Ekonomi Tıkırında (141): 40 yıl önce 40 yıl sonra

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gazetecilik mesleğinde 40 yılı tamamlayan Sedat Pişirici, Ekonomi Tıkırında’nın 141. yayınında, ekonomi ve siyasette, geçen 40 yılda olanı ve olmayanı değerlendirdi.

Gazetecilik mesleğinde yarın (2 Kasım 2021) itibarı ile 40 yılı tamamlıyorum. Sizlere bu programda daha önce de anlatmıştım. Mesleğe, kendini ikinci Atatürk zanneden darbeci general Kenan Evren’in, Atatürk’e öykünerek, Atatürk’ün Türkiye’nin ilk iktisat kongresini topladığı İzmir’de memleketin ikinci iktisat kongresini topladığı gün, kısa adı Akajans olan Akdeniz Haber Ajansı’nın İzmir bürosunda başladım. Başlangıçta polis-adliye muhabiri olsam da iktisat kongresinin başladığı gün gazeteciliğe başlamış olmaktan mıdır nedir, mesleğin hemen hemen her alanında, her mecrasında, her kademesinde kalem oynatmış olmama rağmen, daha çok ekonomi gazeteciliği üzerime yapıştı kaldı.

Ben gazeteciliğe başlamadan 1 yıl 9 ay 9 gün önce, 24 Ocak 1980’de, meşhur “24 Ocak Kararları” ilan edildi. Bundan 7 ay 19 gün sonra, 12 Eylül 1980’de ise beş general yönetime el koydu. Ben de askeri darbeden 1 yıl 1 ay 21 gün sonra, 2 Kasım 1981’de gazetecilik mesleğine adım attım. Sizin anlayacağınız, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik yapısı değiştirilip, ülke NATO üzerinden müttefiki olduğu Batı’nın liberal ekonomik, serbest piyasacı, kapitalist yapısına eklemlenirken, ben de 18 yaşında bir genç olarak, fiilen gazeteciliğe başladım.

Dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in talimatı ile dönemin başbakanlık müsteşarı ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşar Vekili Turgut Özal’ın hazırlayıp kamuoyuna açıkladığı 24 Ocak Kararları, sıkı para ve maliye politikaları ile işçi ücretlerini baskı altına almayı, “sübvansiyon” olarak bilinen, ihtiyaç duyan toplum kesimlerine sağlanan maddi destekleri sona erdirmeyi, ekonomide kamunun payını azaltıp, özelleştirmeler yolu ile özel sektörün payını artırmayı, ithal ikameci ekonomik modeli terk ederek ihracata dayalı bir ekonomik model oturtmayı, serbest piyasa ekonomisine geçerek ülkeyi uluslararası sermayeye entegre etmeyi, dış ticareti serbestleştirip döviz transferini kolaylaştırarak yabancı sermayeyi teşvik etmeyi hedefliyordu.

Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi (MSP) ile Alpaslan Türkeş liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) dışardan desteği ile 12 Kasım 1979’da kurulan, Adalet Partisi (AP) lideri Süleymen Demirel’in başbakanlığındaki 43. hükümetin aldığı 24 Ocak Kararları’na, elbette başta işçiler olmak üzere tüm ücretli-emekçi toplum kesimleri karşı çıktı, tepki gösterdi. Kararların uygulanması zorlaşınca da askeri darbe geldi. Darbecilerin, darbeden dokuz gün sonra, darbeden önceki askeri şûrâda emekliye sevkedilmiş eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurduğu 44. hükümetin başbakan yardımcısı, 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’dı. Bana göre sırf bu bile, askeri darbenin Türkiye’de terörü önlemek için değil, başta sendikalar olmak üzere, 24 Ocak Kararları’na muhalefet eden tüm siyasi güçleri etkisiz kılıp, kararların uygulanmasını sağlamak için yapıldığının açık bir göstergesi.     

