Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (24): Demokratik siyasetin kuralları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Siyaset aklına esenin aklına estiği gibi yapacağı bir şey değil. Siyasi faaliyet, sonuçları itibarı ile milletin ve memleketin bugününü ve yarınını derinden etkiliyor. Demokratik siyasetin ise tüm dünyadaki deneyimlerden süzülmüş kuralları var. Siyasetname’nin 24. yayınında Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, demokratik siyasetin kurallarını anlattı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’ta Siyasetname’nin 24. yayınında karşınızdayız. Sürekli konuğumuz Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle beraber. Hocam hoş geldiniz.

Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk efendim, iyi günler.

Pişirici: İyi günler. Geçen iki ay, önce siyasette saflaşmayı, sonra siyasette ittifakı konuştuk. Şöyle bir dönüp baktım. Geride bıraktığımız 23 yayın boyunca siyasette ne olduğunu, ne yapıldığını, nasıl yapıldığını konuşagelmişiz. Bugün, siyasetin kurallarını, daha doğrusu, demokratik siyasetin kurallarını, o kuralların neler olduğunu konuşacağız. Ama yine dönüp baktığımda gördüm ki ilk programda ayrıntısıyla “siyaset nedir?”i konuşmuşuz. Şimdi bu 24. yayında istedim ki –belki unutulmuştur– siyasetin kurallarının neler olduğunu konuşmadan önce, sizden bir kez daha, siyasetin ne olduğunu dinleyelim.

Kalaycıoğlu: Siyaset, temel itibariyle toplumda mevcut olan değerlerin otorite vasıtasıyla tahsisi, çeşitli kişilere dağıtılması, verilmesi, birinden alınıp öbürüne verilmesidir. Bu, servet olabilir, iktidar olabilir, saygınlık olabilir, esenlik, yani sağlık olabilir, eğitim olabilir. Çeşitli değerler var. Yedi-sekiz tane temel değer saymaktayız siyasette. Tabii bunların içerisinde en önemlilerinden bir tanesi güvenlik duygusu. Hem savunma anlamında hem aynı zamanda, bireysel olarak güvenli bir ortamda yaşama anlamında güvenlik. Bunu kimlere, ne kadar temin edeceksiniz? Bunu da, otoritenin, yani meşru, bağlayıcı karar alma yetkisi bulunanların aldıkları kararlarla bunu yapacaksınız. Diğer bir deyimle: Bir karar alıyorsunuz. Bunun bağlayıcılığı siyaset tarafından sağlanıyor. Bağlayıcılıktan kastımız, kararın bir yaptırımla desteklenmesi. Yaptırımlar da iki çeşit olarak biliniyor. Bunlardan bir tanesi müeyyide. Türkçeye yaptırım olarak çevrilerek kullanılıyor. Bu kavramın bir kısmı ceza anlamında kullanılıyor. Eğer alınan karara uymazsanız cezayla karşılaşma durumunuz var. Ama alınan kararlarla uyum içerisinde davranırsanız, o zaman da ödül alıyorsunuz. Dolayısıyla yaptırımdan kastımız, hem ödüller hem cezalar. Bunu belli bir meşruiyet algısına dayanarak; toplumda genel olarak kabul görülen, hakça bulunan, adil olarak kabul edilen, yerinde kararlar olarak kabul edilen kararlara dayalı olarak alabilen ve bu kararları yaptırımla destekleyebilen ve dolayısıyla bunları topluma genellikle kabul ettiren, o sayede değerleri toplumda tahsis eden bir mekanizmadan bahsediyoruz. Bu mekanizmanın kendisi hükümetle ilgilidir. Bu kararları alanlara, ünlü Amerikan siyasetbilimci David Easton’ın terminolojisi ile siyasal otoriteler veya yetkeler diyoruz. Yetkelerin aldıkları kararlar, bunların seçimi, bunların kim olacağı, hepsi meşruiyeti, kararın meşruluğunu etkileyen nitelikler.

Pişirici: Bir mutlakıyet rejiminde, başında padişahın, sultanın olduğu bir rejimde de siyaset yapılıyor. Bir diktatörün başında olduğu rejimde de siyaset yapılıyor. Demokraside de siyaset yapılıyor. Ama biz bugün, ‘’demokraside siyasetin kurallarını’’ konuşacağız. Sizinle programdan önce de konuştuğumuzda, asıl sıkıntı, son zamanlarda tüm dünyada bir sorun haline gelen, demokrasilerdeki erozyon. Buradan girelim isterim. Demokrasiler nasıl bir erozyon yaşıyor? Oradan da demokratik siyasetin kuralları ile devam edelim.

Kalaycıoğlu: Burada yetkelerin niteliklerinin nasıl farklı olduğuna değindiniz: Mutlakiyetçi olanlar var, kişisel olanlar var, daha grup niteliğinde karar alıp uygulayanlar var; farklı düzenlemeler var. Bunların nedeni, bu karar alma süreçlerine egemen olacak kuralların içeriğiyle ilgili. O kurallar manzumesine siyasal rejim adını veriyoruz. Bu kurallar değişince siyasal rejim de değişiyor. Bu rejim sayesinde yetkelerle, onların üzerinde etkili olduğu toplum, yani yaptırıma dayalı kararların uygulanması konusunda odak noktasında bulunan toplum arasındaki ilişkiler de bu kurallar vasıtası ile kuruluyor. Demokraside – ki bu demokrasi bir temsili hükümet biçimidir, ama tüm temsili hükümet biçimleri demokrasi değildir. Birçok hükümet biçimi, kendilerinin halkı temsil ettiğini, milleti temsil ettiğini iddia eder. Bugün Kuzey Kore, halk demokrasisi olduğunu iddia ediyor ve yönetme hakkının halkta olduğunu kabul ederek hareket ediyor. Milli egemenlik ilkesine göre düzenlenmiş bir ülke. Aynı şekilde Çin de öyle. Ama bunlar totaliter rejimler. Yani bunlarda bir komünist partisinin tek başına yönetimi var ve her ikisinin rejimi de herhangi bir şekilde muhalefete izin vermiyor; görüldüğü yerde bastırılıyor. Aynı zamanda belirli bir sol ütopyaya göre düzenlenmiş durumda. Bir ütopya var ortada, onu ideoloji olarak kabul ediyor ve buna göre hem bir toplum hem de o toplumun içinde yaşayacak insanları yaratma iddiası var. Bu iddiayla geldiğiniz zaman totaliter bir rejim oluşturuyorsunuz. Bu totaliter rejimin hayata geçebilmesi için uyguladığınız kurallarla toplumun tamamını denetlemeniz ve insanları yedi gün yirmi dört saat gözetim altında tutmanız gerekiyor. Özgürlüklerin hiç olmadığı bir yapı.

Demokrasi, temel itibariyle bunun tersi. O da temsili bir rejim. Ama temsili rejimde, temel olarak yönetme hakkının ve fiilen yönetimin halkta olduğunu temin edebileceğiniz bir yapılandırma biçimi demektir. Bunun için çeşitli araçlara ihtiyacınız var. Rejimin kuralları, yazılı olarak ilan edilir. Bunlar, -eğer yazılı anayasa varsa-, anayasalarda yazılıdır. Anayasalar yoksa, ki bazı demokrasilerde, örneğin Britanya’da yazılı bir anayasa yok, ama bir anayasa geleneği var. Dolayısıyla ona dayalı olarak bazı kurallar hayata geçiriliyor ve yönetiliyor. Bunları yazmanız ve bunları uygulayacak olan birtakım yapıların neler olacağını ifade etmeniz gerekiyor. Bu yapılar, örneğin meclis, yasama, yürütme, yargı, bunların nasıl teşkil edileceği, nasıl bir araya getirileceği, bunlara, kimlerin hangi rolleri oynayacağını tanımlamanız gerekiyor. Çünkü yapı dediğiniz şeyler bazı rollerden oluşan sistemlerdir. Karşılıklı ilişkiler içinde olan rollerden oluşur. Bu rolleri tanımlayacaksınız. Yargı diyorsanız, bir yargıç rolü tanımlamanız lazım. Bir savcı iddianame hazırlayacak, bir rol tasarımı yapmanız lazım. Müdafiler var. Aynı zamanda davalı var, davacı var; bunları tanımlamanız gerekiyor. Bu rolleri tanımladığınız zaman ortaya bir yapının resmi çıkıyor. Bu yapıların, hükümetin üç ana unsuru, yani yasama, yürütme ve yargı –bunlara hükümet kuvvetleri adını veriyoruz – arasındaki ilişkinin nasıl olacağını belirlemeniz gerekiyor. Demokrasilerde bu ilişkilerin birbirinden ayrı olarak konuşlandırılması ve o şekilde ilişkilendirilmesi esastır. Hatta ‘’yargının bağımsız olması’’ ilkesi kabul edilir. Yasama ve yürütme ayrı, ama yargı bağımsız. Bunu yazmanız ve yazılı bir kural haline getirmeniz, önemli bir unsur. Bir müşevvik, teşvik edici bir unsur. Ama herhangi bir şekilde bunların bu şekilde çalışacağını garanti etmiyor.

İsterseniz, çok yaygınlaştığı için, hemen hemen herkesin de bilgisi olduğu için, bugünün dünyasından, bilgisayardan bir örnek verelim: Bu söylediğimiz yapılar, şu anda kullandığımız bir ekran, içinde birtakım diskleri bulunan bir makine kasası, ona bağlı olan klavye ve fareden oluşan bir sistem. Bu bir yapı. Bilgisayar teknolojisi tabiriyle buna donanım deniyor. Demin bahsetmiş olduğum yapılar, siyasetin donanımı. Bütün bunları, anayasada, yasalarda, meclis içtüzüğünde, seçim yasasında, partiler yasası varsa partiler yasasında tanımlıyorsunuz. Bütün demokrasilerde partiler yasası yok ama genellikle finansman yasaları var. Bu tanımlar, sizin donanımınızı oluşturuyor. Bu donanım, kendiliğinden istediğiniz ürünü vermez. Yani bilgisayarı almışsınız, evinize getirmişsiniz, fişe takmışsınız, açmışsınız, ekranda hiçbir şey gözükmüyor. Bunun, bir şekilde şu konuşabileceğimiz hale gelebilmesi için bir yazılım gerekiyor. O yazılım, bu donanımın çeşitli unsurlarını, yapı taşlarını alıyor ve o yapı taşlarını birbirleriyle ilişkilendirerek, belli bir şekilde çalışmasını ve belli bir ürün ortaya çıkarmasını sağlıyor. Siyasette de aynı şekilde. Kurmuş olduğunuz bu yapıların içerisinde insan var. İnsanlar geliyor ve bu yapıları çalıştırarak belli ürünler ortaya çıkarıyor. Bu ürünler, siyasette değerlerin tahsisine ilişkin kararlar. Bu kararların ortaya çıkarılışı sırasında insanların izlediği yollar var. Bu yolları ne belirliyor? Asıl karşılaştığımız ciddi sorun, rejimin biçemini –eski tabiriyle üslubunu–  tayin eden bu davranış örüntüleri veya biçimleri. Bunların bir kısmı yazılı. Mesela meclis içtüzüğünde kürsüye geldiğiniz zaman nasıl hitap edeceğiniz yazıyor. ‘’Sevgili vatandaşlarım’’ diye hitap etmeyeceksiniz; ‘’Yüce Meclis’’ diye hitap edeceksiniz. Orada yazıyor. Bunu yapmazsanız Meclis Başkanı sizi ikaz ediyor: ‘’Efendim, halka konuşmuyorsunuz. Burada milletvekillerine konuşuyorsunuz, meclise hitap ediyorsunuz’’ diye düzeltiyor. Orada yazılı. Ama bütün kurallar yazılı değil.

Burada, işin geri kalan kısmı, yazısız olan birtakım kurallara ait. Bunlara sosyal bilimlerde norm diyoruz. Normlar, hayati önem taşıyor. Çünkü bu normlar, sizin belli bir durumla karşılaştığınız zaman ne şekilde davranacağınız hakkında beklentileri veya bazı davranış kalıplarını, kurallarını tayin ediyor. Müştereken toplumda yaşayan insanlar, – buna toplumsallaşma diyoruz – doğduktan itibaren toplumun bir üyesi haline gelmek üzere toplumsallaşma süreci geçiriyor, ona uyum gösteriyor ve bu arada kendi siyasal kişiliğini oluşturuyor. Bu siyasal kişiliğin oluşturulması sırasında, çeşitli yollarla bu davranış eğilimleri, beklentileri, anlayışları ediniliyor. Bunu etkileyen çeşitli ajanlar var: Aile içerisinde anne-baba ilişkileri, size ilk otorite fikirlerini yansıtıyor. “Anne” dediğiniz zaman, “baba” dediğiniz zaman ne bekliyorsunuz? Şefkat mi bekliyorsunuz, ya da ceberrut bir muamele mi bekliyorsunuz, kaprisli bir ilişki mi, ne zaman kızdığı belli olmuyor mu, yoksa bunlar konusunda birtakım kurallar mı var? Bunları öğrenerek büyümeye başlıyorsunuz. Tabii bu siyasal bir otorite değil. Ama zamanla, hem sokakta gezerken gördüğünüz kolluk kuvvetleriyle, trafik polisleriyle, zabıtalarla karşılaşmalar, size daha geniş bir çerçevede otoritenin ne olduğu hakkında birtakım algılar sağlıyor ve bunları yavaş yavaş siz beyninize yerleştiriyorsunuz. Ve belleğinizde yer etmeye başlıyor. Zaman itibariyle bunlar birikiyor. Aynı zamanda, okul yıllarınızda arkadaşlarınızla, öğretmenlerinizle, müdürle ilişkileriniz, okulda öğrendiğiniz yurttaşlık bilgisi, tarih bilgisi coğrafya bilgisi, bunların hepsi yavaş yavaş belli birtakım normları edinmenizi sağlıyor. Bunların bütünü, aynı zamanda hangi koşullarda neler söyleyeceğimizi ve nasıl davranacağımızı tanımlıyor. Buna siyasal kültür diyoruz. Yani siyasal kültür, ne dediğimiz ve ne yaptığımızın bütünüdür. Bu kültürün siyasetteki yansıması, siyasal kültür olarak ortaya çıkıyor. Bu, aynı zamanda yazısız normları da içeriyor. Buradaki normlar, bu saymış olduğum çeşitli yapıların çalıştırılması ve belli ürünler ortaya çıkarmasında etkili. Bunun için 1924 Anayasası, rahmetli Mümtaz Soysal’ın Dinamik Anayasa Anlayışı kitabında da açıkça iddia ettiği gibi, İngiliz Westminster demokrasisinin kopyası mahiyetindedir; çok etkilenmiştir. Hatta ondan daha iyi bir Westminster demokratik yapısına sahiptir. İşleyişinden bahsetmiyorum, yapısından bahsediyorum. Çünkü İngiltere’de, oradaki siyasetin zorunlulukları yüzünden, parlamentoda bir üst kamara ‘’Lordlar Kamarası’’ vardır.Oysa Türkiye Büyük Millet Meclisi tek kamaradır. Dolayısıyla TBMM ‘‘Biz milli iradeyi temsil ediyoruz’’ dediği vakit, İngiliz Parlamentosu’ndan çok daha güçlü bir şekilde bu mesajı vermekteydi. Çünkü bir tek seçilmişler vardı. Lordlar gibi babadan oğula veya kıza geçen birtakım lordluk, ladylik unvanlarıyla orada bulunma hakkını elde ettiğini söyleyenler yoktu. Ama sonuç olarak, İngiltere’deki parlamentonun ve İngiliz siyasal sisteminin ürünleriyle, Türkiye’deki üretilmiş olan 1924 Anayasası’nın ‘’61 Anayasası’’ ile değiştirildiği zamana kadar geçen sürede üretmiş oldukları ürünleri karşılaştırırsanız, çok büyük farkların ortaya çıktığını görürsünüz.

Bir kere, Türkiye 20 yıldır tek parti rejiminde. Britanya’da böyle bir uygulama yok. İkincisi, demokrasiye geçmeye çalışıyorsunuz. Demokrasi, 1957-58 ekonomik krizinden sonra batağa saplanıyor. Bu konuda, Şerif Mardin’in ve Frederick Frey’in yazdıkları var. Muhalefet-iktidar ilişkilerinin tam bir skandala dönüşmüş olduğu ve hiçbir şekilde çalışmadığı, siyasal kültürümüzde, muhtemelen Osmanlı’dan elde etmiş olduğumuz miras veya bize intikal eden miras dolayısıyla, bunun içerisinde muhalefetin fevkalade olumsuz bir konumu olması nedeniyle, muhalefet-iktidar ilişkileri tamamen berhava olmuş. Osmanlı’da zaten muhalefet yok. Muhalefet fitne ve fücur demek, münafık demek, nifak sokan, toplumu bölen, yok eden demek. Dikkat ederseniz Türk siyasetinde bu temalar sürekli olarak pişirilip pişirilip önümüze koyuluyor. Şu andaki hükümet de aynı terminolojiyi ‘’Türkiye’de muhalefet çok büyük sorun. Bunlar münafık’’ şeklinde fütursuzca kullanıyor. Bu bir kültürel kod. Bu kod, kültürün bir parçası olarak geliyor. Bu ilişkiler dolayısıyla 1958-59’da Türkiye’de demokrasi çöküyor. Arkasındaki süreçte, 1960’ta darbe geliyor. Türkiye’deki önemli bir kesim, bunu bu şekilde okumayı reddediyor. Bizim bazı unsurlarımızın, mükemmelen çalışan bir demokrasiyi reddettiği ve bunlar yüzünden demokrasinin rayından çıktığı söyleniyor. Hayır, bu yüzden çıkmadı. Burada saymış olduğumuz temel koşullardan, siyasal kültür tarafından da ciddi şekilde etkilenmiş olan normların, bu yapıları işletirken, İngiltere’deki gibi Centilmenlik Anlaşmalarını oluşturup yürütmeyi becerememeleri dolayısıyla, muhalefetle iktidar arasındaki ilişkilerin, -Frederick Frey’in tabiriyle-, hiçbir sınırın olmadığı bir ‘’kör dövüşü’’ niteliğinde bir savaşa dönüştüğü görülüyor. Bunu yaptığınız zaman demokrasiden bahsedemiyorsunuz artık. Çünkü demokrasi siyasal partiler arasındaki rekabete dayanır. Bu rekabette bir siyasal parti, bir süre iktidarda kalacak, ondan sonra iktidarın maliyetleri artınca, o maliyetlerin artışı nedeniyle seçmenin fikri değişecek, muhalefetteki partiye iktidar imkânı sunulacak. Bu olanağı herhangi bir şekilde gerçekleştirecek adımları atamazsanız, demokrasinin çalışması mümkün değildir. Bunu engelleyen, yapı değil, yani donanım değil, yazılım. Buradaki kurallar ve buradaki kuralların çalışma biçimi, onların ürettiği sonuçlar, iktidara birtakım aşırı maliyetler yüklüyor ve iktidar bu maliyetlere katlanmamak için, daha ağır bir bedel ödememek için, iktidarı terketmemek gibi bir yola giriyor. Muhalefet ile ilişkileri iyice dejenere oluyor. Ondan sonra da demokraside bir çöküş sürecine girilmiş oluyor.

Pişirici: ‘’Demokrasiyi içselleştirmek, diğer taraftan, muhalefeti kriminalize etmek, kültürel bir mesele’’ dediniz. Bazen aklıma şu geliyor: Bir hafta sonra Cumhuriyetin 98. Kuruluş yıldönümünü kutlayacağız. 98 yılda kesintiye de uğramış bir demokrasimiz var. 600 yıl boyunca bir mutlakiyet rejiminde, bir padişahın kulu olunca, bir Cumhuriyetin bireyi olmak zor oluyor gibi geliyor. Mesele bu mudur? 600 yıllık alışkanlık, demokrasiyi yaratamıyor, yönetemiyor, büyütemiyor, yürütemiyor mu? Yoksa, buradan edindiğimiz o siyasi kültürü, o normları değiştiremediğimiz için mi biz ‘‘muhalefet tu kakadır, ben ille de iktidarda olayım’’ tavrındayız? Hangisi?

Kalaycıoğlu: Benim görebildiğim kadarıyla buradaki temel sorun, ‘‘siyasal kültürde birtakım sorunlar var. Dolayısıyla biz herhangi bir şekilde kısa dönemde bunu değiştiremeyiz. Evet, kısa dönemde siyasal kültür veya kültür değişmez. Dolayısıyla biz buna mahkûm olmuş durumdayız’’ gibi deterministik açıklamalar yapabileceğimiz bir ortam yok. Bu, biraz aşırı bir iddia ve doğru da değil. Bunu Türkiye’de zaman zaman denedik. Siyasetbilimi açısından bakıldığında sonuçlar o kadar kötü değil. Ama burada, ordu, büyük sermaye gibi çeşitli kuvvetler, çok ciddi güce sahip olan kuvvetler, bu gelişmelerden hoşlanmadılar ve dolayısıyla buna karşı bir propoganda hareketi yürüttüler. O da çok başarılı oldu. Örneğin, koalisyon hükümetleriyle Türkiye’nin yönetilemeyeceğini ve bunların kötü olduğunu söylediler. Bu doğru mu, kötü mü, başarısız sonuç mu verdi? Ben 1945 sonrası 1999’a kadar, yani 20. yüzyılın ikinci yarısında koalisyon hükümetleriyle parti hükümetlerinin ekonomiyi yönetme başarısı üzerine bir makale yazdım. Buradaki veriler, böyle bir iddiayı doğru kılmıyor. Koalisyon hükümetleri dönemindeki işsizlik oranı ile parti hükümeti dönemindeki işsizlik oranları arasında hiçbir fark yok. Dış ticaret açığı arasında bir fark yok, bütçe açıkları arasında bir fark yok. Dolayısıyla sorun ne? Bakıyorsunuz, Türkiye’de 1970’lerde 1990’larda, ekonomide büyüme var. Oysa güya şu anda, Mecliste bir nevi koalisyon var,  fakat iktidarda bir parti hükümeti var. Son 7 senedir Türkiye’de kişi başına gelir, düşüyor. Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir dönem yaşıyoruz. Her sene daha aşağıya düşüyoruz. 2013-2014’te 12.500 dolardan başladık, şu anda, 2020 sonu itibariyle kişi başına gelir 8.600 dolar. %30’dan fazla küçülmüş durumdayız. Hani koalisyon hükümetleri iyi çalışmıyordu? 1970’ler “fevkalade kötü yıllar.” O dönemde koalisyon hükümetlerine bakıyorsunuz, iktisadi büyüme “büyük istikrarsızlıklara” rağmen devam ediyor. Dolayısıyla bu iddiaların büyük çoğunluğu bilimsel olarak araştırıldığında çok doğruymuş gibi de gözükmüyor.

Burada vurgulamaya çalıştığım husus şu: Bizim, siyasal kültürde ve onun etkisi altında kalmış olan normlarda, karşı karşıya olduğumuz manzaranın gerçekçi bir saptamasını yapmamız gerekiyor. Türkiye’de ne çalışmaz? Ne demokratik olarak çalışmaz? Türkiye’de başkanlık rejiminin herhangi bir türü demokratik olarak çalışmaz. Bu, gayet açık; hiç tartışmaya yol açacak bir yanı yok. Bu fikirler ilk defa Turgut Özal tarafından terennüm edildiği günden beri bunları yazıyorum, söylüyorum, kaynaklarımı da gösteriyorum. Tersini iddia edebilen ve ispat edebilen kimse yok. Buna rağmen, illa o tarafa doğru gidildi. Sonuç ne oldu? Yine demokrasinin çöktüğü bir döneme geldik. Dolayısıyla, bunu biliyoruz, bu yanlış yol. Bu yanlış yola girmeyeceksiniz. Yani yapılarla kültürü birleştiren, donanımla yazılımı birleştiren bu formülü düzgün koymanız lazım. Örneğin, muhalefetle olan ilişkiyi düzeltmeniz için 1970’lerde yapılmış olan bir araştırmada ortaya konunan bulguları aldım. 1980’lerin sonunda, bir makale olarak Boğaziçi Üniversitesi Dergisi’nde yayınladım. O tarihte, Türkiye’de muhalefete yönelik meclis içerisindeki ve halkın genelindeki eğilim hiç de olumsuz değil. Neden? Çünkü Türkiye’nin yönetilebilmesi için koalisyon hükümetleri gerekiyor. Koalisyon kuracaksanız karşınızdakine hakaret etmeniz, aşağılamanız, düşman olarak belirtmeniz pek de akılcı bir yaklaşım değil. Dolayısıyla muhalefeti saygın olarak görmek ve o şekilde onunla ilişkiler kurmaya özen göstermeniz gerek.

Bazı kuralları bunu teşvik edecek şekilde düzenleyebilirsiniz. 1990’ların başında, rahmetli Murat Sertel’le birlikte seçim yasası üzerine bir teklifte bulunduk: ‘’İnsanların en fazla tercih ettikleri kişiler seçilmesin. İkinci en fazla tercih ettikleri kişiler seçilsin’’ dedik.  ‘’Burada, kişi veya parti olarak kimin seçilmesini en fazla tercih ediyorsunuz?’’ diye soralım. Diyelim ki A Partisi. İkinci olarak kimi tercih ediyorsunuz en fazla? Diyelim ki D Partisi. Bunları değerlendirelim, toplamını alalım. Birinci, ikinci, üçüncü tercihlerin toplamında en yüksek olanı seçelim. Amerika’da bunu uygulamaya başladılar. Maine eyaletinde yerel seçimlerde uyguluyorlar. Bu, seçime giren parti ve adayların, kendi tabanını değil, ikinci tercih olmayı istedikleri tabana yönelmelerini sağlıyor. Dolayısıyla, tabanda bir uzlaşma yaratma mecburiyeti ortaya çıkıyor. Teşviği bu yöne verirseniz, muhalefet hakkındaki son derece olumsuz fikirlere rağmen, uzlaşma gereği dolayısıyla ve seçilebilmek için insanları ona zorlayacağınızdan, yavaş yavaş uzlaşmayı ve muhalefetle birlikte yaşamayı öğrenme imkânını önce seçilmiş olan yetkelere, yani siyasal seçkinlere temin etmiş olursunuz. Sonra onların liderliğinde bu halka yayılır. Ve dolayısıyla birbirimizle kavga etmeden uzlaşarak yaşamayı öğrenme imkânımız doğar. Kuralları nasıl koyacağınıza, özellikle yapı ve kültür arasındaki bu bağlantıyı kritik olarak gerçekleştirecek bu kuralları nasıl koyacağınıza bağlı olarak bu davranışlar değişir, kültür de değişir. Çünkü kültür uzun dönemde değişiyor. İkincisi, demin de ifade ettiğim gibi, biz belli bir sosyalleşme süreci sonucunda kişisel benliklerimizi oluşturuyoruz. Dolayısıyla o süreç içerisinde insanlar bu şekilde bir davranışa alışkanlık gösterirlerse, tarihten gelen birtakım olumsuzlukları da geri plana atar, zamanla unuturlar. Ve dolayısıyla demokrasiye daha uyumlu bir şekilde yaşama imkânı bulunur.

Pişirici: Türkiye örneğine bakıyoruz: 60’ta, 71’de, 80’de, gözle görülür darbeler oluyor. Daha önce, Abdülhamit Meclisi kapatıyor. Bu ülkede yaşayan halk bunların hiçbirine itiraz etmiyor, ya da çok az itiraz eden çıkıyor. Tekrar sormak istiyorum: ‘‘Bu bir toplumsal yapı sorunu mudur?’’ Yani, biz böyle insanlar mıyız? Biz demokrasiyi sevmiyor muyuz? Demokrasiyi istemiyor muyuz? Demokrasiyi korumak gibi bir derdimiz yok mu? Biz, birisi gelsin bize para versin, aş versin, iş versin diye bekleyen insanlar mıyız? Biz niye demokrat olamıyoruz?

Kalaycıoğlu: Son söylediğinizle biraz ilgisi var. İki tane değişken önem arz ediyormuş gibi gözüküyor. Demokrasiden ne anlıyorsunuz? Bu konuda 2000’li yıllarda bir literatür ortaya çıkmaya başladı dünyada. İnsanlara ‘’siz demokrasiden ne anlıyorsunuz?’’ diye soruluyor. Genel itibarıyla, iki farklı anlayış varmış gibi gözüküyor. Aslında daha fazla, ama iki tanesi en belirgin, en başat durumda olanlar. Bir tanesi, ‘’demokrasiden’’ anlaşılan, insanların, özellikle ekonomik yararlar elde etmesini sağlayan bir araç. Yani ‘’ben oy vereceğim, birini seçeceğim, o seçtiğim gidecek, kamu bütçesinden bazı imkânları alacak, getirip bana verecek.’’ Böyle bir değiş-tokuş anlaşılıyor. Bu geniş bir coğrafyada, mesela Afrika’da, bunun çok yaygın olduğu saptanmış durumda. Yine Güneydoğu Avrupa’da yaygın olduğu saptanmış durumda. Slovenya’da yapılan çalışmalar var: Halkın %58’inin bu nitelikte bir eğilim içerisinde olduğu söyleniyor. Eski Yugoslavya içinden çıkmış olan devletlerde yapılan bazı araştırmalar var. Aynı bulguları teyit ediyor. Yani demokrasi, içerik itibariyle bir etkin enstrüman. Ekonomik ve sosyal refah temininde temel araç olarak algılanıyor. Eğer böyle bir şekilde sonuç veriyorsa, demokrasinin iyi çalıştığı düşünülüyor ve tatmin edici bir rejim olduğu kabul ediliyor ve destekleniyor. Böyle çalışmıyorsa, canı cehenneme. Dolayısıyla bir yaklaşım bu.

İkinci anlayış, süreç yani prosedürel anlayış. Yani, hakça ve serbest seçim yapılıyor olması, insan haklarının ve özgürlüklerin itina ile korunuyor olması. İnsanların ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, medya özgürlüğü, temsil sürecinin, katılma sürecinin düzgün işlemesi olarak algılanıyor. Bu daha çok, Kuzeybatı Avrupa’da ve Kanada gibi ülkelerde biraz daha yaygınmış gibi gözüküyor. 2020 senesinde, bu konuda Avrupa Siyaset Bilimleri Derneği’nin Politics dergisinde Sema Akboğa ve Osman Şahin’in Türkiye ile ilgili ortak bir makalesi yayınlandı. O araştırmada bir başka olguya daha işaret ediyor arkadaşlarımız: Bu, başka ülkelerde de saptanmış olan bir olgu. Sadece bize özgü değil. Türkiye’de, ‘’bizim tuttuğumuz parti kazanırsa demokrasi iyi işliyor’’ diye düşünüyoruz. En önemli yaklaşım bu. Dolayısıyla bizim tutmadığımız parti kazanırsa, demokrasinin iyi işlemediğini düşünüyoruz. Bu, bizi çok ciddi bir sorunla karşı karşıya bırakıyor. Çünkü demokrasinin temel normlarından bir tanesi, dürüst ve adil yapılan seçimlerin, sonuçlarının genel kabulle kucaklanması ve o varsayımla, muhalefetin de, iktidarın da, seçimi kaybedenin de, kazananın da, seçim sonuçlarına saygı göstermesi. Oysa burada bu norm pek de öyle yerleşmiş gibi gözükmüyor. Partizan bir şekilde yorumlanıyormuş gibi gözüküyor. ‘’Bizim partimiz için iyiyse ve bizim partimiz seçimi nasıl kazanırsa kazansın, demokrasi iyi çalışıyor. ‘’Karşı parti son derece dürüst bir seçimi, gayet dürüst bir şekilde de kazansa, biz demokrasinin iyi çalıştığını kabul etmiyoruz’’ gibi bir yaklaşım var gibi gözüküyor. Bunlar, zorluklar. Bizim bu zorlukları göz önünde bulundurarak, bu zorlukların egemen olmamasını sağlayacak bir şekilde normların pekiştirilmesi yoluna gitmemiz lazım. Bunu söylemesi kolay, yapılması fevkalade zor. Çünkü çok yerleşmiş demokrasiler, örneğin parlamentonun da anası kabul edilen Britanya Parlamentosu… Aslında bu pek de doğru değil. Çünkü en eski ve hiçbir şekilde bozulmadan çalışmış olan parlamento İzlanda’da var. Bin yıldan beri kesintisiz çalışan bir parlamento. Britanya’daki Parlamento, birkaç yüzyıl sonra kuruluyor. Demokratik bir hale gelmeye başlaması, 1640’lar, 1680’ler sonrasında, 17. yüzyıldan itibaren oluşuyor.

Parlamentonun anası olarak kabul edilen Britanya Parlamentosu’ndaki bir süreçten size örnek vereceğim: 2019 senesinde, Britanya tekrar erken seçime gitti. Bir seri erken seçim yaptılar. 2015, 2017, 2019 arka arkaya seçime gidiyorlar. Brexit süreci ülkeyi büyük ölçüde bazı sorunlara gark etmiş durumda, zaten bunların bir kısmı bekleniyordu. Tabii zaman zaman bunlar bunalım haline dönüşüyor ve bunu çözebilmek için erken seçime gidiyorlar. Bu seçimde kazanmış olan Muhafazakâr Partinin lideri Boris Johnson, İngiliz Parlamentosu’nu veya Britanya Parlementosu’nu üç haftadan fazla bir süre için tatil etti. Seçimden önceki parlamento ile sonraki parlamento arasına üç haftadan fazla bir tatil süresi soktu. Esasında kararı veren kendisi değil, Kraliçe. Ama biliniyor ki, Kraliçenin vereceği bu kararı, Başbakan kendisine takdim ediyor, Kraliçe de altına imza atıyor. Yani Kraliçe’nin orada fazla bir takdir hakkı yok; hükümetin takdirini kabul ediyor. Şimdi, bunun için İngilizcede proroguing kavram varmış, bunu da öğrenmiş olduk. Sadece ben değil, öyle anlıyorum ki İngiltere’deki basının bir kısmı da böylece öğrenmiş oldu. Proroguing, Parlamentonun o iki dönem arasındaki tatili anlamında kullanılıyormuş. Bu, geleneksel olarak bir haftaymış, bir haftayı pek aşmıyor. Bunun üzerine muhalefet, ‘’sen bu süreyi, kendi siyasi çıkarların için partizanca bir yorumla getirdin. Biz bunu kabul edemeyiz, bunu gerekli görecek hiçbir şey yok. Biz dünya savaşları yaptık, bu kadar süre vermedik’’ diye itiraz ediyor ve İngiltere’deki Yüce Mahkemeye gidiyorlar. 11 yargıçlı Yüce Mahkeme, yeni kuruldu, 2010’larda çalışmaya başladı. 11 yargıç BBC’ye çıktılar, seyretme fırsatı da bulduk. Oybirliğiyle, bunun demokrasinin bir zaafı haline getirildiğini ve demokrasiyi erozyona uğratacak bir adım olduğunu, otoriterleşmeye sebep olabileceğini ve bunun için kabul edilemeyeceğine karar verdiler. Dikkat ederseniz burada bir norm var. Yazılı bir şey yok. Büyük ölçüde hükümetin takdiri. Veya kralın, kraliçenin takdiri sonuç itibariyle. Devlet başkanının takdiri gibi gözüküyor ama uygulamada hükümete bırakıyor süreci. Bununla oynamayı göze alan 300 yıllık bir demokrasiden bahsediyoruz.

Atlantik’in öbür tarafında, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kasım 2020 seçimleri sonucunda, ortada hala ispatlanmış hiçbir temel kanıt olmamasına ve itirazların yapılmış olduğu eyaletlerde seçim kurulları tamamen Cumhuriyetçi Parti üyelerinden oluşmasına rağmen,-çünkü oradaki uygulama, eyalette kim iktidardaysa seçimi o yönetiyor. Partizan bir yönetim yani. Bizdeki gibi böyle tarafsız Yüksek Seçim Kurulu gibi bir şey yok-  ve Cumhuriyetçilerin seçimi kaybetmesi üzerine, ‘’Demokratlar burada hile yaptı’’ diyen bir Başkan Trump’ı ve destekçilerini gördük. 230 senelik yerleşik bir demokrasi… Temel başkanlık rejimi uygulaması olarak literatürde kabul edilen ve konsolide olduğu kabul edilen bir demokrasi. Temel norm nedir? Dürüst bir şekilde yapılmış, adil, serbest seçimlerde çıkan sonuca itibar etmek ve saygı göstermek. Temel norm bu. Hiçbir kanıt olmamasında rağmen, bu normu yok etmek için müthiş bir çaba içerisine girdi. 6 Ocak 2021’de Kongre’yi kendi adamlarına bastırttı, yargılaması devam ediyor. ABD’de yapılan kamuoyu yoklamalarında, Cumhuriyetçi Parti’nin çoğunluğu, bugün hâlâ,  Demokratlar’ın seçimlerde hile yaptığını kabul ediyorlar. Akıl alacak bir şey değil. O zaman benim Amerika’daki meslektaşlarım ‘’demokrasi bu şartlarda çalışır mı?’’ diye soruyor. Yani kaybedeceksiniz ama ‘’hakem şike yaptı, saha eğimliydi, şuydu, buydu’’ diyerek, birtakım mazeretler bulup, seçimi kaybetmeyi kabul etmediğinizi belirteceksiniz. O zaman, demokrasinin çalışması mümkün değil. Çalışmak için demokrasi, bu tür uzlaşmalar gerektiriyor. Rekabet içinde bulunan taraflar arasında uzlaşmalar gerektiriyor. Seçim sonuçları üzerinde uzlaşma gerektiriyor. Belirli kararların uygulanması konusunda uzlaşma gerekiyor. Anayasadaki yetkilerin ne olduğu, bunların limitlerinin ne olduğu konusunda uzlaşma gerekiyor. Bu uzlaşmalarla demokrasi yürüyor. Bunu oluşturan İngiltere’de temel iddia, birçok adımın Centilmenlik Anlaşmaları dolayısıyla yapıldığı. Centilmenlik Anlaşması diye bir şey hukuki bir kavram değil, bir nezaket kuralı. Sözlü olarak anlaşıyorsunuz. ‘’ biz böyle davranacağız, siz de şöyle davranın. Sizin vereceğiniz bu karara biz hürmet edeceğiz’’ diyorsunuz ve ülke ona göre yönetilme imkânı buluyor. Bu yapılar, kurallar, kurumlar belirli birtakım kararları üretmek ve onlara genel kabul sağlamak, meşruiyetini sorgulatmamak, yani yerinde, hakça, adil olduğu konusunda herhangi bir sorgulamanın yapılmamasını sağlamak konusunda son derece kritik bir değişken. Bunlar aşındığı vakit, demokrasinin çalışması mümkün değil. En yerleşik ülkelerde bile. Yani Anglo-Amerikan demokrasileri, bu kurallar eğilip bükülmeye başladığı için, erozyona uğradığı için ‘’biz demokrasi miyiz, değil miyiz?’’’ diye tarışmaya başlıyorlar. Ve şu aşamada, iki ülkedeki Muhafazakâr Parti’nin de demokrasinin bir unsuru ve destekçisi mi, yoksa demokrasiye köstek ve tehdit mi olduğu tartışılır hale gelmeye başladı. Bu bize açıkça gösteriyor ki, demokrasi zanaati zor bir zanaattir. En yerleşik ülkelerde bile, normlardaki bu ufak oynamalar, çok ciddi, vahim demokrasi kalitesi sonuçlarına yol açabilecek niteliktedir.

Pişirici: Programın sonuna doğru geliyoruz hocam. Türkiye’deki durumu netleştirelim isterim. Biz Türkiye’de demokratik siyasetin kurallarını biliyor muyuz? Siyaset yapan biliyor mu, seçmen biliyor mu? Uyuyor muyuz? Bana kalırsa, uymadığımız ortada. En çok nerede erozyona uğratıyoruz bu kuralları? Hangi kuralları daha çok esnetiyoruz? Böyle bir şey var mı? Biraz da Türkiye’deki durumu anlatır mısınız?

Kalaycıoğlu: Bizim sorunlarımız sadece normlarla ilişkili değil. Yani yazısız, davranış kalıplarını belirleyecek birtakım uzlaşmalar, anlaşmalar, anlayışlar, bazı beklentilerle sınırlı değil. Çok daha vahim sorunlarımız var.

Birinci en büyük sorun, muhalefetle iktidar arasındaki ilişkilerin son derece zehirlenmiş olması. Muhalefeti, çeşitli bakımlardan kendisine karşı etkili bir politika izlediğinde düşman olarak gösterip, adeta yok etmeye çalışan bir iktidar anlayışı, demokrasinin çalışmasına herhangi bir katkıda bulunmaz. Doğal olarak zorlaştırır. İkincisi, bazı demokratik ve sadece demokraside gözükebilecek olan yapıların ve düzenlemelerin reddi üzerine oturan bir yaklaşım içinde bulunmamız ve bunları herhangi bir düzgün bilimsel araştırmanın kanıtları olmadan yapıyor olmamız. Onu da vurgulamak isterim. Muhalefet bunlardan birisiydi, koalisyon hükümeti bunlardan ikincisi. Otoriter rejimlerde koalisyon hükümeti pek rastlanan bir şey değildir, çok enderdir. Ama demokrasinin doğal bir yapısıdır. Koalisyon hükümetlerinin kurulmasını en zor hale sokan seçim yasalarının olduğu ülkelerde bile, yine Britanya’yı örnek vereceğim, Britanya’da ipi ilk göğüsleyenin seçildiği anlamını taşıyan bir seçim yasası var. Tek seçim sandalyesi olan bölgelerde en fazla oy alan kazanıyor. Bu en fazla oy seçmenin yüzde 25’ine tekabül etse bile fark etmiyor, kazanmış oluyor. Bu sistemde genellikle parti hükümeti ortaya çıkıyor. Çünkü böyle sistemler, hükümet kurulmasını ve hesap vermeyi kolaylaştıran seçim sistemleridir. Hesap verme de demokrasinin temel ilkelerinden bir tanesidir. İngilizcede Accountability diye biliniyor bu. Hesap verme ilkesinin çalışmadığı bir rejimi demokrasi olarak kabul etmiyor siyasetbilimi. Dolayısıyla bunu vurgulayan bir seçim sistemi, doğal olarak hükümetin kimden oluştuğunu gayet açık olarak ortaya çıkaran bir hükümet sistemi. Ve dolayısıyla kimin başarılı veya kimin başarısız olduğu kolayca görülebilecek bir hükümet sistemi. Buna göre çalışması gereken bir sistem. Bizi izleyenlerin bir kısmı hatırlayacaktır: 2010’da Muhafazakar Parti ve Liberal-Demokratik Parti’nin koalisyonuyla yola devam etmek mecburiyetinde kaldı. Orada bile koalisyon kuruyorsunuz. Daha yakın tarihte, Başbakan Theresa May’in 2017 seçimleri sonrasındaki başarısızlığı sonucunda, Kuzey İrlanda’daki Demokratik Birlik Partisi’yle, -onlar, adaların doğusunda kalan İngiltere’nin bulunduğu kısımla bağlarını kuvvetlenmesi gerektiğini iddia eden bir partidir- Muhafazakar Parti’nin koalisyonu şeklinde yoluna devam etti. Britanya, bu seçim yasasına rağmen, 2010’larda iki defa koalisyon hükümetiyle yönetildi. Eğer demokrasiyseniz, koalisyonla yönetilirsiniz. Yine bugün belirtmiş olduğum gibi, çok ender olarak, bazı partilerin belirli etnik, dini vs. nedenlerle güçlü olması nedeniyle, muhalefet etmeye devam edebildikleri otoriter rejimler ortaya çıkabiliyor. Onlarda bazı koalisyon türü uygulamaları söz konusu. Ama koalisyon, doğal bir hükümet biçimi. Alman Başbakanı’nın Türkiye’yi ziyareti sonucu bu tartışma yine yapıldı. Merkel herhalde çok hayret etmiştir kendisine söylendiği için. Çünkü Avrupa içinde ve Avrupa Birliği’nde, Güney Kıbrıs dışında başkanlık rejimi uygulayan başka ülke yok. Bazıları zaten başkanlık rejimi uygulayamazlar. Çünkü bunlar monarşi. Yani devlet başkanı kral. Kralı seçimle mi getireceksin? Tuhaf bir şey olur herhalde.

Dolayısıyla doğal rejimler, parlamenter rejimler, demokraside çok başarılılar. ‘’Dünyada en başarılı demokrasiler hangileridir?’’ diye baktığımız vakit, bu konuda karşılaştırmalı araştırma yapan ve sonuçları yayınlayan dört tane merkez var. Bunlara itibar ediyoruz, karşılaştırmalı siyasette de kullanıyoruz. Bunların verilerine göre en iyi demokrasiler Norveç, İsveç, İzlanda, Yeni Zelanda, Kanada gibi ülkeler. Bunların hiçbirinde başkanlık rejimi yok. Ve bunların büyük çoğunluğu koalisyonla yönetiliyor veya uzun süreler koalisyonla yönetilmiş. Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dört yıl hariç koalisyonla yürütülüyor. Ve unutmayınız, Almanya büyük yıkımdan çıktıktan sonra, her taraf felaket içinde, insanlar açlıktan ölme safhasındalar. Enkazın içinde buldukları at leşlerini farelerle boğuşarak yiyorlar. Konrad Adenauer’ın ünlü bir lafı var: Onlara bakarak diyor ki: ‘Bundan sonra Hz. İsa bile gelse tek kişiye bir daha bu ülkeyi yönetme hakkı vermeyeceğiz.’’ Getirdiği sonuç bu. Koalisyonlarla böyle bir sonuca hiçbir zaman gidilmemiştir. Bunu da ifade etmekte yarar var. Çünkü koalisyon uzlaşmayı gerektirir. Farklı ve birbirleriyle çatışan siyasal fikirlerin, ideolojilerin, çıkarların belli bir süre için, belli esaslar etrafında uzlaşmalarını temin ediyorsunuz; insanları uzlaşmacı bir şekilde düşünmeye, bir zihniyet değişikliğine itiyorsunuz. Perspektifleri, bakış açıları değişiyor. Bu, son derece önemli ve son derece erdemli bir uygulama. Bunu tu kaka etmenin maliyeti, parti hükümetiyle yaşamanın getirisinden çok daha ağır. Yavaş yavaş farkına varıyorlar. Örneğin TÜSİAD’ın yaptığı son toplantıdaki bazı söylemler, belki burada birtakım gelişmelerin olabildiğini gösteriyor. Oradaki temel argüman, Türkiye’de koalisyon kurmanın hükümeti yönetme maliyetinin artırdığını iddia ettiler. Buna agency cost deniyor İngilizce’de. Bir işi yapma sırasında, o ajansın katlandığı maliyet. Bunu artırdığını ve bunun Türkiye’deki ekonominin çalışmasına olumsuz etki ettiğini iddia ettiler. Bu yolla, ‘koalisyon hükümeti olmasın, parti hükümeti olsun, ne olursa olsun parti hükümeti haline gelsin’’ denildi. O tür bir yöntem, Türkiye’nin demokrasi olarak çalışmasına sekte vurdu. Temel itibarıyla bir diğer sıkıntı da bu.  

Üçüncü problemimiz, tarihten gelen bir etki, doğru. Ama buna mahkûm muyuz emin değilim: Aşırı merkeziyetçilik. Her şeyi tek bir merkezden kontrol etmeye kalkmanız. Bu, demokrasi ile taban tabana zıttır. Demokrasi, yerel bir rejimdir. Yani olabildiğince insanların kendi yaşadıkları çevreye en yakın olan yerde, hayat standartlarını etkileyecek kararları almaya katılması anlamına gelir. Sizin evinizin önündeki sokağın temizliği, sokağın asfaltı, sokağın güvenliği. Demokraside yaşıyorsanız, bu konuda söyleyeceğiniz bir şeylerin olması lazım. Temsili bir demokrasideyseniz, bunu, seçilmiş kişilerden talep etmeniz söz konusu. Belediyeyle ilişkilerin, demokrasinin gerçekleşmesinde çok büyük rolü var. Özellikle belediye başkanlığı, bireyin yaşadığı yere çok yakın, çok daha ulaşılabilir olması gerek. Ankara’ya nasıl ulaşacaksınız? Çok daha uzak bir yer. Ankara size nasıl ulaşacak? Nasıl bilecek? Nasıl takdir edebilecek içinde bulunduğunuz koşulu? Oysa belediye başkanınız muhtemelen oradan geçiyordur da. Dolayısıyla kendisine ‘’bakın burada bir sorun var. Koca bir çukur var, insanlar düşüyor ayağını kırıyor, şunu kapat’’ demek, Ankara’da Bayındırlık Bakanlığında bilmem ne bürosuna başvurup bunu yaptırmaktan çok daha etkili ve makul bir iştir.

Şu an hipermerkeziyetçi bir yer haline geldi Türkiye. İnanılmaz bir merkeziyetçilik var ve yenel yaşantı çok büyük ölçüde erozyona uğramış durumda. Bu, demokrasinin çalışmasını zorlaştıran bir unsur. Onun için daha fazla desantralize olmak durumundayız. Birçok kararın yerel yönetimlerde, seçmenin müdahalesiyle, katılmasıyla; sadece oy verip ondan sonra beklemesi değil, elektronik posta mesajlarıyla durumu anlatması, belirli platformlarda bir araya gelip tartışmasıyla yapılması önemlidir.  Bir ara Kent Meclisleri çok etkiliydi. Kent meclisleri kuruluyordu, buraya birtakım katılımlar söz konusuydu. Bunlara, örgütlü örgütsüz yerel bireylerin katılması, hem yurttaşlık nosyonunu geliştiren -sivil toplum dediğimiz olgu da zaten bu-  onu hayata geçiren, onu güçlendiren ve demokrasinin de bunun üzerinde yeşermesini sağlayan bir temel oluşturabilecek niteliktedir. Bir temel sıkıntımız da bu yapılandırmada. Ama bütün bunların çalışması için belirli bazı nosyonlara ihtiyacımız var. Ve burada kritik dokunuş, özellikle Latin Amerika ülkelerinde yapılan araştırmalarda ortaya çıkıyor. Temel ajanların ve liderlerin, demokrasiyi çalıştırma konusunda öncelik ve irade göstermelerine dayanıyor. Yeterince demokrasi olarak anladıklarını hayata geçirmeleri için çalışan ve bunu, özellikle prosedürel demokrasi temel anlayışıyla bağımlı ve bağlı hale getirmiş olan siyasal liderlerin mevcut olmaması veya yeterince etkili olmaması ve bu yaşantının geniş kitlelere bir örnek olarak aktarılamaması, Türkiye açısından da zorluk yaratan bir unsur.

Dolayısıyla yapılar aynı kalırken, kültür aynı kalırken, dönem dönem dünyada demokrasi dalgaları görüyor olmamız, bu tür ajanların- ajan derken casus olarak anlaşılmasın. Etkili olabilecek unsur anlamında kullanıyoruz ajanı– siyasal liderlik pozisyonunda bulunan kişilerin, parti liderlerinin, sendika liderlerinin, iş adamlarının, iş kadınlarının, iş dünyası liderlerinin, güçlü pozisyonda olan, medyada öne çıkmış olan, kamuoyu yapımcısı liderlerinin, demokrasi konusunda, demokrasinin normları konusunda, hem fikirleri hem yaşantılarıyla örnek teşkil edebilecek şekilde ön plana çıkmasının, oyunun kurallarını ve işleyişini değiştirebildiğini Latin Amerika araştırmalarından biliyoruz. Benim bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de bunun araştırması pek yok. Bizim çerçevede de yapılmış çok araştırma yok, ama en azından oradaki araştırmadan biliyoruz ki bu, önemli bir fark yaratabiliyor. Hatta bu, bölgesel bir yayılmaya da sebep oluyor demokraside. Biri demokrasiye geçince diğerleri de geçiyor ve dalga halinde yayılıyor. Son olarak 1970’lerden sonra Latin Amerika’da bunu gördük.

Pişirici: Hocam sonuna geldik yayının. Bir saat su gibi akıp geçti yine. Çok teşekkür ederim anlattıklarınız, değerlendirmeleriniz için.

Kalaycıoğlu: Rica ederim. Biraz zor bir konu. Biraz kaypak bir konu. Biraz soyut bir konu. Ama son derece kritik bir konu. Ama bıraktığımız yerden sürdürebileceğimiz şeyler. Çünkü demokrasinin çalışmasını sağlayanlarla, çalışmamasını sağlayanlar arasında da farklar var.

Pişirici: Peki, gelecek ay devam edelim o zaman. Çok teşekkür ederim. Efendim, Siyasetname’nin 24. yayınında demokratik siyasetin kurallarını konuştuk. Umarım anlatılanlar, izleyiciler ve dinleyiciler için zihin açıcı olmuştur. Gelecek ay görüşmek üzere. Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus