açık oturum

Açık Oturum (113): Yalçın Karatepe ve Abdurrahman Yıldırım ile Türkiye ekonomisinin son durumu

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 113. Açık Oturumu’nda karşınızdayız. Bu akşam konuklarımız, Skype üzerinden Ankara’dan bağlanan Prof. Yalçın Karatepe. Hocam hoşgeldiniz.

Karatepe: Hoşbulduk Sedat Bey. Teşekkür ederim davetiniz için.

Pişirici: Sağolun. Stüdyoda da Habertürk gazetesi yazarı Abdurrahman Yıldırım var. Abdurrahman hoşgeldin.

Yıldırım: Hoşbulduk.

Pişirici: Bu akşamki programın bir özelliği var. Tam bir yıl önce, 17 Kasım 2016’da, yine Yalçın Karatepe ve Abdurrahman Yıldırım’la bir araya geldik ve Türkiye ekonomisini konuştuk. Bir yıl sonra yeniden bir aradayız. Bu bize geçen bir yılda ne olup bittiğini konuşma fırsatını da sağlıyor.

Bu Açık Oturum, Türkiye ekonomisinde, en azından, döviz kuru, faiz gibi göstergeler üzerinden fırtınalar kopan günlere denk geldi. Bu açıdan da önemli.

17 Kasım 2016’daki Açık Oturum’da Türkiye ekonomisinin genel durumunu konuşurken bir not almışım: Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in tweet’leri o gün, ya da bir gün önce bir tartışma yaratmış. Başbakan Yardımcısı demiş ki: “Türkiye, dışa açık ve ciddi cari açık veren bir ülke. Ancak Açık Piyasa Ekonomisi ile tutarlı rasyonel politikalar ve reformlar çözüm olur.”

Şimdi bu açık oturumdan bir gün önce de Bloomberg HT televizyonunun ekonomi zirvesinde konuştu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek. Abdurrahman Yıldırım da bugünkü yazısında Başbakan Yardımcısı’nın konuşmasından söz etmiş. Başbakan Yardımcısı çıkıp konuşuyor ama bir şey olmamış gibi konuşuyor. Fakat bir şeyler oluyor Türkiye ekonomisinde.

Abdurrahman, izin verirsen hocamla başlayalım. “Son bir yılda neler olup bitti?” diye çok genel bir soru soracağım. Gözünüzü korkutmasın. Ama gerçekten de o açık oturumdan bu açık oturuma, gözünüze çarpan nedir? Mesela, geçen yılki açık oturumda söylediğiniz iki şey benim dikkatimi çekmişti. Bir tanesi, ısrarla demiştiniz ki: “Biz ödediğimiz vergilerin, yani paralarımızın nereye harcandığını bilmek istiyoruz. Bu hükümet, ya da herhangi bir hükümet, bize açıkça bunu söylemek zorunda.” İkincisi de: “Her vatandaş, yıl sonunda vergi beyannamesi doldursun. Bu bir zorunluluk haline gelsin. Böylece, o vatandaş parasının nereye harcanacağını da sorabilme kabiliyeti kazansın.” Hâlâ aynı noktada mısınız? Geçen bir yılda neler oldu?

Karatepe: Son sorduğunuzdan başlayayım Sedat Bey. 1215 yılında imzalanmış olan Magna Carta’dan beri var olan, kimin ne kadar vergilendirileceği ve bu vergilerin nereye harcanacağına kimin nasıl karar vereceğine atıfta bulunmak için söylemiştim. Demokrasilerin özü aslında budur. “Kimden ne kadar vergi alıp, bu vergileri nereye harcayacaksınız?” üzerinden siyasetin yapıldığını biliyoruz.

ABD’ye bakıyoruz: Bugün ABD’de “Vergi indirimi yapılmalı mıdır? Kimden ne kadar vergi indirimi yapılmalıdır? İndirim yapıldığı zaman kamusal harcamalar ya da farklı kesimden yapılacak harcamalar bundan ne kadar etkilenecektir?” tartışmaları yapılıyor. Benim atıfta bulunmaya çalıştığım şey de buna benzer bir şey.

Şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de maalesef  –belki son otuz yılda bu daha da belirgin bir hale geldi– siyasetçilerin kamu kaynaklarını kullanma konusunda topluma karşı bir sorumluluğu yokmuş algısı, çok bariz bir şekilde oturmuş durumda. Eskiden bütçe görüşmeleri medyada, ana haberlerde, ana akım medyada, gazetelerde çok yer bulurken, şimdi bütçe görüşmeleri devam ediyor, haber dahi olmuyor. Bütçe görüşmesi dediğimiz şey de, kimden ne kadar vergi alınıp, nereye harcanacağı konusu. Bu konu demokrasinin ilerlemesi açısından da bir zorunluluk. Çünkü hesap verilebilirlik, şeffaflık gibi kavramları da içinde barındırıyor. Türkiye’de maalesef bu konuda bir ilerleme yok. Ama verginin ne kadar hassas olduğunu, hatırlarsınız, yakın zamanda Motorlu Taşıtlar Vergisi konusunda % 40’lık bir artış gündeme geldiğinde, toplumun nasıl tepki verdiğini gördük. Dolayısıyla, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesinin ön koşullarından bir tanesinin de bizden alınan paraların hesabının sorulması olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Türkiye’de bir mesafe alındı mı? Hayır, alınmadı. Aksine, geçen sene yaptığımız yayından beri gelişmelere bakıyorsunuz, harcamaların ya da para yönetiminin biraz daha denetim dışına çıkarılmasına yönelik işler yapıldı. Örneğin, Varlık Fonu kuruldu ve kamunun şu anda mevcutta bulunan varlıklarının önemli bir kısmı oraya devredildi. Orada ne yapılacağına dair bilgimiz bile olmayacak. Yani, bizim beklentimizden biraz daha uzaklaşan bir gelişme oldu bu anlamda.

Genel olarak, geçen seneden beri ekonomik anlamda ne oldu derseniz, kamusal anlamda bizim beklediğimiz herhangi bir iyileşme olmadı. Yapısal bir tedbir alınmadı, reforma yönelik bir iş yapılmadı. Türkiye ekonomisinin gidişatını uzun vadede olumlu etkileyebilecek kararlar alındığını maalesef görmüyoruz. Neler yapıldı? Genellikle palyatif çözümlere yönelik işler yapıldı. 2017 içerisinde Türkiye ekonomisinin büyümesini canlandırabilmek için Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden ciddi şekilde kaynak aktarıldığını biliyoruz. Kamu harcamalarının artırıldığını biliyoruz. Bütçe açığı rakamlarına baktığımız zaman görebildiğimiz şeyler bu. Ama bütün bunlar, Türkiye ekonomisinin uzun vadede, hatta orta vadede, sağlıklı ve sürdürülebilir bir biçimde büyüme, istikrarlı, kontrol altında bir enflasyon, işsizlik rakamı gibi şeylere dönük çözümler değil, ama bir sonraki sandık hedef alınarak yapılan ekonomi uygulamalarıdır. Bunların uzun vadede ortaya çıkacak olumsuz etkilerini göreceğimizi düşünüyorum.

Pişirici: Peki. Aynı genel soruyu Abdurrahman’a da soralım. Neler değişti bir yılda? Sen her yazını bir atasözü ile bitiriyorsun ya, o gün gazetede yayınlanan yazını şöyle bitirmiştin: “Eğil ocağına, yalvar kucağına.” Ben de o günkü yayının sonunda, bu atasözü ile ne demek istediğini sormuştum. Senin cevabın “Kendi öz kaynaklarımıza dönmemiz lazım. Kendimiz bir öz kaynak yaratamazsak bu iş zor” demiştin. Ne oldu son bir yılda?

Yıldırım: Şu oldu. Cari açık 30 milyar doların altındayken, şimdi yıllık bazda 40 milyar dolar oldu. Dolayısıyla dış açığımız büyüdü. Dış borcumuz da milli gelirin % 50’sini geçti. Yeni milli gelir revizyonu ile dahi geçti ve % 51,5’a yükseldi. Kendi öz kaynaklarımıza dönemediğimiz için dış borcumuz ve dış finansman ihtiyacımız arttı.

Yurt içerisinde, şirketler batmasın, ekonomiyi de batırmasın ya da yeni bir kriz yaşamayalım diye, hocamızın da bahsettiği Kredi Garanti Fonu devreye sokuldu. Ama onu yanında bazı vergi indirimleri ve vergi kolaylıkları sağlandı. Sonuç şu: Son 15 yılın en önemli çıpası olan mali disiplinden bu sene ilk kez bu ölçüde ödün verildi. Artık bütçe milli gelirin % 1’i kadar açık vermeyecek, % 2 hatta % 2,5’u kadar açık verecek. Gelecek sene de açık olmaya devam edecek. Bu önemli bir gelişme. Çünkü hem dış açığınız büyüyor, bunun yanına iç açık dediğimiz bütçe açığını da eklemiş olduk. Dolayısıyla, dışarıdan gelebilecek dalgalara karşı açık hale geldik, kırılganlığımız arttı.

Bunun yanında enflasyon da arttı. Enflasyon artık çift haneli. Belki önümüzdeki aylarda tek haneye düşebilecekti, ama bu son kur artışları bence o umutları da tüketti. Böyle üst üste sayabileceğim birkaç olumsuzluk yaşamış olduk. Bütün bunlara karşı elde ettiğimiz şey, geçen sene, özellikle darbe girişimiyle beraber büyüme eğilimi olumsuz etkilenmişti, negatife dönmüştü. Bunu pozitife çevirdik. Hatta % 5 – % 6’lara çıkarttık. Muhtemelen bu üçüncü çeyrek büyümesi de çift haneli gelecek. Dolayısıyla şaşıracağız. Bir yandan kur, bir yandan faiz alıp başını giderken herkesin beklentileri çok kötüyken, üçüncü çeyrek büyümesi çıkacak ve belki diyecekler ki: “% 11 büyüdük”.

Pişirici: E nasıl büyüdük?

Yıldırım: Nasılı yok. Büyüdük. Niye büyüdük? Asıl şey, geçen sene % 1,2’lik daralmanın telafisi diyelim. Bu sene normalin de üstünde büyüme sağlandı üçüncü çeyrekte. Çünkü geçici vergilerin sona erdiği döneme (30 Eylül) denk geliyor.  30 Eylül, üçüncü çeyreğin son tarihi. Otomobil alıyorsan düşük vergiyle alıyorsun. Mobilya alıyorsan düşük vergiyle alıyorsun. Beyaz eşya alıyorsan düşük vergiyle alıyorsun. İşçi çalıştırıyorsan bunun sosyal güvenlik primlerini öteliyorsun, az ödüyorsun. Hatta buna gayrimenkulü da ilave etmek lazım, çünkü % 18’lik KDV’yi de % 8’e düşürdüler. Dolayısıyla bir anda tapularda % 32’lik bir devir gördük 1 ayda. Herkes bu fırsatı kullandı. Yani, her şeyin doruk noktasına çıktığı ay eylül ayı oldu. Dolayısıyla üçüncü çeyrek oldu. Onun için büyümüş olduk. Ama bu, aynı zamanda bütün talebin öne çekilmesi demek. Bu avantajdan yararlanmak için hane halkı önümüzdeki dönemde, hatta belki önümüzdeki yıllarda yapacağı tüketimi öne çekti. Alacağını aldı, borçlanabileceği şeyi varsa borçlandı. Artık bundan sonra tüketim gücü de çok sınırlı olur. Doğal akışında seyretmez, çünkü zaten önden yüklemeli bir şekilde karşılanmış oldu.

Son bir yıla baktığımızda, Sayın Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in de belirttiği gibi, reformlara odaklanamadığımız için, çok iyi geçtiğini söyleyemeyiz. Çünkü reform yerine siyasete odaklandık. Reform yerine siyasette referandumu gündeme getirdik. Dolayısıyla hükümetin, bürokrasinin, devletin odaklandığı şey ekonomi değil, siyaset oldu.

Dış politikada talihsizlikler yaşadık. Belki tercihlerimizin bir sonucuydu. En çok ekonomik ilişkilerde bulunduğumuz Almanya ile kriz yaşamaya başladık bu sefer. Rusya ile yaşadığımız krizi tamir etmeye başladık ve düzelttik, bu bizim artımız. Ama bu sefer Almanya ile ilişkimiz bozulmaya başladı. Bunun üzerine bir de Amerika geldi. Amerika ile kriz üzerine kriz yaşıyoruz ve bu halen devam ediyor. Dolayısıyla, dış politika ve jeopolitik risklerdeki artış ekonomiyi çok etkilemeye başladı. Son yaşadığımız piyasa karmaşası, kur artışı, faiz artışı, Türkiye riski artışı, insanların artık risk almaması, daha savunmacı bir pozisyona geçmesi, yatırım eğiliminin zayıflaması, üretim ve tüketim iştahının zayıflaması hep buna bağlı. Dolayısıyla, sorun sanki dış politika sorununa döndü. Ana sorunumuz dış politika sorunu, artı, bunun yurt içinde siyasete yansıması. Ekonomi zaten birinci gündem maddesi olamıyor. Reformların yapılması lazımdı, bunlar yapılamıyor. Mevcut durumda hükümet, halk ya da seçmen nazarında yıpranmamak için, ekonomik büyümeyi azamiye götürecek, en yükseğe çıkartacak her türlü faaliyet ve kamusal harcamayı yapıyor. Bu da bütçe açığına, aynı zamanda cari açığa yol açıyor. Ve aynı zamanda dönüp enflasyonu çift haneli rakamlara getiriyor. Bu üç sorunu çözemiyoruz. Dolayısıyla, bir sene önceki duruma göre çok daha sorunlu bir durumdayız.

Pişirici: Peki. Güncel durum şu: Kur artışını konuşuyoruz. Aslında bir faiz artışı da var, ama yoğun olarak kur artışı konuşuluyor. 17 Kasım 2016’da Amerikan doları 3,31TL, Euro 3,55TL,  Gösterge faiz oranı % 10,12 imiş. Bugün itibariyle, Amerikan doları 3,92TL, Euro 4,65TL, Gösterge faiz oranı % 14,21.

Şimdi Hocam, “birine” anlatır gibi tane tane anlatır mısınız lütfen? Bir ülkede döviz kurunun yükselmesi neden endişe verici bir şeydir? Ya da endişe verici bir şey midir? Bu meseleyi bize bir anlatır mısınız? Çünkü döviz kuru yükseldikçe, ortalığa “Yahu, ne alâkası var? Biz Türk Lirası ile alıp satıyoruz. Bize ne dolardan, Euro’dan?” diyenler çıkmaya başladı. Gerçekten “Bize ne?” mi?

Karatepe: Hayır. Tabii ki öyle bir şey söyleyemeyiz. Doğrudan bizi etkileyen, ekonomik anlamda da ortalama vatandaşın refahını olumsuz olarak etkileyen bir sonuç doğuruyor. Nereden bu sonuç ortaya çıkıyor? Türkiye’nin üretim yapısına baktığımız zaman, Türkiye’de ihracat yapabilmek için ya da mal-hizmet üretebilmek için yaklaşık % 60’lık ithal girdi kullanmak zorundasınız. Mesela, biz otomotiv sektöründe çok iddialı olduğumuzu söylüyoruz. 1 milyona yakın araç üretiyoruz. Ama onları üretebilmek için ne kadar motor, cam, yedek parça vs. ithal ettiğimize de bakmak lazım. Enerjimizin neredeyse % 90’ına yakınını yurtdışından ithal ediyoruz. Petrol fiyatları dolar bazında yükselmeye başladı. Dolar kurları da yükseliyor. Dolayısıyla “Bizi ilgilendirmez” diyemeyiz. Çünkü günlük hayatımızda kullandığımız her şeyin içerisinde, bir biçimde dövizle bir işlemin söz konusu olduğu durum var. Bu, maliyetlerimizi doğrudan etkileyecektir. Satın aldığımız ürünlerin fiyatını etkileyecektir.

Bizim hiç döviz borcumuz olmasa, hiç dövizle doğrudan iş yapıyor olmasak dahi, bizim günlük ekonomik faaliyetlerimizde sonuç doğuran bir durumdur kurların yükselmesi. Ve bu bizim refahımızı çok doğrudan azaltan bir şeydir. Bunu nerede görüyoruz? Akaryakıt fiyatlarında görüyoruz. Arabanızın deposunu doldurabilmek için pompaya gittiğinizde her defasında daha fazla para ödüyorsunuz. Akaryakıt fiyatının niye yükseldiğini sorduğunuzda kurların arttığını söylüyor hükümet. Kurlar arttığında bizim refahımızı etkiliyorsa, sizin kaç litre aldığınızdan bağımsız olarak, doğrudan harcama kaleminizi etkileyen bir sonuç doğuracaktır. Dolayısıyla, herkesi etkileyen bir şey.

Ekonomiyi de birkaç açıdan etkileyen bir şeydir. Yani sadece ortalama vatandaş açısından değil. Kurların bu kadar hareketli olması ve yukarıya doğru gidiyor olması, mesela, beklenti yönetimini de çok etkileyen bir sonuç doğuruyor. Diyelim, siz yılbaşında kira kontratlarınızı yenileyeceksiniz. Kurların bu kadar hareketli olduğu ve yukarıya doğru gittiği bir yerde kira artışında neyi referans alacaksınız? Enflasyona etkisini de görüyoruz. Enflasyon da yukarı doğru hareket ettiriyor. Ücret talebinde bulunurken, pazarlık ederken –ki şimdi asgari ücretin belirlenmesi gündeme gelecek–, komisyonda bu konu konuşulurken döviz kurlarına, enflasyon oranlarına atıfta bulunulmayacak mı? Tabii ki bulunulacak. Dolayısıyla, piyasa aktörlerini, yani ortalama bir bireyden büyük bir şirkete varıncaya kadar herkesin davranışını da etkileyen bir sonuç doğuruyor kurların bu şekilde hareket ediyor olması. Refahımızı azaltan bir şeyin bu kadar yükseliyor olması, karar sürecimize doğrudan etki eden bir şey. Dövizle işlem yapmıyor olsalar dahi, hiçbir vatandaşımız “Ben bunun etkisini günlük hayatımda hissetmiyorum” deme şansına sahip değil. Dolayısıyla bunun yükseliyor olması kötü bir şey. Hele bu kadar hızlı yükseliyor olması.

Biraz önce sizin söylediğiniz 17 Kasım 2016’dan bugüne gelen döviz kurlarını kabaca hesapladım, % 20’nin üzerinde bir kur artışından bahsediyoruz. Bir yıl içerisinde TL’nin değer kaybından bahsediyorsunuz — ki bunun önemli bir kısmı son iki ay içerisinde gerçekleşen bir artış. Bu, sizin refahınızı, servetinizi çok da etkileyen bir şey. Bunun dışında kalma şansınız yok ki.

Pişirici: Medyascope.tv’den iki arkadaşımız, Semih Sakallı ve Gülener Kırnalı,  “Zarrab Davası Türk lirasını adım adım nasıl eritti?” diye bir çalışma yaptılar. Bunu yayınladık dün. Kapsamlı bir çalışma. Rıza Zarrab’ın yakalanması, tutuklanması, hapse atılması, yargılandı, yargılanıyor, itirafçı oldu-olmadı haberleri ve bütün bu haberlere başta AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve diğer Adalet ve Kalkınma Partisi sözcülerinin verdiği tepkiler, her seferinde dolar kurunu yükseltmiş görünüyor. Buna bağlı olarak mı bilmiyorum –onu siz söyleyeceksiniz bana– Euro kuru da yükseliyor.

Tek bir soru sorayım ve önce hocamdan, sonra Abdurrahman senden cevaplarınızı alayım lütfen. Özellikle son zamanlarda kurdaki bu hareketliliği yaratan Zarrab Davası mıdır?

Karatepe: Hayır. Ben bunun böyle olmadığını düşünüyorum. Son zamanlarda hükümetten gelen açıklamalara da baktığımızda, sanki Zarrab Davası bütün ekonomik sorunlarımızın sebebiymiş gibi bir durum yaratılmaya çalışılıyor. Bu doğru değil. Bunun elbette bir ekonomik sonucu, siyasî sonuçları olacaktır. Ama biraz önce Abdurrahman Bey’in de söylediği gibi, bizim kendimizden kaynaklanan sorunlarımız var, Zarrab’dan bağımsız olarak. Bunlar yokmuş gibi davranamayız biz.

Bakıyorsunuz, Türkiye’nin bütün makro göstergeleri bozulmuş, enflasyon oranı % 12’lere dayanmış durumda. İşsizlik oranı artıyor. Büyüme oranı –biraz önce Abdurrahman Bey gayet güzel anlattı– yüksek çıktı, ama bu bizim sürdürebileceğimiz bir büyüme oranı değil ki. Kredi Garanti Fonu’ndan 200 küsur milyar liralık kefalet kullandırmışsınız. Piyasaya 70 küsur milyar dolarlık kredinin gitmesini sağlamışsınız. Seneye ne yapacağız? Yani bir 70 milyar dolarlık kefalet daha mı kullandırtacağız Hazine kesesinden? Bunu sürdürme şansınız yok.

“İnşaat sektörü 2. çeyrekte % 25 büyüdü” deniyor. Baktığınız zaman, o devirlerin önemli bir kısmı –biraz önce Abdurrahman Bey de bahsetti– tapu devirlerine vs. bakıyorsunuz, vergi indirimlerinden yararlanıyorsunuz. Büyük çoğunluğu barter (takas) şeklinde olan, alacak-verecekten kaynaklanan devirlerin yapıldığını biliyoruz.

Türkiye’nin kendi ekonomisinden kaynaklanan sorunların tamamı Rıza Zarrab Davası’ndan dolayıymış gibi bir algı yaratmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Zarrab Davası’nın Türkiye’ye bir etkisi olacak elbette. Ben bunun olmayacağını söylemiyorum. Nasıl bir etkisi olacak? Özellikle finansal sektör üzerinde bir etkisi olacağı çok konuşuluyor. Adı geçen ve bu süreçte rol aldığı söylenen dört ya da beş civarında bankadan bahsediliyor. Rıza Zarrab’ın 280’e yakın isim telaffuz ettiği, bunların bir biçimde bu süreçte yer aldığı ortaya çıkacak. Bunların bir etkisi olacaktır.

Ama ben tekrar söylüyorum: Hükümet, bunu, bizim bütün sorumluluklarımızı ortadan kaldıracak ve bütün suçu yıkacağımız bir yermiş gibi kurgulamaya çalışıyor. Son üç beş gündür yapılan açıklamalara baktığımda da benim gördüğüm bu. Hayır. Bizim kendimizden kaynaklanan sorunlar var. Bir defa, makro göstergelerimiz bozuk. Niye bozuk? Herhangi bir yapısal reform yapıyor muyuz? Türkiye ekonomisinin sorunlarını çözmeye yönelik bir girişimimiz var mı? Yok. Bir sorunla karşılaşıyoruz, bunu nasıl aşabiliriz? “Ekonomiyi canlandırmak için şimdi SGK ödemelerini öteleyelim” diyorlar. SGK ödemelerini referanduma giderken öteledik, ama Kasım’ın sonuna kadar öteledik, şimdi onların hepsini ödeyeceğiz. Onu bir daha mı öteleyeceğiz? Ya da “Beyaz eşyadan vs. vergileri almayalım, ötekinden vergileri iptal edelim” gibi şeylerle mi bunu yapacağız? Yani bu vergi, satın alma kararını bu kadar etkiliyorsa, vergiyi kökten kaldıralım, niye orada tutuyoruz ki? Ama buna yönelik bir çabamız da yok. Türkiye’nin temel sorunlarını çözmeye yönelik bizim herhangi bir girişimimiz yok. Dolayısıyla, bence hükümet, ekonomik sorunların tamamını önümüzdeki birkaç hafta içerisinde, belki bu dava sürecinde, sürekli bununla ilişkilendirip, bunun üzerine yıkacakmış gibi görünüyor. Ama tekrar söylüyorum: Bizim sorunlarımız bizden kaynaklanıyor. Türkiye, şu anda okyanusun ortasında ve yönünü belirleyemeyen bir tanker gibi. Nereye gideceğimizi bilemiyoruz.

Dış politikadaki davranışlarımıza bakalım. İki sene önce Suudi Arabistan’la birlikte “Sünni ittifak” denen bir ittifak içerisindeyken, bugün İran ve Rusya ile birlikte başka bir çözüme gittik. Ben bu çözümün doğru olduğuna inanan birisi olarak söylüyorum, ama nereye gittiğimiz belli değil. Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin ne olacağı konusunda hiçbirimizin fikri yok. Şu anda minimum düzeye inmiş gibi.

Almanya bizim dış ticaretteki en önemli ortağımız. Alman kamu bankalarının bize kaynak kullandırma konusunda biraz daha çekingen davranacaklarına yönelik, Almanya’dan gelen açıklamalar var. Bizim bunlara yönelik stratejimiz ya da politikamız yokmuş gibi görünüyor. Amerika ile olan ilişkilerimiz… Biz herkesle nasıl tanımlayacağımı bilmediğim ilişki süreçlerine girdik. Şimdi bütün bunlar yokmuş gibi, Türkiye’de dolar ve faiz sanki Rıza Zarrab’dan dolayı yükseliyormuş gibi bir algıyı ben kabul etmiyorum.

Tekrar ediyorum: Elbette o davanın ekonomik ve siyasî birtakım sonuçları olacaktır, kaçınılmaz olarak olacaktır. Ama onlardan daha büyük sorunları biz kendimiz yaratıyoruz ve çözümüne yönelik herhangi bir girişimde maalesef bulunmuyoruz. Bunları da konuşmamız lazım diye düşünüyorum.

 Pişirici: Peki. Abdurrahman, sence niye artıyor bu kur? Kim talep ediyor bu dövizi? Niye bu kadar yükseliyor?

Yıldırım: Piyasalar yeniden bir fiyatlama yapıyor. Neye göre? Yeni siyasî duruma göre. Ya da sürece göre, yeni ekonomik ortama göre. Piyasalar önümüzdeki döneme baktığı zaman belki şunu görüyor: Siyasî istikrar sorunlu olacak, çünkü hükümet “Zarrab Davası ile Türkiye hükümetine bir tuzak kuruldu” dedi. Dolayısıyla, bu tuzağa düşecek miyiz düşmeyecek miyiz? Yer alacak mıyız, almayacak mıyız? Burada bir belirsizlik var. Üstelik bankalara gelebilecek bir ceza var. Nasıl bir ceza, onu bilmiyoruz. Gelecek mi, gelmeyecek mi?  Yani bir belirsizlik var. Diyelim ki, cüzi bir ceza gelecek. Onu bilsek, tamam, ona göre fiyatlarız. Dolayısıyla burada yeni bir fiyatlama yapılıyor. Zarrab Davası belki son dönemde fiyatları etkileyen ana şey. Ama başlangıcı başka şeye dayanıyor. Özellikle de Kuzey Irak’taki referandum ile başlayan bir süreç var. Sonra FED’in faiz artırımını daha hızlandıracağı beklentisi var. Hep böyle devam etti. Ama son dönemdeki fiyatlama hep Zarrab Davası fiyatlaması. Çünkü bu dava ile beraber, Türkiye’de yönetimin değişip değişmeyeceği, belki, Türkiye’nin dışarıdan finansman ihtiyacını sağlamayı tehlikeye sokacak adımların atılacağı…, dolayısıyla böyle bir ortamda kurlar alıp başını gidecek. Bütün bu olumsuz beklentiler, özellikle de yazılıp çizilmediği için, kulaktan kulağa fısıldanarak daha da büyütülmüş olabilir. Bütün bunların fiyatlaması yapılıyor. Dolayısıyla piyasalar zaman zaman bazı olayları abartır ve aşırı fiyatlar. Sonra, “Ben bunu yanlış yaptım, aşırı fiyatladım” deyip geri gelir ve düzeltmesini yapar. Yani burada düzeltme ihtiyacı var mı, yok mu, yol boyunca göreceğiz. Ama bir yeni fiyatlama yapıldığı için fiyatlar şu anda böyle. Burada duracak mı? Durmayacak. Herhalde, hareket devam edecek. Aşağı mı yukarı mı, bunu göreceğiz. Bunu daha çok, gelişmeler belirleyecek. Özellikle de Amerika ile ilişkiler belirleyecek. Çünkü Amerika ile bir vize krizi yaşıyorsunuz, arkasından başka bir olay geliyor, hepsi kriz. Yani Zarrab Davası tam bir krize dönüştü. Hâlbuki kriz değildi bu, ama dönüştü. Dolayısıyla önümüzdeki dönem atılacak başka bir adımın krize dönüşüp dönüşmeyeceğini de bilmiyoruz. Bütün bunlar fiyatlanıyor.

Ekonomide de yine çift haneli enflasyon. O da fiyatlanıyor. Faizlerin içerisinde o da var, çünkü kur arttı. Dolar kurunun artık 3.70TL’nin altına düşmesi beklenmiyor. Çünkü Merkez Bankası böyle bir rakam koydu ortaya. Dolayısıyla düşse de 3.70TL’nin altına düşmeyecek. Bu kur bu kadar yükseldiğine göre bunun enflasyona yansıması olacak. Yükselmemiş olsaydı belki önümüzdeki birkaç ay tek haneli rakamlara düşecekti. Beklentiler kısmen yaşayacaktı, ama artık olmayacak.

Bir de, önümüzdeki dönem yine bütçe açık olmaya devam edecek. Dolayısıyla, Hazine piyasadan borçlanmaya devam edecek ve paranın üzerinde baskı oluşacak. Yani, para özel sektörün mü olacak, devletin mi? Hangi taraf ne kadarını kullanacak? Özel sektöre kalan kısım daha küçük kalabilir. Dolayısıyla paranın fiyatı artıyor. Faiz fiyatı.

Eğer dışarıdan borçlanma olanakları kısıtlanacaksa, azalacaksa, ki Türkiye’nin 2018’de, 210 milyar dolarlık dış kaynak ihtiyacı olduğunu Başbakan Yardımcısı daha yeni açıkladı. Bunun 40 milyar doları şeyse, diğeri borç ödemesi. E, bunu bir yerden bulacak Türkiye.

Pişirici: Şu anda kimin döviz borcu var Türkiye’de? Devletin mi özel sektörün mü?

Yıldırım: Devlet artı özel sektörün. Daha çok, özel sektörün.

Pişirici: Özel sektörün niye bu kadar döviz borcu var?

Yıldırım: Borçlandığı için var. Türkiye içerisinde, özellikle son yıllarda büyük projeler, altyapı yatırımları, özel sektör aracılığıyla yapıldı. Hatta bazı altyapı yatırımlarına Hazine ya da devlet garantisi verildi. Dolayısıyla bu şirketler, o garantiyle dışarıda daha kolay ve daha büyük ölçekli kaynak sağlayabildiler. Dolayısıyla, Türkiye’ye parayı getirmek üzere özel sektör aracılık etti. Yani, şehir hastaneleri, otoyollar, köprüler, elektrik santralleri gibi bir sürü yatırım. Belki şu da gözümüzden kaçıyor; dünyadaki on büyük altyapı yatırımının altısını Türkiye yapıyor. Böyle bakınca da hakikaten başka türlü bir şey.

Pişirici: Ama kimin parasıyla yapıyor?

Yıldırım: Bunu yapabilecek ekonomik gücümüz, finansmanımız var mı? Yok. Ekonomik gücümüz belki bunları yaptığımız için olacak. Ama finansmanımız yok ve bunu dışarıdan sağlıyoruz. Dolayısıyla, bu da bizi buna getiriyor. Piyasadaki insanlar da bakıyor ki: “Önümüzdeki dönemde bir zorluk yaşayabiliriz. Dışarıdan gelebilecek kaynak sınırlı kalabilir. O zaman para pahalılaşacak, kur artacak, faiz artacak. Önlemimi şimdiden alayım.” Önlemi almaya başladıkları zaman bu sefer bütün fiyatlamalar öne çekiliyor.

Yurt içine bakıyorsun, tasarruflar var mı? Fazla mı? Hayır, değil. Mevduatlar bir türlü artmıyor. Çünkü insanlar kazançlarını, hatta servetlerinin bir kısmını harcadı. Üstelik borçlandı. Şu anda tüketiciler, hane halkı dediğimiz tüketiciler, bankacılık sistemine yaklaşık 400 milyar lira borçlu. Ayrıca parası var, tamam, ama borçlu. Parasını da getirmiş yine finansal sisteme yatırmış. O da belli. Diyelim, altına bir buçuk trilyon. Ama bu para kullanılmış, dahası lazım. Taze kaynak lazım. Bizde taze kaynak yok. Taze kaynak için, ekonominin iyi çalışması, üretimin iyi olması, verimliliğinin artması lazım. Dolayısıyla büyüme oluyor. Ama ayrıca, iyi kâr üretilmesi lazım. Bu sırada ücretlerin artması lazım. Yeni istihdamın yaratılması, şirketlerin iyi kâr etmesi lazım. O zaman Devlet de vergisini alabilir, iyi tahsil edebilir. Şirketler de kâr ettiği için bu kârını biriktirip yatırıma dönüştürebilir. Kişiler iyi maaş aldığı için, iyi ücret alabildiği için buradan bir tasarruf eder, getirip bankaya yatırabilir ya da gidip ev alabilir. Böyle bir sistem olması lazım.

Ama bakıyoruz, ücretler zor artıyor. Çünkü işsizlik baskısı var. Yeni istihdam yaratmakta zorlanıyoruz. Asıl, şirketler kârlı çalışamıyor, bu önemli bir sorunumuz. Kârlı çalışmadığı için devlet araya giriyor ve şirketlere 200 milyar lirayı aşkın kendi garantisi ile kredi kullandırıyor. Allahtan şu sırada bankalarımız kötü durumda değil. Bir de orası kötü olsa, oraya da yine devlet koşmak zorunda kalacak.

Pişirici: Şu faiz meselesine birazdan döneceğim. Yani Cumhurbaşkanı’nın “Faizler yüksek, düşürün’’ demesi, Merkez Bankası’nın “Bir şey yapamıyoruz, o yüzden bunlar oluyor” çıkışı. Bu faiz meselesini de konuşalım, ama Yalçın hocama şunu sormak istiyorum: Hep söylenir ya “Ekonominin yarısı da aslında psikolojidir” diye.

Biraz önce ilk konuşmasında Abdurrahman da “Bu dış politik sıkıntılar ve bunlara verilen tepkiler de biraz sarsıyor” diye bir cümle kurdu. Bunu daha da netleştirmek isterim. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir? 

Yani Cumhurbaşkanı üst perdeden konuştukça, Başbakan üst perdeden konuştukça, dışarıya karşı, Amerika’ya karşı, Almanya’ya karşı… Hatta Cumhurbaşkanı’nın şöyle bir lafı var: “Türkiye, ekonomide ciddi bir operasyonla karşı karşıyadır.” Bunu sadece Zarrab Davası ile ilişkilendirerek de söylemiyorlar. “Topyekûn, özellikle Batı dünyası Türkiye’ye karşı bir ekonomik operasyon yapıyor”u dillendirmeseler de, herhalde yarın, öbür gün, şu cümle de kurulacak: “Türkiye’yi teslim almaya çalışıyorlar.”

Abdurrahman’ın söylediği gibi yüksek ölçüde fiyatlamaya yol açan bu iklim midir?

Karatepe: Sedat Bey, ben Türkiye’ye karşı bütün dünyanın birleşip “Türkiye’yi nasıl zora sokabiliriz, nasıl batırabiliriz?” gibi komplo teorilerine hiç itibar eden birisi değilim. Bunu gayet net ve açık bir biçimde söylüyorum. Dünyanın derdi yok, gelip “Türkiye’yi nasıl sıkıntıya sokarız?” diye düşünecek. Türkiye’yi sıkıntıya sokmak, sadece Türkiye’yi sıkıntıya düşürmez ki.  Dünyanın bu coğrafyasında ciddi sorunların yaşanmasına yol açar. Dolayısıyla “Herkes bizim düşmanımızmış, zaten Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş” gibi şeylere hiç itibar eden bir insan değilim. Uluslararası arenada elbette rekabetler var. Siyaseten var, uluslararası ilişkilerde var, ekonomik olarak var. Hiç kimse gidip, Türkiye dünyanın en zengin ülkesi olsun diye tabii ki strateji geliştirmeyecek. Ama herkes sanki bizim batmamızı istiyormuş gibi işlere hiç itibar eden birisi değilim.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın faiz konusunda söylediklerine ben kesinlikle katılmıyorum. Dün Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın da “Evet, faizler çok yüksek” gibi bir cümle kurdu, Cumhurbaşkanı ile aynı paralelde durabilmek için. Ama ben fakültede öğrencilere okutuyorum. Biraz önce Abdurrahman Bey’e de söyledim; faizlerin üç bileşeni vardır. Yani “Nominal faiz” dediğimiz şey aslında üç kalemden oluşur. Bunlardan bir tanesi, enflasyon oranıdır. Çünkü satın alma gücünü korumanız gerekir. Bunu içine koyacaksınız. “Reel faiz” dediğimiz bir kısmı vardır. Reel faiz dediğimiz şeyde, adam parasını tasarruf ettiği için bir ödüllendirme ile karşı karşıya kalması gerekir. Ama Türkiye’de bizim hiç konuşmadığımız bir üçüncü unsur vardır. Bu da “Risk primi”. Siz paranızı tasarruf edeceksiniz, birilerine borç vereceksiniz, ama o belirsizliğin de bir biçimde fiyatlara, yani faize yansımasını istiyoruz.

Türkiye’de bu üç unsura bir bakın. Hadi reel faizi bir kenara bırakalım. “Dünyanın her tarafında düşük, bizde de düşük oluyor, olması gerekiyor” diyebilirsiniz. Bu bir yere kadar tartışılabilir bir şey. Ama enflasyon % 12. Yakın dönemde enflasyonun düşebileceğine dair herhangi bir algı da yok. Kurların bu şekilde hareket ettiği bir dönemde, enerji fiyatları yükseliyor, petrol 70 dolara doğru hareket ediyor. Hele bir de bütçe açığı devam edecek, 2018’de bir seçim olacağını da tahmin ediyorum. Bütün bunları düşündüğünüz zaman, enflasyon yüksek çıkacak, çift hanelerle devam edecek. Bunun yanına bir de risk primi koymanız lazım. Türkiye’de risk primi maalesef yükselmiş durumda. İki yıllık tahvillere % 14 üzerinde faiz var. On yıllıklarda % 13’e yakın faizlerin oluştuğu bir dönemden bahsediyoruz. Türkiye riski yüksek bir ülke, bunu kabul etmek zorundayız. Hangi anlamda riski yüksek? Ekonomik olarak riski yüksek bir ülke. Bütçeyi koyverdik gidiyoruz. Herhangi bir çıkarımız yok. Avrupa Birliği ile ilişkili bir hedefimiz yok, oraya doğru yürümüyoruz. Hukuk devleti olmaktan uzaklaştık.

Geçen hafta BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) Başkanı bir açıklama yaptı. Bunu gazeteler hiç yazmadı. Ben kaçırmış olabilirim birileri yazdıysa, kusura bakmasınlar. Dedi ki: “Ben bankaları aradım. Türk Telekom’u satın almak için Öger Grubu’nun kullandığı ve şu anda ödemediği, ödeyemediği 4,5 milyon dolarlık bir kredi var. Bunu takibe düşürmeyin.” Takibe düşürmek yasal bir işlemdir. Bankacılık kanununda ve ilgili mevzuatta tanımlanmıştır. 30 gün içerisinde ödenmezse şu olur. 60 gün içerisinde ödenmezse şu olur. 90 gün içerisinde ödenmediğinde de şu olur. Siz arayıp diyorsunuz ki: “Kanuna uyma kardeşim.”

Bankacılık sektörünün hep böyle iyi olduğundan bahsediyorsunuz ama, benim ne kadar iyi oldukları konusunda ciddi tereddütlerim var. Bir de şöyle yorumlamak lazım: Bu krediden dolayı yazma diyorsunuz, başka bir krediden dolayı yazmayan bir bankanın üzerine gidiyorsunuz. Siz hukuku nasıl kullanıyorsunuz? Hukuku kendi siyasî sonuçlarının size uygun olmasına imkân verecek bir biçimde, ekonomik süreçlere müdahil oluyorsunuz.

BDDK Başkanı’nın ödenmeyen bir krediyi “Takibe düşürmeyin” demesini ben bir iktisatçı olarak anlamıyorum. Yani “Kanunu uygulamayın” diyor. Niye söylediğini anlıyorum tabii. Çünkü yazarsa karşılık ayırmak zorunda. Sermaye yeterlilik oranları bundan nasıl etkilenecek vs..

Bütün bunlar yokmuş gibi, yani, Türkiye’de ekonomiye bakıyorsunuz, hukuk bir kenara bırakılmış. Cumhurbaşkanı “Ben Merkez Bankası’na karışmadığım için Merkez Bankası bu kadar hata yapıyor” gibi bir açıklamayla ekonomiye bu kadar müdahil olduğu, en azından para politikasına bu kadar müdahil olduğu –ki kanunda bağımsız olduğunu yazan bir kurum bu– böyle bir yerde alınan kararlara bakıyorsunuz. Türkiye, belirsizliği oldukça yükselmiş bir ülke. Neden yükselmiş? Sadece bizim yaptıklarımıza değil, dünya konjonktürüne de bakmak lazım.

Biraz önce Abdurrahman Bey’in atıfta bulunduğu, Mehmet Şimşek’in söylediği “2018 yılında 210 küsur milyar dolarlık para gelecek” diye gazetede manşet yaptılar. Ayrıntılarını söyledi işte. Cari açığımız var, ödenmesi gereken borcumuz var vs. Bunlar için bu parayı bulmak zorundasınız. Nasıl bulacaksınız?

Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişlemeye ilişkin yaklaşımları çok tartışılıyor. FED’in bu konuda neler yapacağı çok tartışılıyor. Dolayısıyla, paranın dünyada hem azaldığı, hem de pahalı olduğu bir dönemde, bütün bunlar yokmuş gibi keyfe keder “O da pahalı, bu da yanlış, ötekisi doğru değil, herkes bizim üstümüze geliyor” anlayışıyla ekonomiyi yönetemezsiniz. Bir defa, neyle karşı karşıya olduğumuzu ve neye karşı olduğumuzu çok açık ve net bir biçimde ortaya koymak zorundayız. Yani “Herkes bizim üzerimize geliyor. Zaten Türk’ün yükselmesini de kimse istemiyor. Dünya lideri olmamızı engellemeye çalışıyorlar.” Böyle ekonomi yönetimi olmaz.

Çok açık ve somut bir soru sorayım: Bütçe açığı ne olacak? Ben 2018 yılında seçim olacağını ciddi olarak düşünen bir insanım. Ne olacak bütçe açığı? Nasıl finanse edeceksiniz? Hükümet harcamaları artırmaya devam ediyor, bunu gayet açık ve net bir biçimde görüyoruz. Dış desteğin, yani finansmanın zorlaştığı bir dönemde, nasıl bir formülle bu sorunları aşmaya çalışacaksınız? Türkiye’ye doğru gelecek olan portföy yatırımlarını nasıl yönlendireceksiniz. Zaten doğrudan yatırım anlamında inanılmaz derecede azalmış bir rakamla karşı karşıyayız. Kalıcı paranın Türkiye’ye gelmediğini biliyoruz. Sıcak paranın da yön değiştirmesi… İşte geçen haftaki tahvil satışlarına bakın. Faiz oranları niye % 13 – % 14’ün üzerine yükseldi? Yabancılar satıyor, yani Türkiye’den çıkıyor. Bu sadece ekonomik gerekçelerle değil, siyaseten de öyle. Herkesle kavgalı olamazsınız ki.

Avrupa Birliği hâlâ bizim dış ticarette en büyük ortağımız olmasına rağmen, ben Avrupa’yla bir teması hatırlamıyorum son zamanlarda. Var mı öyle gidip gelen? “Gidelim, bu işleri bir yoluna koyalım, uzun vadeli çıkarlar açısından bizim için önemli”. Ama böyle bir şey de yok. Avrupa Birliği’ne kızıyoruz, Amerika’ya kızıyoruz. Yeri geldiğinde Rusya’ya kızıyoruz domates almadığı için. Ona kız, buna kız. E, sorarlar yani, bizim hiç hatamız yanlışımız yok mu? Bizim ne yapmamız gerekiyor? Ben önce kendimize bakarım, doğru yapmamız gereken şeyleri ortaya koyup bunları konuşmamız gerektiğini. Ondan sonra dışarıdan gelen salvolara karşı hazırlıklı olmak zorundayız. Maalesef Türkiye bu konuda üzerine düşeni yapmıyor diye düşünüyorum.

Pişirici: Peki bir sonraki soru “Ne yapmalı?” sorusu olsun, oradan ilerleyelim kalan bölümde. Daha önce, Abdurrahman Bey ile şunu konuşalım. Sistem kabaca şöyle çalışıyor değil mi? Ben tasarruf ediyorum, paramı götürüp bankaya yatırıyorum. Banka bunun karşılığında bana bir faiz ödüyor. Sonra banka benim paramı alıyor birilerine satıyor. Birileri kredi alıyor bankadan. O parayı da onlara belli bir faizle satıyor banka. Sonra benim faizimi, bankaya para yatıran benim faizimi bana ödüyor. Aradaki farktan kendi parasını kazanıyor. Krediyi alan işini görüyor. Ondan sonra parayı bankaya geri ödüyor. Sistem kabaca böyle çalışıyor değil mi?

Yıldırım: Evet.

 

Pişirici: Bankaya “Kredi faizini düşür” demek, aynı zamanda, bankaya para yatıran benim faiz gelirimin de düşürülmesi anlamına gelmiyor mu?

Yıldırım: E gelir tabii. Banka mevduat faizini düşürmezse ve kredi faizini düşürürse faiz gelirinden olur. Buna katlanabilirim. Diyelim ki, az kâr eder, bir sene kâr eder ya da etmez. Sonra sermayesini yer. Sonuçta batar. Bankalar batarsa tasarruflar da batar.

Pişirici: Yani bankalara durduk yerde “Kredi faizini düşür” diye baskı yapmak tehlikeli bir iş değil mi?

Yıldırım: Elbette, tehlikeli bir iş. Ama bunu bir ölçüde yapabilirsiniz. Sonsuza kadar yapamazsınız. Kısaca şunu söyleyebiliriz; Ekonomiyi bir kamyona, TIR’a benzetebiliriz. Bir motor var, bir de arkasında yükü var TIR’ın. Siz TIR’ı tıka basa doldurmuşsunuz. Yetmemiş, arkasına bir şey daha ilave etmişsiniz, motor çekmiyor. Yani finansman yok. Fazla ihracat yapamıyorsunuz. Artırıyorsunuz, ama bu kadar. Dolayısıyla tıkanıyor. İstediğiniz kadar gaza basın, istediğiniz kadar rektifiye ya da motorun gücünü artıracak bir şey yapın, motoru değiştirmeniz lazım. Yani üretim sistemini yeniden dizayn etmeniz lazım. Bunun için 5-10 yıla ihtiyaç var. Dolayısıyla bu motor çekmiyor artık. Kredi faizini düşürürsen ne olacak? Bankayı batıracaksın. Ondan sonra yine sen kurtaracaksın. Başka çaren yok. Yani, bir yerden patlak veriyor. Bu kurların artışı da, faizin artışı da bunun sonucu bence.

Faizi düşür, düşür ne olacak? İnsanlar tüketecek. İnsanlar tüketecekse cari açık olacak. Cari açık olunca dış finansman açığın artacak. Piyasalar da bunu fiyatlıyor. Siz zorla bir şey yaptırmaya çalışıyorsunuz, ama başka bir yerden patlak veriyor iş. Mevcut ekonomik büyümeyi artık Türkiye’nin dengeleri taşıyamıyor. Siyasî iktidar da krize yol açmamak için her türlü çabayı gösteriyor. Gerçekten olağanüstü bir çaba gösteriyor. Devlet adına her şeyi yapıyor, kolaylığı da gösteriyor. Ama bu kadar. Olay yine bir yerden patlayacak. Çünkü mevcut dengeleri artık sürdüremiyoruz, zorlanıyoruz. Bir motorun çekebileceği belli bir ağırlık var. Belli zamanlarda bunun haddini aşabilirsiniz. Yol koşullarını aşabilirsiniz. Ama hep aynı araçla sürekli tam gaz basarak gidemezsiniz. Dolayısıyla tıkanıyoruz.

Pişirici: Peki ne yapmalı?

Yıldırım: Rahat bırakmalı. Ekonomiyse ekonomi, kurumlarsa kurumlar, siyasetse siyaset. Her şeyi rayında götürmeye özen göstermeli. Özellikle dış politika. Dış politikada tercihler yanlışsa, tercihler düzeltilmeli. Eğer bir tercih Türkiye’nin lehine ise, bu, olabildiğince açık bir şekilde topluma izah edilmeli. Çünkü bir bedel ödüyoruz. Aksi takdirde, Türkiye’nin uzun vadeli çıkarı neyse onun gereği yapılmalı. Savaş çok sert bir şey; ama gerektiğinde uluslar, devletler kendi çıkarları için savaşa girer. Ama bunun anlatılması lazım. Yani Amerika ile kavga edilmez değil, edilir. Ama niye kavga ettiğimizi bilelim. Ve tercih ediyor muyuz bunu? Çünkü bu kavganın bize bir bedeli de olabilir — ki olacağı da çok aşikâr. Bu bedeli göze alıyor muyuz? Alıyorsak mesele yok.

Pişirici: Teknik olarak ne yapmak lazım?

Yıldırım: Teknik olarak reform yapmak lazım. Ama dış politika ve politik belirsizlik ortamında reform da yapsanız tutmaz, bir sürü teknik şeyi yapsanız da olmaz.

Yalçın Bey’in de belirttiği gibi, önümüzde bir seçim var. Üstelik iki aşamalı olacak bir seçim, 2019’da. Bu tarihi netleştirmek lazım.

Pişirici: 2018 mi 2019 mu?

Yıldırım: Evet. Seçim beklenmeye başlandı mı kimse iş yapmaz. Çünkü seçim belirsizliği var. Seçimle iktidar değişecekse ya da seçim iktidarı değiştirecekse, insanlar bekler. Yani sadece iktidar değişmez seçimde. Bir seçim mevcut iktidarı yine iktidara getirir ama iktidar değişir. Türkiye de bunu yaşayabilir, böyle bir ihtimal var.  Çünkü özellikle “Tek adam” ya da Cumhurbaşkanlığı sistemine geçeceğimiz için, Türkiye’yi yöneten değişmese bile, bu seçim sonrasında değişecek. Dolayısıyla, belirsizlikten kurtulmak için bu seçim tarihini mümkünse öne almak lazım. Ve seçimin ya da popülizmin dozunu kaçırmamamız lazım. Zaten aşırı tüketimle geliyoruz. Cari açık vermek ne demek? Yıllarca, 10 sene, 15 sene boyunca cari açık veriyoruz. Bizim olmayan tasarrufları da ithal ederek, içeride ekonomi içinde kullanıyoruz ve tüketiyoruz. Ona göre de üretiyoruz ve tüketiyoruz. Ama üzerine eklediğimiz cari açık kadar olan kısmı demek ki üretmiyoruz. Yani onu kazanmamışız daha. Kazanacağız umuduyla sürekli alıyoruz. Bu da bir yerde bize fatura edilecek. Yani, dış borcumuzu artırıyor. Varlıklarımızı yabancılara satıyoruz. Dolar şimdi Türkiye’de kâr edecek. Bu kârı transfer edecekler. Türkiye’de karar verecekler: “Burada yerli çalışmasın da yabancı çalışsın, kendi adamımızı çalıştıralım. Ya da şu yedek parça değil de, kendi yedek parçamızı koyalım.” O parçanın maliyeti de farklı olabilir.

Yani, bundan sonra Türkiye ekonomisi, özellikle temettü ödemesi yoluyla cari açık vermeye başlayacak. Çünkü bu kadar yabancı sermaye gelir ve yerleşirse sonuç bu olur.

Pişirici:  Bunun Türkçesi, Türkiye’deki üretilen gelirin bir bölümü artık yurtdışına gidecek.

Yıldırım: Elbette. Bu, şimdi yaklaşık 3-4 milyar dolar arasına geldi. Benim tahminim 7-8 milyar dolar arasına gelecek. Gelecek yıllarda bu rakamlara çıkacak. Her yıl, 7-8 milyar doları yurtdışına göndereceğiz.

Pişirici: Varlıklarımızı yabancılara sattığımız için.

Yıldırım: Şimdiye kadar bu çok fazla değildi. Çünkü yabancı şirketler Türkiye’de yatırım yapıyordu. Bir otomobil fabrikası kurmuşsa bunun için bir sermaye getirmiş. Kâr ediyor, ama kârını yine fabrikayı büyütmek için, yatırım için kullanıyordu. Ama artık doyum noktası denen bir şeye geliyoruz. Hatta bazı kuruluşlar açısından geldik. Şimdi artık yatırım yapacak şey de yok. Dolayısıyla kâr ettiği zaman kârını transfer edecek. Bunun bedelini de ödeyeceğiz. Pratikte yapılabilecek tek şey, dış politikada yanlışlardan kaynaklanan bir durum varsa bunu düzeltmek, siyasî belirsizliği azaltmak için seçimi öne çekmek. Bunun dışında, belki seçim sonrasında yeniden başlamayı planlamak. Başka bir şey yapılabileceğini pek sanmıyorum. Yapılsa da sonuç alınamayacağını tahmin ediyorum.

Pişirici: Peki. Hocam, bu siyasî iktidar, 2013 yılındaki 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, 2018 yılı dolar kurunu 1,97TL olarak tahmin etmiş. Dört yılın sonunda geldiğimiz dolar kuru bugün itibariyle 3,92TL. Bir öngörüsüzlük mü söz konusu yan sorusuyla birlikte biraz önceki soruyu tekrarlıyorum. Ne yapmalı?

Karatepe: Bir öngörüsüzlük mü söz konusu? Bu kalkınma planları, biraz yasal zorunluluktan hazırlanıyor gibi. Onları çok da okuyan kimse yok. Belki iktisatçılar bakıyorlardır, ama hükümetin bile ona bakmadığını düşünüyorum. Orta Vadeli Program açıklandığında –ki biliyorsunuz 3 yıllık program açıklanıyor–, açıklandıktan 3 ay sonraki rakamlar bile hedeflenen rakamlardan çok uzak. Dolayısıyla, açıklanan rakamlarla gerçekten… Bakıyorsunuz her sene için % 5,5 büyüme koymuş. Kopyala-yapıştır gibi planların ortalıkta uçuştuğunu görüyoruz. Dolayısıyla, ne piyasa aktörleri buna çok itibar ediyor, ne de ekonomiyi takip edenler bunlara çok anlam yükleyemiyoruz — ki olması gereken bu değil.

Ne yapması gerekir? Abdurrahman Bey çok güzel özetliyor. Aslında ben de benzer şeyleri söyleyeceğim. Bir defa, Türkiye’nin normalleşmesi lazım. Maalesef, Türkiye çok uzun zamandan beri ekonomik anlamda, siyaseten, dış ilişkiler açısından normal bir dönemden geçmiyor. Sürekli, gerginlikler üzerine, kutuplaşmalar üzerine her anlamda çok sert tartışmaların yaşandığı bir ülke haline geldi. Bakın, televizyon kanallarını açın, gazete köşelerine bakın, Türkiye’de bir haftadır “NATO’dan çıkalım mı, çıkmayalım mı?” tartışması var. Aslında böyle bir gündem maddesi dahi yok. NATO’dan çıkmak tartışma konusu olabilir tabii. Uzun vadede planlarsınız, olur mu o ayrı bir konu. Şimdi Türkiye bunu konuşuyor. Neden? Bir İskandinav ülkesindeki NATO tatbikatı sırasında yaşananlar. Bu değil yani. Türkiye’nin gündemi başka şey. Başka şeyler konuşmak lazım. Normalleştirmek lazım. Nasıl normalleştireceksiniz bu ülkeyi?

Bizim şu anda sahip olduğumuz en önemli fırsat, dünya ekonomisinin toparlanmaya başlıyor olması. Avrupa Birliği bölgesinde canlanmanın işaretleri çok belirgin bir biçimde görülüyor. Amerika’nın büyüme rakamları oldukça tatmin edici gibi geliyor. Biz onlarla dış ticaret yapıyoruz. İhracatımızın % 45’ini Avrupa Birliği’ne yapıyoruz. Bunu nasıl artırabiliriz? Onlar büyüme dönemine girdiyse, bunun bize yansımasını ekonomik olarak nasıl menfaatimize çevirebiliriz konusuna kafa yormanız lazım. Onlarla sürekli kavga ederek onlara mal satmaya devam edemezsiniz. Adam araba contasını sizden almak zorunda değil ki? O conta Meksika’da da üretiliyor, Çin’de de üretiliyor, Mısır’da da üretiliyor. Sizden almasını sağlayacak koşulları yaratmanız lazım. Türkiye’nin normalleşmesi lazım. Dış ilişkilerinde normalleşmesi lazım, iç siyasetinde normalleşmesi lazım.

Ben 2018 yılı içerisinde seçim olacağını düşünüyorum. Türkiye’nin, 2019’a kadar bu koşullarda, ekonomisinin böyle hızla bozulmaya devam ettiği, dış ilişkilerinin oldukça gergin olduğu bir süreci bir sene daha sürdürmesinin –2019’un Kasım ayını esas alacak olursak, neredeyse iki seneye yakın– mümkün olmadığını düşünüyorum. Ben 2018 içerisinde bir seçim yapılacağını düşünüyorum. Bu belki ilkbaharda bile olabilir. Yaz aylarına kalmadan bir seçimle karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü 30 Mart’tan sonra yapılacak bir erken seçim –eğer anayasa değişikliği yapılmazsa– yerel seçimleri de ona dâhil etmek gibi bir sonuç doğuracağı için, hükümetin ya da Cumhurbaşkanı’nın onu yapmadan bir genel seçime gitmesinin kuvvetle muhtemel bir durum olduğunu düşünüyorum. Bunu sadece ben düşünmüyorum ki. Abdurrahman Bey de söyledi: İş adamları düşünüyor, yabancı yatırımcı düşünüyor, bankada parası olan da bunu düşünüyor. Bu belirsizlik, sizin kararlarınızı, davranışlarınızı fiyatlara yansıyarak etkiliyor. Ya da birtakım işleri öteleyerek, “Yatırım yapmayalım da bir önümüzü görelim. Biraz nakitte duralım. Nakit kraldır” diye düşünüyor insanlar.

Pişirici: Borcumuzu ödemeyelim diyorlar.

Karatepe: E, tabii. Ben de etrafımla konuşuyorum. Biz sadece TÜİK’in açıkladığı Merkez Bankası’nın sayılarına bakmıyoruz. Sokağın içinden gelen insanlarız. Herkes diyor ki: “Hocam ödeme yapmıyoruz ki, yarın bu para bir yerde ihtiyacımızı görebilir.” Ya da, parası olduğu halde ödeme yapmadıklarını söyleyen müşterilerinin olduğunu biliyorum. O zaman ne yapmanız gerekir? Bir an önce seçim yapılacaksa yapılsın, sonucunu görelim, önümüze bakalım diye düşünüyorum.

Yani normalleşmesi lazım. Bu normalleşmeyi yapacak olan da iktidardır. İktidarın dilini değiştirmesi lazım. Analiz yöntemini değiştirmesi lazım. Vatandaşa, rakiplerine, dış dünyaya karşı kullandığı yaklaşımı değiştirmesi lazım. Onun dışında, tabii ki oturup ekonomik sorunların her biri için… Ben üç gruba ayırıyorum; yapısal sorunlarımız var. Kronik sorunlarımız var. Bir de konjonktürel sorunlarımız var. Yapısal sorun diye başladığımızda, hukuk sistemi, eğitim sistemi, vergi sistemi gibi konulara gidersiniz. Kronik sorunların içinde işsizlik, enflasyon, cari açık gibi konular var. Bunlara ilişkin çözümler vardır. Konjonktürel sorunlarımız var: Kurla niye bu kadar oynadık? Zarrab Davası ne olacak? Avrupa’yla ilişkilerimizi nasıl iyileştireceğiz? Rusya’ya domatesi nasıl satacağız?  gibi konjonktürden kaynaklanan konular var. Her biri konusunda, bu ülkenin çözüm üretme şansı oldukça yüksek. Ama ön koşul, normalleşmemiz lazım. Maalesef, onun işaretlerini şu anda göremiyorum.

Pişirici: Peki.

Yıldırım: Burada bir şey söyleyeceğim. 2018 Türkiye için son derece önemli bir yıl olacak. Sebebi yok. Gaipten de bana gelmedi. Türkiye’nin yaşanmışlığı var. Geçmişteki bütün 8’le biten yıllar Türkiye’ye yaramamıştır.

Pişirici: Yaramamıştır?

Yıldırım: Evet.

Pişirici: Enteresan.

Yıldırım: Bu bir tespit de değil. Ama bakın rakamlara. 1978. Bir hatırlayın, o dönemde vardın.

Pişirici: Evet.

Yıldırım: 1988.

 

Pişirici: Evet.

Yıldırım: 2008

Pişirici: Eh.

Yıldırım: 2008 küresel kriz dönemiydi. 1998’i de hatırla.

Karatepe: 98’de de kriz vardı. Doğru.

Yıldırım: Rusya krizi ve onun Türkiye’ye yansıması.

Karatepe: Asya krizi. Kore ve Rusya krizi.

Pişirici: Enteresan: Bütün 8’li yıllarda bir sıkıntı var.

Yıldırım: Yani bir şeye dayandırmıyorum. Ama nedense, Türkiye 0’lı yıllarda bir silkiniyor, kendine geliyor. Sonra sorunlar birikiyor, yoruluyor. Ya bir dış nedenle ya da başka bir nedenle 8’li yıllarda tıkanıyor. 9’lu yıllarda bunun etkisi biraz sürüyor. Sonra tekrar havalanıyor.

Pişirici: Kahve falı gibi bir şey oldu bu.

Yıldırım: Evet. Fal gibi oldu bu.

Pişirici: İki vadede, bir ferahlık var önümüzde.

Yıldırım: Ben finansal piyasalarda da bakınca bunu gördüm. Oradan yola çıkarak gördüm. Hiç yaramamış. Borsanın en kötü yılları 8’li yıllar. Felaket kaybettirmiş. Kurlar yükselmiş. Ekonomi durgunluğa girmiş.

Ben ilk 1980’li yılları hatırlıyorum. Özal ne güzel idare ediyordu ekonomiyi. 1987’de % 9’u aşan bir büyüme sağladı. O sene seçime gitti. Arkasından bir referandum patlattı. Birkaç ay sonra, ekonomi ameliyat masasındaydı. 4 Şubat 1988 kararlarını aldı. Ama bütün bir yıl boyunca kanama durmadı. 1989’da yavaş yavaş çıkıldı. Ekonomiyi, kendi seçimi kazanacak şekilde dizayn etti. Popülizm yaptı. Bazı şeyleri de gizledi. Ama seçim sonrasında patladı.

1998’i söylemiyorum bile. Orada da Rusya Krizi etkili oldu. Ama ekonominin de belli bir yorgunluğu vardı. Çünkü 94 Krizi’nde yapısal reformlar az yapıldı, sonrasında sermaye hareketleri ile ekonominin çarkları dönmeye başladı sıcak parayla. Rusya Krizi de sıcak parayı kesti. Biz yeniden büyümemeye ve eksi büyümeye geçtik. 2008 küresel kriz dönemi. Zaten yapacağımız bir şey yoktu, vurdu bizi, götürdü. Geldik 2018’e. İnşallah bir daha tekrarlanmaz.

Pişirici: Bir tatsızlık olmaz diyorsun.

Yıldırım: İnşallah olmaz. Ama çok dikkatli olmamız lazım, sırf bu rakamlardan dolayı.

Pişirici: 2020’de ferahlık var. Ben orasını tuttum bu işin.

Yıldırım: 2020’ye varmıyor ama 2019’a sarkabiliyor. Yani 9’lu senelere sarkabiliyor. Ondan sonra toparlıyoruz.

Pişirici: Geçmiş açık oturumlarda da konuklarıma şunu anlatıp sordum. Bu programda da yeridir zannederim. Süleyman Demirel’e atfederler. Sormuşlar kendisine: “Türkiye’nin durumunu tek kelimeyle özetlemek isterseniz, ne dersiniz?” Demirel demiş ki: “İyidir”. Gazeteci notunu alırken, bu sefer Demirel sormuş: “Peki, iki kelimeyle Türkiye’nin durumu nedir diye sorsana bana?” Gazeteci sormuş. Demirel bu sefer demiş ki: “İyi değil”.

Hocam, önce size, sonra Abdurrahman’a soracağım. Türkiye ekonomisi tek kelimeyle nasıldır? İki kelimeyle nasıl?

Karatepe: İyi değildir. Risklidir. Türkiye ekonomisi tek kelimeyle “İyi değildir”. İki kelimeyle “İyi değildir”. Çünkü çok risklidir. Çok sözcük oldu tabii, ben Demirel kadar maharetli değilim, bunu iki sözcükle ifade edeyim. Ama çok riskli bir dönemdeyiz. Belirsizliklerin azalması lazım. Özellikle siyasetten kaynaklananların ortadan kalması lazım. 2018 bunun için bir fırsat olur umarım.

Abdurrahman Bey’in bu ‘’8’’ analizi çok ilginç geldi bana. “8 kuralı” diye ben de takip edeyim bundan sonra. Demek bizim iş döngülerimiz/business cycle’larımız 10 yıl sürüyor ama 8’lerde dip yapıyoruz gibi bir sonuç çıkıyor. Çok ilginç bir tespit.

Pişirici: Abdurrahman, senin nedir söyleyeceğin?

Yıldırım: Ben sanki “Dengesizlik” diyeceğim. Ekonominin bir tarafı canlı, bir tarafı yerlerde sürünüyor gibi. Bir tarafı çok dinamik, diğer tarafı çok hantal. Bir kısım işadamları müthiş iştahlı ve yatırım yapıyor. Bir kısım işadamları dışlanıyor, ülkesine küskün, belki göç ediyor. İkiyüzlü ekonomi diyeceğim.

Pişirici: Peki. Abdurrahman Yıldırım çok teşekkür ederim katıldığın için. Hocam, çok teşekkür ederiz katıldığınız ve değerlendirmeleriniz için.

Karatepe: Ben teşekkür ederim.

Yıldırım: Teşekkürler.

Pişirici: Efendim, 1 yıl arayla, Türkiye ekonomisini gene iki aynı konukla değerlendirmeye çalıştık. Gelenek olsun, 1 yıl sonra gene bir araya gelelim üçümüz.

Yıldırım: İnşallah.

Pişirici: Ve Türkiye ekonomisini yine değerlendirelim. Bu dilekle kapatalım programı. İyi akşamlar efendim.