Türkiye’yi çarpık kapitalizmden güya düzgün kapitalizme taşıyacak olan 24 Ocak Kararları, yaklaşık altı yıl süren, Anavatan Partisi (ANAP) lideri Turgut Özal başbakanlığındaki 45. ve 46. hükümetler dönemi ile iplerin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın elinde olduğu, ANAP Genel Başkanı Yıldırım Akbulut başbakanlığındaki 47. hükümet döneminde, bir yandan Amerikan dolarını ve Amerikan sigarasını özgürleştirirken, diğer yandan ocak söndüren bir “banker faciası” ve çarptığı paranın miktarı, ekonomiye verdiği zararın büyüklüğü hala tam olarak hesaplanamayan bir “hayali ihracat” vurgunu üretti.

ANAP’ta Özal’ın desteklediği Yıldırım Akbulut kongrede liderliği Mesut Yılmaz’a, Mesut Yılmaz da ilk seçimde iktidarı Doğru Yol Partisi-Sosyaldemokrat Halkçı Parti koalisyonuna ve koalisyonun başbakanı, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel’e kaptırdıktan sonra da 24 Ocak Kararları açısından değişen bir şey olmadı. Yılmaz da Demirel de hükümet ettikleri dönemde “Biz bu kararlara uymayacağız” demedi. Demirel 1991’de seçimi kazanmak için mesela tütün üreticisine “Kim ne veriyorsa beş lira fazlasını vereceğim” diyerek, iktidarda kalabilmek için Özal’ın bitirdiği tarım sübvansiyonlarını oy hesabına göre yeniden canlandırarak belki 24 Ocak Kararları’nın bir bölümünü kısmen iğdiş etti ama o kararların açtığı yolu ekonomide doğru yol kabul edip hiç reddetmedi.    

Özal öldü, Demirel cumhurbaşkanı oldu. DYP, kongrede genel başkanlığa, koalisyon hükümetinin ekonomiden sorumlu devlet bakanı, ekonomi profesörü Tansu Çiller’i seçince, Çiller başbakan oldu. Demirel’in daveti ile Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliğini bırakıp, ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak DYP’de siyasete atıldıktan sonra, 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’a da Özal ve ANAP hükümetlerinin 24 Ocak Kararları’nı hayata geçiren ekonomi politikalarına da demediğini bırakmayan Tansu Çiller, daha sonra 49. hükümetin ekonomiden sorumlu devlet bakanı olduğu sırada da 50., 51., 52. hükümetlerin başbakanı olduğu sırada da “Ben bu 24 Ocak Kararları’nın uygulamalarını ortadan kaldırıyorum” demedi. Demediği gibi, hem o kararların hem kendi basiretsiz ekonomi politikalarının neden olduğu 1994 ekonomik krizi sırasında aldığı “5 Nisan Kararları” ile (1994) 24 Ocak Kararları’nı daha da pekiştirdi. Türkiye Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmadan Tansu Çiller’in AB ile Gümrük Birliği Anlaşması imzalaması ise (1996) hepsinin tepesine tüy dikti.

O kriz benim hayatımı da derinden etkiledi. Haftalık ekonomi gazetesi Barometre’nin İzmir temsilcisiydim. Temsilci dediğime de bakmayın, bir ben, bir de geldiğinde gazeteleri abonelere dağıtan bir arkadaşla birbuçuk kişilik bir home office idik. Patron bu birbuçuk kişinin bile maaşını ödeyemeyince, bulduğum ilk fırsatın peşinden İstanbul’a savruldum. Ağustos 1994’te İstanbul’a gelip Sabah Gazetesi’nde çalışmaya başladığımda Tansu Çiller’in başbakanlığı sürüyordu. 27 Mart’taki yerel seçimde İstanbul’u Refah Partisi almış, Recep Tayyip Erdoğan büyükşehir belediye başkanı olmuştu. 

1994-2002 arası hayli çalkantılıydı. Kurulan bozulan koalisyon hükümetleri, askeri darbenin ve Turgut Özal’ın o kadar uğraşmasına rağmen yok edemediği siyasi figürlerin Demirel’in ardından siyaset sahnesine yeniden çıkması, CHP lideri Deniz Bakkal’ın hükümet ortağı, DSP lideri Bülent Ecevit ile eski MSP o zamanki Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın başbakan olması. Mesut Yılmazlı ANAP ve hükümetler, MHP’yi Türkeş’in oğluna kaptırmayıp partinin başına geçen Devlet Bahçeli’nin bir seçim kararı ile Türkiye’yi 3 Kasım 2002 seçimlerinde yeni kurulmuş Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan’a teslim etmesi… 

Sizin anlayacağınız meslek hayatımın 20 yılı eskilerle 20 yılı da onlardan sonra gelen yenilerle geçti. Ancak bu 40 yılda kim geldiyse geldi kim geçtiyse geçti ama o 24 Ocak Kararları hiç değişmedi. Dedim ya Türkiye çarpık kapitalizmden güya düzgün kapitalizme geçecekti ama ekonomi 1994’ten sonra 2001’de bir daha tökezledi. Hadi Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı’ndan transfer dilen Kemal Derviş gelip işleri toparladı ama 2008 ve 2014 küresel krizlerinde sarsılsa da ayakta kalmayı beceren restore edilmiş Türkiye ekonomisi, AKP, Kemal Derviş’in mirasını tükettikten sonra taş üstüne taş koymayınca, 2018’de yeniden bir krize yuvarlandı. Koronavirüs salgını da o krizi derinleştirdi.

Geçen 40 yılda Batı tipi kapitalizme geçmek için sağcısıyla solcusuyla (dönemin SHP’si ve DSP’si ile her dönemin CHP’si solcu sayıldı, sayılıyor) elinden geleni yapan Türkiye, o kapitalizmin mütemmim cüzü olan Batı tipi çoğulcu demokrasiden ise nedense hep uzak durdu. İktidara gelenlerin hepsi iktidarda kalmak için nalıncı keseri gibi kendine yonttu. Kendilerine gelince demokrasi havarisi kesilenler, başkalarına gelince demokrasiyi görmezden geldiler.

Türkiye’nin 40 yıl önce de parası yoktu 40 yıl sonra da parası yok. Türkiye 40 yıl önce de sanayileşmiş bir ülke değildi 40 yıl sonra da değil.

Türkiye’de 40 yıl önce de hayat pahalıydı 40 yıl sonra da pahalı.

Türkiye’nin 40 yıl önce de gelir dağılımı eşitsizliği sorunu vardı 40 yıl sonra da var.

Türkiye 40 yıl önce de işsizlikten yakınıyordu 40 yıl sonra da yakınıyor.

Türkiye 40 yıl önce de eğitilmiş bir toplum değildi 40 yıl sonra hiç değil.

Türkiye 40 yıl önce de enflasyonu düşürebilmiş değildi 40 yıl sonra da hala enflasyonu düşürmek için uğraşıyor. 

Türkiye 40 yıl önce de Avrupa Birliği üyesi değildi 40 yıl sonra da değil.

Türkiye toplumu 40 yıl önce de bir refah toplumu değildi 40 yıl sonra da değil. 

Türkiye’nin 40 yıl önce de Kürt sorunu vardı 40 yıl sonra da Kürt sorunu var.

Türkiye 40 yıl önce de solcuları, sosyalistleri, demokratları hapse atıyordu, 40 yıl sonra da aynısını yapıyor.

Türkiye 40 yıl önce kendine hedef olarak İtalya’yı alıyordu, 40 yıl sonra hedef medef de kalmadı.

Türkiye’de 40 yıl önce de ekonomik bir akıl yoktu, 40 yıl sonra da yok.

Varsa yoksa din, varsa yoksa milliyet, varsa yoksa iktidar!

40 yıl önce emeği ucuzlatıp Türk Lirası’nı değersizleştirip ihracatla para kazanarak ekonomiyi büyütmeyi planlayan kafa, 40 yıl sonra yine devrede. Faiz sebep enflasyon netice diyerek faiz düşürenler, Türkiye’yi ucuz emek cennetine çevirip elde avuçta ne varsa ihraç ederek cari açığı kapatacaklarına, böylece döviz kurlarını düşüreceklerine, yanı sıra düşük faizli kredilerle ekonominin çarklarını çevirip, vaat ettikleri adaleti olmasa da kalkınmayı gerçekleştirebileceklerine inanıyorlar. Enflasyon mu? Kimin umurunda? Hayat pahalılığı mı? Kimin umurunda?

İşte bugün Ticaret Odası açıklıyor ki İstanbul’un tüketici fiyatları enflasyonu %20,76. Çarşamba günü de Türkiye İstatistik Kurumu açıklayacak Ekim 2021 tüketici fiyatları enflasyonunu. Eylül 2021 enflasyonu %19,58’di, Ekim 2021 tüketici fiyatları enflasyonu da en az %20 gelecek. Velakin bir Allah’ın kulu da bu enflasyon oranlarına inanmıyor. Metropoll Araştırma “Sizce gıda ürünlerinde yıllık fiyat artışı ne kadar” diye sormuş, ankete katılan seçmenlerin %36’sı “En az %100” demiş. Ankete katılan seçmenlerin %34’ü de en az %50 olduğu kanaatinde. TÜİK’e göre gıda fiyatları enflasyonu geçen eylül ayında %28’di.

Geçen 40 yılın sonunda, bilanço 40 yıl öncesinden daha iyi değil. Kimse demesin ki “Ama yollar, köprüler, tüneller yaptılar”. Öz yurdunda o yollardan, köprülerden, tünellerden para ödemeden geçemiyorsan ne fayda. Kimse demesin ki “Ama hastaneler yaptılar”. Gitmediğin hastaneye hasta garantisi verildi diye senin Hazine’nden para ödeniyorsa ne fayda. Kimse demesin ki “Ama havaalanları yaptılar”. Uçmadığın havaalanına yolcu garantisi verildi diye senin Hazine’nden para ödeniyorsa ne fayda.

Bazen düşünüyorum da geçen 40 yıl kimin umurunda! Gelecek 40 yıl bile kimsenin umurunda değil. Varsa yoksa şimdiki zaman. O zaman, al sana şimdiki zaman. Daha bu sabah, doğalgazdan elektrik üreten santrallerin kullandığı doğalgaza %47, sanayide kullanılan doğalgaza ise %48 zam yapıldığı haberi ile güne başladık. Konut abonelerine ise zam yapılmamış. Sevinelim mi şimdi buna? O yaptıkları zamlar ile elektriğe de o doğalgaz kullanılarak üretilen her şeye de zam gelecek.

Ne diyordu Türk Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (TÜSİAD) geçenlerde “Yeni bir anlayışla geleceği inşa”. Al sana gelecek. Sanayide kullanılan doğalgaza %48 zam. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da demiş ki “Türkiye’nin daha çok üretim, yatırım ve istihdama ihtiyacı var. Sanayide doğalgaza yapılan %48 zam üretim maliyetlerini ve enflasyonu artıracaktır. Üretim ve yatırıma daha fazla destek olup sanayimizin rekabet gücünü korumalıyız.” “Ne yersen ye asit yapar ağzında” hesabı, TOBB Başkanı da diyor ki o doğalgazı kullanan zam yapar, o zam da enflasyona yol açar.

Gazetecilik mesleğinde geçen 40 yılda şunu gördüm ki herkes bir kurtarıcı peşinde. Bu bazen bir siyasetçi, bazen bir gazeteci olabiliyor. Genel olarak söylemek isterim ki kurtaran, bedelini mutlaka ve bir şekilde tahsil eder. Oylarınızla iktidara getirdiğiniz vekilin asil olmasına izin vermeyin. Yazdı mı oturtan söyledi mi kudurtan gazetecilerden medet ummayın. İlki, işine geldiğinde beraber parti kurduğu arkadaşlarını bile harcamaktan çekinmez. İkincisi, “Tam da benim düşündüğüm gibi yazmış-söylemiş” diye akıttığınız para ile aldığı yazlığına sizi davet etmeyi bile düşünmez. Belki klasik olacak ama çaresiz değilsiniz, çare tam da sizsiniz. Şunu da unutmayın ki kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz.

Gelecek 40 yılın hepimize özgürlük, eşitlik, kardeşlik, iş, aş, refah, sağlık, huzur ve mutluluk getirmesi dileği ile iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus