Ekran Resmi 2017-12-14 22.43.19

Açık Oturum (116): CHP ne yapıyor, ne yapabilir? Melda Onur, Murat Somer ve Yunus Emre

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 116’ncı Açık Oturumu’nda yeniden karşınızdayız. Bu akşam stüdyomuzda üç konuğumuz var. Uzun zamandır ilk defa stüdyoda bu kadar kalabalığız. Hoşgeldiniz.

Sırasıyla soldan başlayalım. Doç. Dr. Murat Somer. Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi.  Hoşgeldiniz.

Somer: Hoşbulduk.

Pişirici: Melda Onur. Önceki dönem CHP İstanbul milletvekilimiz. Bir dönem CHP’de genel başkan yardımcılığı da yaptı. Hoşgeldiniz. Halen Sosyal Haklar Derneği genel başkanısınız. Bir de, ne diyorsunuz? “Sokağın milletvekiliyim.”

Onur: Sokak vekili diyorum.

Pişirici: Bir diğer konuğumuz, Doç. Dr. Yunus Emre. İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi. Hoşgeldiniz.

Emre: Hoşbulduk.

Pişirici: CHP’nin kitabını yazan bir hoca desek yalan olmaz. “CHP ve Sosyal Demokrasi” kitabının da yazarı.

Efendim, yayın öncesi tanıtımı da gördünüz; bu akşam CHP’yi konuşacağız. Neden CHP’yi konuşmak istiyoruz? AKP ve onun genel başkanı ve diğer AKP sözcüleri gündemi yeterince meşgul ediyorlar. Muhalefet partileri, nedense bu gündem içerisinde kendilerine bir alan yaratamıyorlar, zorlanıyorlar. Bu alan yaratıldığı zaman da, örneğin CHP Genel Başkanı’nın, bir süre önce AKP Genel Başkanı’nın yakınlarının yurtdışına para transfer ettiğine ilişkin açıklamalarıyla birlikte, hem gündeme gelebiliyor, hem de o gündemle birlikte, iktidar partisi de üzerine çullanıyor. Bir kısım medya da üzerine çullanıyor. Hatta CHP içindeki bir kısım mahfiller de, Genel Başkan’ın ya da onun kadrosunun üzerine çullanabiliyor.

Bugün CHP’yi konuşmak istememizin bir başka sebebi, CHP’nin Olağan Kurultay sürecinde olması. Cumhuriyet Halk Partisi, 3-4 Şubat’ta Olağan Kurultay’ını yapacak ve şu sıralarda da ilçe kongreleri devam ediyor. Bu ilçe kongreleri esnasında da CHP’de hareketli günler yaşanıyor.

Bu kısa girizgâhın ardından, önce Melda Onur ile başlayalım isterim.  Melda Hanım –yayından önce böyle yayınlarda ve ortamlarda–, CHP’yi çok da konuşmak istemediğini söylüyordu. Neden konuşmak istemediğinden başlayalım. Ama bugün CHP’yi konuşacağız.

Milletvekilliğini ve genel başkan yardımcılığını yaptığınız dönemdeki Cumhuriyet Halk Partisi ile –ki aradan çok uzun bir zaman geçmedi– şu andaki Cumhuriyet Halk Partisi arasında bir fark, bir gelişme, bir gerileme gördünüz mü? İkinci soru da bu olsun ve sizinle başlayalım lütfen.

Onur: Tabii ki. Çok teşekkür ederim. CHP’yi yayınlarda konuşmamak –aslında biraz da parti içinde yöneticilik yapmış olduğum için– “Partimi tartışacaksam parti içinde tartışırım” mantığındandı. Ama biz de kanalları ayırıyoruz tabii ki. Burası daha dost meclisi. Bir de sonuçta artık bir üyeyim, yönetici de değilim partide.

CHP’yi neden çok tartışmıyoruz? Zaten biz CHP’yi çok tartışıyoruz. Gittiğimiz bütün panellerde, katıldığımız konferanslarda, konu kadın da olsa, çevre de olsa, sağlık da olsa, eğitim de olsa, gelir CHP’ye dayanır. “Neden CHP çok tartışılıyor, konuşuluyor?” sorunuzun cevabı: Aslında CHP, konuşulmasından çok hoşlanılan bir konu. AKP’yi kimse konuşmaz, MHP’yi konuşmaz, HDP pek konuşulmaz. Ama CHP –Yunus Emre de bilir– gidilen bütün oturumlarda, gelip gelip konunun dayanıp kilitlenip, saatlerce konuşsanız doyulamayacak, sorular sorulacak bir mevzu. Ben de bunu şuna bağlıyorum: CHP, bir siyasî parti olmanın ötesinde, sosyolojik bir vaka bu ülkede. Kurucu parti olmasının getirdiği aşk ve nefret ilişkisi var vatandaşlar arasında. Seveni de çok, sevmeyeni de çok. Herkesin CHP’ye dair bir anısı, bir geçmişi, bir öfkesi, kırgınlığı, sevgisi var. Onun için, hiç bitmeyen bir şey. Tabii, iktidar partisi karşısında da bir şey yaratıyor herhalde. Muhalefet, ama sürekli olarak da kontrol edilmesi gereken bir muhalefet. Bu konuya geçeriz.

“Arada fark var mı?” sorunuza gelince; ben 2010’da yönetici olarak girdiğimde –önce İstanbul İl yönetimindeydim, ardından Parti Meclisi’nde genel başkan yardımcılığı yaptım–, “Burada çok şey yapılmalı” dedim. Ama çok fark olduğunu düşünmüyorum şu anda. En azından benim hayal ettiğim, arzu ettiğim iletişim yönetimine geçilemedi, onu biliyorum.

Az önce açılış konuşmasında söylediğin “Man Adası Belgeleri” ile ilgili olarak, aslında çok iyi yapılmış bir iş –tamamen pazarlama mantığı ile baktığınızda–; sizin bir ürününüz, bir dosyanız varsa, içeriği şahane de olsa, ürününüzü doğru pazarlayamadığınız, doğru anlatamadığınız zaman, bir noktadan sonra sönümleniyor ve farklı yönlere doğru gidiyor. Zaten çok ciddi bir iktidar medyası, algı yönetimi, dünyanın en modern ve pahalı siyasal iletişim tekniklerini kullanan bir parti var karşınızda. Hemen konuyu başka yönlere saptırabiliyor. Keşke o günden bugüne, değişim, bu tür siyasal iletişim metodlarının daha iyi kullanılabilir olmasında olsaydı.

Ama değişim anlamında bakıldığında –tabii ki partiler tekâmül eder– 2010’daki bakış açıları gibi değil elbette. Farklı konulara bakışlarla ile ilgili olarak daha fazla açılımlar var. En azından şunu söyleyebilirim: Ben partide ilk yönetici olduğum zaman “Çevre” dediğimde, bana “Çevreci cici kız” gibi baktılar, bakmadılar değil. Ne zaman Gezi ve sonrasında bu tür alanlar ana akımın içine girdi, bunun bir çiçek, böcek, doğa olayı değil, bunun bir yaşam hakkı ve yaşam alanı meselesi olduğu anlaşıldı ve daha görünür hale geldi.

Bir de partideki milletvekili değişimi; gerçi ben değişim dönemi ile başladım milletvekili olarak. Ama ben partiye girdiğimde, en azından il yöneticisi olduğumda, daha farklı, daha eski, geçmiş dönem jenerasyonu vardı. Yaş ortalamaları daha yüksekti. Kemal Bey genel başkan oldu ve benim Parti Meclisi’ne girmemle birlikte, genç, farklı ve biraz da senelerce CHP’nin içine çok fazla sızamamış kesimler girdi. Onların yarattığı bir hareketlilik, bir değişim mutlaka var. Ama yeterli mi bu –iyiye doğru demek istediğim– gelişme, ilerleme? Bence yetmez. Ama tabii CHP de yaş almış bir parti. Nüfusu 94 yıllık bir partinin hareket kabiliyeti, 15-20 yıllık partiler kadar olamıyor. Bir iş yapış şekli var, onu çok da fazla aşamayabiliyorsunuz.

Pişirici: Peki. Murat Hocam izin verirseniz, Yunus Emre hoca ile devam edelim.

Somer: Estağfurullah.

Pişirici: Siz CHP’li misiniz?

Emre: Evet. 18 yaşında kaydoldum CHP’ye. Çalıştım da içinde çok. Bakırköy’de, Gençlik Kolu başkanlığı yaptım. Sonra İl Gençlik Kolu başkanlığı yaptım İstanbul’da. Sonra  da Genel Merkez’de, Gençlik Kolu genel başkanlığı yaptım.

Onur: Benim girdiğim dönemde, yani il yöneticisi olduğum dönemde Yunus Emre Gençlik Kolu genel başkanımızdı.

Pişirici: Peki. Yıllar önce Deniz Baykal’a şöyle bir soru sormuştum: “Siz necisiniz? Solcu musunuz, sağcı mısınız? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” Deniz Baykal: “Ben sosyal-demokratım” demişti. Bir basın toplantısı kahvaltısındaydık. Laf dönüp dolaştı, tekrar sorma ihtiyacını hissettim. Israr ettim: “Solcu musunuz, sağcı mısınız?” diye. Deniz Baykal tekrar “Ben sosyal-demokratım” diye cevap verdi. Bu benim aklımın bir köşesinde kaldı. Gazetecilik yaptığım süre içerisinde, CHP’lilerle bu tür bir haber ilişkisine girdiğimde, bu benim sabit sorularımdan bir tanesi oldu. Her CHP yöneticisine, genel başkanına, genel sekreterine, milletvekiline bu soruyu hep sordum. Kimi “Solcuyum” dedi. Kimi “Sosyal-demokratım” dedi. Size şunu sormak istiyorum: CHP ideolojik olarak nasıl bir parti? Bu parti solcu mu, sosyal-demokrat mı, sosyalist mi? Atatürkçü mü? Kemalist mi? Tek kelime ya da iki kelime ile nasıl tanımlanabilir CHP?

Emre: Biliyorsunuz, tek kelimelik ya da iki kelimelik cevaplar pek de iyi sonuç vermiyor. Demirel’in meşhur anekdotu vardır: “Ekonomi nasıl?” diye sorduklarında, “Tek kelimeyle ‘iyidir’, iki kelimeyle ‘iyi değildir’ ” diye cevap vermiş.

CHP yaklaşık 100 yıllık tarihi olan bir parti. Bu 100 yıl içerisinde –94 yıl oldu– çok farklı aşamalardan geçti. Tabii şunu da söyleyelim, aynı dönem içerisinde dünyada da siyasetteki sınıflandırmalar özel olarak değişti. Bahsettiğiniz sosyal-demokrat partilerin özellikle kıta Avrupa’sında bir ana akım parti haline gelişi, kabaca I. Dünya Savaşı sonrası dönemin bir ürünüdür. Ondan önce de sol-sağ tartışması siyasette vardı ama parlamenter siyasetin, daha sınıf ekseninde bir dizilim ile tartışılması ve bunun donarak bir 70-80 yıl devam etmesi, Avrupa’da yaşanan böyle bir süreç oldu.

Bana sorarsanız, Türkiye’deki hadise bambaşka bir tarihsel gelişim. Bir defa, CHP bir sosyal-demokrat parti olarak ortaya çıkmadı. Biliyorsunuz sosyal-demokrat partiler Batı Avrupa’da işçi sınıfının hareketi olarak doğdu. Önce parti de değil, birtakım işçi dernekleri, kütüphaneler, bir sosyal dayanışma örüntüsünün unsuru olarak gündeme geldi. Sonra partiler oluştu. Sendikalar, hatta bir şekilde parti-sendika birliği, özellikle İngiliz modelinde öyleydi.

Bu gelişme Türkiye’de 1960’lara kadar yaşanmadı. 1960’lara kadar Türkiye’de siyasî tartışmanın temaları, “Vatanı sevmek, milleti sevmek, hizmet yapacağım, yol yapacağım, köprü yapacağım” vs.. Bu şekilde de, bugünden bakınca son derece sübjektif görünen, “Milli gelir nasıl dağıtılacak? İstikrarlı bir siyasî ortam nasıl olacak? Vergilendirme nasıl olacak, kimden alacaksın, nereye vereceksin?” gibi meselelerin çok siyasetin konusu olmadığı bir halde geldi.

1960’lar ciddi bir dönüm noktası oldu Türkiye’de. 60’lı yıllarda sol hareketin yükselişi, Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması, gelişmesi, diğer taraftan işçi hareketi, DİSK’in kuruluşu. Onun öncesinde, İstanbul sendikacılarının gayretleri…

61 Anayasası grev hakkını tanıdı. Ama özgür sendikacılık ve greve imkân veren 274 ve 275 sayılı yasalar 1963 yılında tanındı. O gelişmeyle birlikte, toplumsal ve siyasal aktör olarak işçi sınıfı ciddi olarak Türkiye’nin gündemine oturdu.

60’lı yıllarda örgütlü işçi sayısı 10 kat arttı. Yani 100 binlerden, bir milyonu aşkın bir düzeye geldi. 12 Eylül öncesi Türkiye’de örgütlü işçilerin emek yasasına oranı %30’lar düzeyindeydi. Bugün %5’lerin altında.

Özetle, 60- 80 evresi, Türkiye’de istisnai bir dönem. Bambaşka bir gelişim oluştu. Şunu da hatırlatayım; Türkiye İşçi Partisi’ni söyledim ama diğer taraftan da, İşçi Partisi’nden çok daha farklı bir sosyalizm yorumu olarak –sosyalizmin daha kalkınmacı bir yorumu olarak– ve tabii aydınları da daha merkeze alan bir söyleme sahip olarak Yön Dergisi’nin gündeme gelmesi de çok önemli. Kimi zamanlarda tirajı yaklaşık 50 bine ulaşan bir dergiydi. Bugün bile Türkiye’nin bu ortamında, bu kadar insan okur-yazarken, bu kadar büyük kent merkezleri varken, siyasî içerikli dergiler bu tirajlara çıkamıyorlar.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu yeni dönem, yani 60’larda solun yükselişi, diğer taraftan solun yükselişine tam karşıt olarak –özellikle Demirel’in söyleminde kendini gösteren– çok katı bir anti-komünist sağ kanadın yükselişi, CHP’yi bir tercih yapma durumda bıraktı. Çünkü CHP’nin geleneksel olarak destekçisi bulunan, diyelim, üniversite öğrencileri, aydınlar, bu yeni ilerici fikirlere de dikkat kesilmeye başladılar; “Bir dakika, ne oluyor? Türkiye’nin gündemine gelen yeni fikirler var” diyerek.

Ama diğer taraftan, kent merkezlerinin öne çıkması, kent merkezlerinde yüz binlerce işçinin ve onların ailelerinin bir toplumsal siyasal güç olarak ortaya çıkması, CHP’yi de bir yön arama durumunda bıraktı. O bulunan yön, İsmet İnönü’nün 1965 seçimlerinden önce tarif ettiği o meşhur “Ortanın solu” tarifi ile gündeme geldi. Ancak, İnönü’nün bu tarifinden belki daha da önemli olarak, ilerleyen süreçte çok kimsenin de öngöremediği bir şekilde Bülent Ecevit etrafında bir siyasî grup oluştu CHP içerisinde. Başta Turan Güneş olmak üzere önemli politikacılar da o ekibe destek oldular.

Kabaca 70’li yılların başına gelindiğinde, o ekip CHP içerisinde vaziyete hâkim bir konuma gelmişti. Meseleyi çok dağıtmak istemiyorum.

Gördüğünüz gibi aslında bu tarihsel gelişim içerisinde, belli bir konuya sınıflandırmak, bildiğimiz anlamı ile “Batılı tanımın buradaki şubesi” gibi değerlendirmek zor. Bu yıllarda bile, Avrupa’dan bildiğiniz sosyal-demokrat partilere bile pek benzemiyordu. Çünkü Türkiye’de, yanılmıyorsam 1984’te, kent nüfusu kır nüfusunu geçti. Bu hadise İngiltere’de 19. yüzyılın ortasında oldu. Yani bizde 130 yıl sonra gerçekleşen bir durum.

Şunu demeye çalışıyorum: Türkiye, Marksist tarihçi Hobsbawm’ın deyimiyle, 1980’lere kadar Ortadoğu ve Balkanlar’da köylülüğün son kalesi olarak kalan bir toplumsal yapısı olan bir ülkeydi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bu şartlar içerisinde bir sol söylemi vardır o dönemde de.

Bir de tabii, 1980 darbesinden sonra gündeme gelen demokrasi ve insan hakları sorunları, SHP’yi –o dönemdeki sosyal-demokrat etiketle, öyle söyleyelim– bu sorunlar etrafında daha bir örgütlenme ve söylem sahibi bir parti kıldı.

Buna karşılık, 90’lı yıllarda Türkiye’de hem ayrılıkçı hareketlerin yükselişi, diğer taraftan siyasî İslam’ın yükselişi, CHP’yi –1992’de CHP tekrar açıldı biliyorsunuz ve daha sonra birleşme süreciyle SHP kapanıp CHP’ye katıldı– bu sefer yeni bir durumla, yani Türkiye’nin karşılaştığı bu yeni ortamda, daha bir laiklik ve milliyetçilik tartışmaları çerçevesinde bir doğrultuya doğru yöneltti.

2010’da da bambaşka bir tartışma oluştu. “AKP karşısında nasıl bir muhalefet stratejisi izlenmeli?” “2002-2010 arasındaki stratejiler doğru muydu? Yenilikler neler olmalı?” gibi. Çok dağıtmak istemiyorum; gördüğünüz gibi, hadiseler son derece karmaşık.

Pişirici: CHP’nin, solcu mu, sağcı mı, sosyal-demokrat mı olduğunu siz de söyleyemiyorsunuz.

Emre: E, zor. Programında diyor ki “Benim ideolojim… Bakın, bu Batı’da da o kadar basit değil. Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin programını okursanız, “Benim görüşüm şudur ve kökenim şudur” ifadesi, orada da o kadar basit değil. Diyor ki:  “Antik Yunan ve Antik Roma’daki demokrasi düşüncesi var, hümanizm var, Hıristiyan düşüncesi var. Bir emek hareketi ve onun getirdikleri var.” Aslında özetle; “Biz biraz kolaya kaçıp ‘Bu parti budur, şu parti de şudur’ demek istiyoruz.’’ Ama bana sorarsanız, ülkelerin tarihsel gelişimi, bu kadar kolay sınıflandırma yapabilmeye imkân vermiyor.

Son bir şey söyleyeyim: İngiltere’deki sosyal-demokrat parti olan İşçi Partisi’nin (Labour Party) örgütlenmesi ve siyaseti ile Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin arasında hep çok ciddi farklılıklar olageldi.

“ABD’de niye bir işçi partisi yok?” sorusu, Amerika’da sosyal bilimlerin en önemli sorularından birisidir. Olmadı. Kapitalizmin en gelişmiş olduğu ülkede bildiğimiz anlamıyla bir sosyal-demokrat parti olmadı mesela.

Özetle, benim baktığım yerden onu söyleyebilirim; bir tarihsel ayrım var. Yine Hobsbawm’a referansla söyleyeceğim, Fransız Devrimi ile ortaya çıkan birtakım ilkelere, “Eşitlik, özgürlük, dayanışma” gibi ilkelere daha sempati ile bakan, yani Fransız Devrimi’nin dünyaya getirdiği yenilikler çerçevesinde düşünenlerle, buna karşılık “Bir dakika! Bu kadar değişmek iyi bir şey değil, gelenek mühim” diyenler arasındaki tarihsel çelişki, Türkiye’de de son 200 yılda siyasî tartışmalara şekil veren bir çelişki oldu.

Diyeceksiniz ki: “Bu, bildiğimiz anlamıyla bir sağ parti/sol parti ya da sosyal-demokrat parti/muhafazakâr parti ayrımına benziyor mu? Ona çok benzemiyor, bu doğru.

Pişirici: Peki. Murat hocam, AKP’nin Genel Başkanı ne zaman, hangi konuda konuşursa konuşsun, sonunda lafı CHP’ye ve Kemal Kılıçdaroğlu’na getiriyor ve kendi üslûbunca Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyor. Bu da benim aklıma şunu getiriyor: CHP, her ne kadar ana muhalefet partisi olsa da, AKP’nin rakibi sayılmasa, AKP’ye alternatif sayılmasa, AKP’nin Genel Başkanı her fırsatta CHP’yi ve Genel Başkanı’nı böylesine eleştirmez. Tersi bir durum söz konusu ki “Aman neme lazım, CHP’yi ve Genel Başkanı’nı eleştireyim ki, 1) kendi seçmenimi konsolide edeyim; 2) CHP seçmenini de etkileyerek olası bir seçimde, oradan buraya bir oy taşıyayım” diye düşünüyor belki. Fakat bu söylem, CHP’nin de cevap vermesiyle, giderek, siyasette alışmadığımız bir kutuplaşmaya yol açıyor.

Bu, CHP’yi nereye taşıyor, ne kadar etkiliyor? İki: CHP böyle bir siyaset ortamında ne kadar siyaset üretebiliyor ya da üretebilir?

Somer: Evet. Çok güzel bir soru. Aslında, içinde bulunduğumuz durumda en çok düşünmemiz gereken sorulardan bir tanesi bu. Ben şöyle cevap vereyim sizin sorunuza. Daha sonra vaktimiz kalırsa, başka bir ortamda veya programda, Yunus Hoca’nın bahsettiği konularla ilgili de bir şeyler söylemek isterim.

CHP bugün neden çok konuşuluyor ve neden konuşmalıyız? Bunu, –ne kadar yarışmacı olursa olsun– normal, parlamenter bir düzenin olduğu bir dönemde, siyaset parametrelerinin içerisinde konuşmak farklı bir şey. Bugün o parametreler içerisinde konuşamayız. Çünkü şu anda Türkiye’de siyaseten olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. İki anlamda: Birincisi, zaten OHAL altında yaşıyoruz. OHAL ilan edilmiş. Dolayısıyla, normal zamanda geçerli olan hak ve hürriyetler, hükümete ve başka organlara tanınmış olan yetkiler şu anda geçerli değil. Bu, OHAL’in çok aşırı, geniş bir şekilde ve bana kalırsa Anayasa’ya da aykırı bir şekilde yorumlanması sonucu olan bir şey.

Ama onun da ötesinde, 2016’da bir darbe girişimi oldu. Ondan sonra OHAL ilan edilmeseydi, yani OHAL olmasaydı da, Türkiye gene olağanüstü bir dönemden geçiyor olacaktı. Neden? Çünkü Türkiye’de, bir süredir, iktidarın otoriter bir yönetim tarzını benimsemesi ve seçmesi sonucunda, ülkenin büyük bir bölümünün “İktidar Türkiye’yi nereye götürmek istiyor?”u anlayamadığı bir yolculuk, bir ortam içerisindeyiz açıkçası.

Öte yandan, bir yönetim zaafı da yaşıyoruz aslında. İktidarın kendi iradi seçimi sonucunda, böyle bir dönüşüm başladı. Cumhurbaşkanlığı sisteminin getirilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmayı istemesi, akabinde, fiili bir başkanlık rejimini adım adım uygulamaya başlaması, daha sonra referandum yoluyla bir tür cumhurbaşkanlık sistemine geçmek istemesi. Dolayısıyla, Türkiye’de yönetim biçimi, yapısı temelden değişiyor. Bunun nereye gittiği belli değil. Belli olmadığı için de büyük bir yönetim krizi yaşıyoruz aslında. Dış politikada büyük çalkantılar yaşıyoruz. Eğitim politikasında büyük çalkantılar yaşıyoruz. Sosyal politikada, ekonomi politikasında çok büyük çalkantılar yaşıyoruz. