süper güç. Süper güç olarak orada yaşanan bir şey hepimizi, bütün dünyayı bir şekilde ilgilendiriyor.

Fena halde.

Burada senin ilk aklına gelen nedir? Mesela ne gibi büyük dramatik şeyler görebiliriz dünyada?

Bir kere Trump’ın seçimi, Amerika’nın içinde iyi kötü liberal, ne bileyim refah devleti uygulamalarını kör topal da olsa destekleyen bir anlayıştan vazgeçilmesi anlamına gelebilir. Trump’ı destekleyen Cumhuriyetçi Parti’nin içindeki daha marjda kalmış unsurlar, özellikle bu Çay Partisi gibi ciddi faşizan eğilimleri olanların bütün derdi zaten, son 20-30 yıldır Amerikan refah devletini mümkünse külliyen yok etmek, Millî Eğitim Bakanlığı’nı yok etmek filan.

Sosyal devletten uzaklaşmak.

Aslında Trump normalde öyle biri de değil. Mesela kürtaj diye bir derdi yok bu adamın, hani Amerikan evanjelistleri –ki Allahsız olduklarını bildikleri adama çok yüksek oranda destek verdiler–; onların hareketlendirmesiyle de bu seçim kazanıldı pek çok yerde. Bunlarla ortak payı olmasa derim ki bir öfke selinin sözcüsü oldu, onu patlattı. İçeride, dediğim gibi, Amerika ölçülerinde bile aslında zayıf sayılabilecek olan bir refah devleti anlayışından uzaklaşmayı öngörüyorum; birinci hedeflerden birisi de Obama’nın “Sağlık Sigortası Politikası” olacak, bakalım ne olacak ona? Dışişleri’nde de aslında bildiğimiz Amerika’nın kurmuş olduğu liberal dünya düzeni, yani garantörü olduğu düzenden geri çekilme gibi bir politika izleyeceğini söyledi. Yapar mı yapmaz mı? Onu göreceğiz yani “NATO’da” dedi, “Estonya’ya saldırılırsa bana ne Estonya’dan? Gidip onları mı savunacağım?” dedi. Aslında Obama da mesela kendisine Ukrayna sorulduğu zaman “Canım Rusya’nın doğal etki alanı içinde bir yerdir. Bu alana ne diye bulaşacağız?” diye cevap vermişti; o bakımdan çok farklı değiller. “Kore ile Japonya’yı biz korumak mecburiyetinde miyiz? Korunmak isteyen bize paramızı ödesin” filan gibi. Yani Amerikan enternasyonalizminin kabul edemeyeceği şeyleri söyledi. Bunları yapar mı yapmaz mı bilmiyoruz, NATO’yu korur mu korumaz mı bilmiyoruz, Avrupa’yla olan ilişkileri zayıflatır mı zayıflatmaz mı bilmiyoruz. Bütün bunlar… Şimdi adamın seçileceği belli oldu, Meksika pezosu %12 değer kaybetti. Duvar dikeceğim dedi vs. Şimdi bunlara baktığınız zaman, alışık olmadığınız, içeride kullandığı dil de alışık olunmadık bir dil diyelim. Herkese hakaret etti. Dışarıda da hiç farkı yok, herkese hakaret edebiliyor. Bu adamla nasıl diyalog kurulur? Nasıl konuşulur? Hakikaten durduğu yer nedir? Ancak yavaş yavaş kadroları şekillendikçe göreceğiz.

Putin’le ilişkisi meselesi var, biliyorsun ve sanki bu seçimi aslında Putin kazandı gibi bir hava da daha ilk andan itibaren estirilmeye başlandı. Bu ne derece gerçek?

Şimdi Amerikan istihbarat örgütleri, yanılmıyorsam 9 istihbarat örgütü bu Demokrat partililerin maillerine girilmiş olması, Hillary Clinton’ın maillerinin girilmiş olmasını falan hep Rusların işi olarak takdim ettiler. Ben Putin’i iki hafta kadar önce canlı izledim “Siz deli misiniz? Öyle şey yapar mıyız? Ne demek istiyorsunuz? Amerika bir ‘Muz Cumhuriyeti’ mi biz bunu yapalım?” filan dedi. Amerikan istihbaratçıları bunun Rus işi olduğunu söylüyorlar. Trump’ın birtakım işleri varmış Ruslarla, daha doğrusu başdanışmanının Ukrayna’yla, Ruslarla işleri varmış. Putin’e de bir lider olarak hayran olduğunu söyledi. Bu, Rusya ile arasını iyi tutacağı anlamına mı gelir? Hakikaten bilmiyorum. Çünkü yanındaki kadronun… mesela Hillary Clinton iktidara gelmiş olsaydı, Rusya’ya yönelik politikayı sertleştireceğini biliyorduk ya da öyle konuşuluyordu, Çin’e yönelik de öyle; ama Trump’ın tam olarak ne yapacağını bilmiyorum. Ben şahsen “Putin’i çok seviyorum ne kadar iyi lider” demiş olmasını Rusya’ya karşı çok yumuşak politika izleyeceğinin anahtarı olarak görmüyorum, ama beklemek ve kadrolarını oluşmasını görmeyi bekliyorum.

Peki, hep şu da söyleniyor: Trump’ın dış politikada ne yapacağı bilinmiyor, çok konuşmuyor vs. Bu herhalde ilk başkan adayı değil bu konuda. Genellikle de şöyle bir olay oluyor benim bildiğim kadarıyla; bunlar bir ekiple geliyorlar ve bu ekip başkanlara dış politika dizayn ediyor. Burada şu âna kadar ortaya çıkan isimlere falan baktığında, sen onları daha fazla biliyorsun bizden.

Ben de çok az biliyorum ve onun için şöyle bakıyorum: Şimdi, bugün sabahleyin TAİK yani Türk-Amerikan İş Konseyi toplantısına katıldım. Orada ufak bir panel yaptık, çok da kısa sürdü. Nuri Çolakoğlu, İlter Turan ve Murat Yetkin’le birlikte. Orada TAİK Başkanı bana Trump‘ın ulusal güvenlik danışmanı olacağını söylediği emekli bir generalin bir yazısını verdi. Orada baktığımız zaman, Türkiye’yi ilgilendireceğini düşünüyorum. Türkiye’yi Obama yönetiminin kötü harcadığını, iyi davranmadığını, ilişkilerini çok hoyratça götürdüğünü söyleyerek Fetullah Gülen’in Humeyni’den farkı olmadığını; kendini ılımlı mılımlı diye pazarlamış olmasının göz boyamadan başka bir şey olmadığını filan yazıyor. İsmi, emekli General Michael Flynn. Bu adam Irak’ta ve Afganistan’da görev yapmış. Irak’ta Petraeus’un bu meşhur “kalkışma” politikasını birlikte yürüttüğü generalmiş, tuğgeneral galiba. Şimdi burada böyle bir yazı var, bu yazıda beni en çok kaygılandıran İran’a yönelik son derece sert bir yaklaşım. Ben zaten Trump’ın politikasını iki ülke çerçevesinde çok merak ediyorum. Çin de önemli, ama Çin ile olan herhalde daha fazla ekonomik birtakım yaptırımlar ya da sertlikler konusu. Biri Rusya, az önce konuştuğumuz; ötekisi İran. Biliyoruz ki Amerikan Kongresi’nde Amerikalıların ulusal güvenlik sisteminin şahin kanadında İran anlaşmasından hiç memnun olmayan dünya kadar insan var ve bunlar –Pentagon’dan bahsetmiyorum–, bunlar Obama’nın vetosunu geçersiz kalacak sayıyı bulamadıkları için o anlaşma kabul edilmiş oldu. Şimdi, Trump iktidara geldiğinde, Newt Gingrich’ler filan, bu tür adamlar olduğunda, İran’ın anlaşmanın şartlarına uymadığı iddiası ile anlaşmayı bir kenara atar mı acaba?

Bugün Ruhani’nin bir açıklaması var duydun mu bilmiyorum.

Hayır duymadım.

“Hükümetler değişebilir ama anlaşmaya bir şey olamaz çünkü bu anlaşma BM Güvenlik Konseyi vs. üzerinden yapıldı” diye kendi kurmaylarına böyle bir teminat verdi.

Şimdi sıkıntı şu: Trump’ın sicilinde, bugüne kadar gördüğümüz davranışlara, kalıplara baktığımız zaman, Trump’ın kuraldı, kurumdu, uluslararası kuruluşlardı, ahde vefaydı, şuydu buydu, bunlarla pek de alışverişi olduğunu düşündürtecek bir durum yok ortada. Dolayısıyla benzer bir şey yapar mı yapmaz mı bilmiyorum, ama Amerikan sistemi onu bu konuda, eğer öyle bir niyeti varsa, dizginler mi dizginlemez mi onu göreceğiz. Çünkü Kongre aklı başında hareket eden bir kurum olmaktan çoktan çıktı zaten. Cumhuriyetçilerin elinde kaldı.

Her ikisi de değil mi? Senato da Temsilciler Meclisi de.

Her ikisi de. Senato da Temsilciler Meclisi de.

O zaman hiçbir sorun yok önlerinde.

Şu anda Amerika’daki güç tekelleşmesi herhalde kurucu babaları mezarlarında fır döndürüyordur. Çünkü bütün sistem check&balance işi.

Ama şöyle bir şey olmuştu Soli; seçimden önce, parti içerisinde, “Trump’la olmaz” diye küçük çaplı da olsa…

E ne yapacaklar onlar şimdi sence? Yani bu Trump’la olmaz diyenler ne yapacak?

Ben sana soruyorum!

Ne yapacaklar? Adam kazandı, kazanmakla kalmadı; döve döve kazandı. Açık fark attı. Clinton dört puan farkla kazanır diyorlardı, üç puan fark attı öyle değil mi, aşağı yukarı en son baktığımda. Sırf bu da değil, bu şu demektir: Trump sayesinde Kongre’ye girmeyi becermiş olan insanlar olması gerekir bu durumda. Yani ceket eteği etkisi filan diyorlar buna. Dolayısıyla bu adama herkes borçlu şu anda. Onunla öyle bilek güreşi yapabilecek durumda fazla insan yok.

Peki, tekrar baştaki meseleye dönecek olursak; bir establishment var, sistem var; Amerika’da sistem var, sistemden rahatsız olanlar var. O rahatsızlıkları aldı taşıdı ama hep de söylendi ki, ilk başta dile getirdiği sertlik yerine biraz sistemi değiştirip büyük ölçüde kendisi sisteme uyar. Doğrudan kendisi olmasa bile, ekibi üzerinden olur filan.

Söylenen o. Olup olmayacağını kimsenin bildiğini sanmıyorum açıkçası.

O zaman Türkiye’ye gelelim.

Türkiye’ye gelelim!

New York Times’a verdiği bir röportajda, biliyorsun, darbe girişiminden bir hafta sonra falan verdiği bir röportaj yanılmıyorsam, röportajda bir anda şunu söylüyor: Tayyip Erdoğan’a çok geniş kredi veriyor, “kredi” lafını kullanarak biliyorsun. Bu darbe girişiminin kesinlikle tiyatro falan olmadığını, halkın devreye girdiğini, Tiananmen’e benzetiyor. Ardından da “Biliyorsunuz ben Kürtlerin en büyük hayranıyım” diyor. Onun üzerine New York Times gazetecileri diyor ki: “Bir dakika, siz hem Tayyip Erdoğan hem de Kürtler diyorsunuz. Nasıl olacak bu iş?” diyor. “Çok iyi olacak, ben onları buluşturacağım” diyor. Şimdi o tarihte, naif, nasıl olsa seçilme şansı pek olmayan bir adam, dış politikayı da bilmeyen bir adamın, naif görüşleri olarak alınmıştı. Şimdi ama, net bir şekilde kazanmış bir başkan. Ne yapacak bu adam?

Ben açıkçası Amerika’nın Suriye’de izlediği politikayı değiştireceğini sanmıyorum. Yani, ne Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayarak Kürtlere yardım edecek ne de Kürtlerin yenmesine izin verecek. Bugünkü politikaları, üslup farkları şunları bunları…

Her iki tarafa da dengeli falan…

O bakımdan mesela Rusya’yla nasıl bir tavır içine gireceği önemli. Rusya’yla Suriye’de anlaşma yönünü seçerse o zaman Türkiye biraz rahatlar tabii; fakat öte yandan da Beşar Esad’ın gitmesi gibi bir iddiadan da tamamen vazgeçmesi gerekir. Ne bileyim, İran’la kapışmaya karar verdiği takdirde aslında bu Türkiye’nin işine gelir. Fakat İran’la kapışmaya karar veren bir adam, Beşar Esad’ı niye yerinde tutsun? Hiçbirinde… yani doluya koyuyorsun taşıyor, boşa koyuyorsun dolmuyor dedikleri türden bir şeyler var. Bütün bunlar nasıl koordine edilecek ve nasıl bütün unsurları birleştirici bir siyaset ya da bir strateji çerçevesine oturtulacak? Hakikaten kestiremiyorum.

Aynı röportajda, hatırlayacaksın, Türkiye’deki darbe sonrasında yapılan tasfiyeler vs. temel hak ve özgürlüklerle ilgili ihlaller sorulduğu zaman şöyle bir cevap veriyor, özet ve mealen söylüyorum: “Bizim ülkemizde de çok şey oluyor. Bizim bu konuda başkalarına söz söylemeye hakkımız mı var?”

Trump Amerika’sı laf olsun diye bile insan haklarıydı, bilmem hak ve özgürlüklerdi, şuydu buydu diye kimseye bulaşacak bir Amerika olmayacaktır diye düşünüyorum açıkçası.

Yani şu âna kadar Türkiye’deki gelişmelerle ilgili Dışişleri Bakanlığı’ndan dile getirilen “deep concern” yani derin kaygı…

Bana bu laf ucuz geliyor zaten. Derin kaygıdan ölecekler diye biz kaygılanıyoruz artık. Dolayısıyla bunlara gerek kalmayacak yani. Bana sorarsan kurum olarak geleneği icabı bu tür lafları belki edecektir ama Beyaz Saray’dan, “Bastırın Türkiye’nin üstüne, neymiş bu rezalet” diye bir baskı geleceğini açıkçası sanmıyorum yani. Kendisi, doğru dürüst işini yapmayan gazetecilerin dövülmesinden yanaydı yani. “Şimdi pek işe yaramıyor ama olsun, işkence olsun” diyen birisinden bahsediyoruz yani; Trump’tan bahsettiğimiz zaman. Bu tür, hani Amerikan resmi pozisyonlarında bile getirilmiş olan demokratik ya da liberal duyarlılıkların Trump için bir önem taşıdığını bize düşündürtecek herhangi bir şey yok.

Peki buradan acayip bir şey çıkıyor ama. Özellikle şeyi hatırlarsak; iki dönem üst üste Obama’nın ne derece başarılı olduğu ayrı ama…

Obama’nın popülaritesi %54 ya! Yani şu sonucu tek bir kategoriye oturtarak anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Yani siyah bir başkan var, adamın siyah olmasının yarattığı polarizasyondan yararlanarak seçilen %48 oyla yeni seçilmiş başkan var. Obama %54 popülariteyle görevi terk edecek. O adam bu kadar popülerse o zaman Trump’a neden bu kadar çok oy verildi? Şimdi bunlar merak konusu.

Demek ki Clinton çok yanlış seçimdi.

Clinton yanlış seçimdi. Şundan dolayı değil; yani Clinton zeki mi? Zeki. Clinton çalışkan mı? Çalışkan. Clinton analitik mi? Analitik. Yapmaya çalıştığı işi çok iyi yapmaya gayret ediyor vs. Bütün bunlar doğru; ama Hillary Clinton aynı zamanda 30 yıldır piyasada olan ve sevilmeyen birisi. Bu haksız bir şey olabilir, ama bu kadar kritik bir ortamda Demokrat Parti, kendi rehaveti içinde riskli olan bir adayı koydu. Eğer Bernie Sanders çıkmasaydı daha da kötü olacaktı. Sanders sayesinde Clinton sola frenledi.

Peki bu olsaydı ne olurdu?

Sanders tek başına kazanabilir miydi? Hakikaten bilmiyorum.

O da çünkü bir establishment karşıtı.

Karşıtlığı var, o da tabii aynı dertten mustarip olanlara sol bir perspektif sunuyor. Şimdi, Trump’a destek verenlerin arasında dincilerin oyunun, payının ve gücünün çok önem taşıdığını düşünecek olursan, bir New York Yahudi’sinin, solcu ve Allahsız olması gereken birinin, tutup da evanjelistlerden oy alması pek kolay olmazdı gibime geliyor.

Peki İslamofobi meselesine gelecek olursak, ya da daha açık söyleyelim Trump’ın İslam aleyhtarı, yani Müslümanlar karşısında söylediği bir yığın laf var.

Var.

Bunu genellikle göçmenlik üzerinden söyler gibi yaptı, ama sonuç olarak İslam dinini ve Müslümanları karşısına aldı. Bu nasıl sonuçlara yol açabilir? Yoksa bu kampanya lafları olarak mı kalır?

Ya şimdi bu adamın kendi görüşüyse –ki olmadığını düşünmememiz için neden yok– resmi olarak tekrarlanmasa bile yavaş yavaş siyasetine yansımaya başlar. Şimdi pek üzerinde durmadık, ben vakit bulabildiğim ölçüde Amerikan basınından biraz takip ettim. FBI başkanının seçime 10 gün kala yeniden Clinton’un e-maillerini ortaya atması, pek çok insanın kulağına fena halde kar suyu kaçırdı; midelerini bulandırdı. Sonunda da adam “Yok, pek bir şey de yokmuş aslında” filan dedi. O zaman deniliyor ki, müthiş bir baskı altında kaldı aşırı sağcı cumhuriyetçilerden ve FBI’ın içindeki bizim tabirimizle “derin devlet unsurlarının” Clinton’a tahammül edememesiyle, biraz da onları yatıştırabilmek için yaptı bunu. Şimdi bu doğruysa, bunlar katı insanlar. Müslümanlara hatta Yahudilere çok da sıcak bakmamaları ihtimal dahilinde. O zaman dediğim gibi resmî siyasette bu böyle söylenmese bile, “İslam aslında müthiş bir dindir” de diyebilir ama, bu yaklaşım, bu görüş, bu duygu, bence ufak ufak politikalara da sirayet eder. Mesela bu bahsetmiş olduğum Flynn’in yazısındaki önemli unsurlardan biri, öyle bir Türkiye’den bahsediyor ki o; askerden tanıdığı Türkiye’den bahsediyor aslında. “Siz İslam dünyasına örnek olmasınız” diyor. Ilımlı mılımlı filan değildir, ama bahsettiği Türkiye bugünkü Türkiye değil; bugünkü ideolojik kabuk değiştirme içinde olan Türkiye’den de bahsetmiyor. Bu, bilmediği için mi böyledir yoksa Türkiye’ye, “sen ancak böyle olduğun takdirde biz seni önemli bir ülke konumuna getiririz” anlamına mı geliyor? Onu zaman içerisinde göreceğiz.

Bir kişisel tahminim var: Herhalde bu seçim sonuçlarından en çok rahatsız olan birisi Fethullah Gülen’dir diye düşünüyorum.

Olması gerekendir evet. Orada zaten bir çember daralıyor galiba dışişlerinde falan.

Zaten daralıyor.

Zaten daralıyordu, orada bir sıkıntı…

Bu senin söylediğin adamın yazısı da aslında çok denk geliyor.

Çok sert yazı. Gülen’le ilgili üç dört paragraf var, “Humeyni” diyor, “Humeyni aldatmıştı bizi” diyor. “Ben çok masumum diyerek bak ne olduğunu gördük, bu da onun gibidir” diyor. Şimdi bu, olabilecek en ağır suçlama yani, Amerikan referansları içerisinde en ağır suçlama, Humeyni olduğu için.

Bu peki ulusal güvenlik danışması olması, muhtemel olan…

Bana TAİK başkanının söylediği bu.

O zaman Fethullah Gülen’in büyük bir ihtimalle Trump göreve başlamadan önce, kendi rızasıyla üçüncü bir ülkeye gitmesine de tanık olabiliriz belki. Ne dersin?

Her şey olabilir yani bilemiyorum. Çünkü normal şartlarda mahkeme safhasını beklemek lazım, eğer Türkiye’nin dosyaları mahkemeye gönderilecekse.

Ama bu kadar hoyrat bir başkan geldiğinde… Hani şimdi ne deniyordu? Amerikan sisteminde yargıya müdahale edilemez vs. falan. Ama bu Trump şey gibi sanki…

Trump normal değil şimdi. Sabaha karşı çekmiş tweet’ini diyor ki, “Onu bunu söylemeyin, siz kaybedenlersiniz. Bunu da içinize sindirin artık” diyor. Bunu da sabahın 03.30’unda diyor bu adam. O meşhur güzellik kraliçesi olan kadına hakaret etmişti falan, ona “Şişmandı, çirkindi. Zaten seks işçisidir” diye tweet attı, gece 03.30’da, sabahleyin. Amerika gibi bir devleti yöneten kişiden bekleyeceğin davranış kalıbı değil yani, dikkat eksikliği sendromu olan çocuk gibi, hiperaktif çocuk gibi bu adam! Bir tarafta Obama var, her kelime üç defa imbikten geçiriliyor vs., tartılıyor, konuşuluyor. O ise aklına geleni de söyleyebiliyor. Böyle de devam edebilir.

O zaman dünya hop oturup hop kalkacak!

Dünya hop oturup hop kalkıyor, şimdi bakın, Amerika’nın Avrupa’da birtakım yükümlülükleri var, Asya’da birtakım yükümlülükleri var. Şimdi diyor ki, “NATO gerekli mi?” Avrupa’da “eyvah ne oluyor?” filan. Bu arada bir şey söyleyeyim: Dünya açısından sonuçları dedin, ben Trump’ın zaferinin Avrupa’da aşırı sağın önündeki engelleri ciddi ölçüde kaldırdığını düşünüyorum. Bence önümüzdeki Fransa seçimlerinde Le Pen’in suret-i katiyede başkan olamayacağını söylemek çok akıllıca gelmiyor.

Le Pen Fransa’nın cumhurbaşkanı olabilir diyorsun.

Şimdi yol açıldı, Brexit bunun yolunu açtı, ya da örnek teşkil ediyordu. Seçkinler ne derse desin, kamuoyu yoklamaları ne derse desin, çatır çatır Brexit çıktı. Dün akşam sandıklar açılmaya başladığında millet %76 Clinton kazanır, %66 Clinton kazanır derken, kaybetti! Dediğim gibi yarım puanla kaybetmedi, 0.4’ le kaybetmedi; dayak yiyerek kaybetti! Demek ki ortada alışık olduğumuz perspektiflerden anlaşılamayacak olan müthiş bir dinamik var. Şimdi bu dinamikler yıllardan beri Fransa’da var yani. Şimdi Marine Le Pen’in babasını ancak solla sağ birleşip Jacques Chirac’ı seçebildiği için engelleyebilmişti filan. Bu tür şeyler var. Şimdi önümüzdeki haftalarda Avusturya’da seçim tekrarlanacak mesela, diyelim ki orada faşist adam cumhurbaşkanlığına geldi Avusturya’ya; yol açılıyor! Yol sürekli olarak açılıyor yani; bu meşrulaşıyor. Ama olamayacak bir şeydir diyebileceğim bir dünyada yaşamıyoruz artık. Ha, öte yandan, dediğim gibi NATO kalıcı mı değil mi vs. Asya’da nedir yükümlülükleri? İşte, Çin’i zaten çevrelemek istiyor ama Japonya’yla Kore’yle onları koruyacağına dair anlaşmaları var Amerika’nın. “Ben bunlardan vazgeçeceğim” dedi Trump mesela. Şimdi bu Japonya’yla Kore’yi tedirgin ediyor, fakat ilginç bir şekilde Çin’i de rahatsız ediyormuş. Niye? Çünkü o zaman Japonya’nın silahlanmasının önünü açacak; tarihte Japonlar daha küçük ülke olmalarına rağmen Çin’i epey bir benzetmişlerdi zaten. Dolayısıyla Çin, hazır olmadan kendini tam hazır hissetmeden Japonya’yla belki kapışmak zorunda kalacak. Yani, her tarafta bir kıvılcımın patlatabileceği bir barut olacak. Çok rahat bir dünya olmayacak gibime geliyor.

Evet burada noktayı koyalım, belki kıyametin de tetikçisi olarak…

E tabii biliyorsun “Taktik nükleer silahlar kullanılsa ne olur?” gibi güzel incileri var.

Tamam, daha fazla kâbusu derinleştirmeden Soli Özel’e çok teşekkür ederim. Evet, Trump’la beraber dünyanın nasıl değişeceğini Soli’yle önce Amerika’dan başlayarak değerlendirdik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz, sizlere de bizleri izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler

Bunlar da ilginizi çekebilir: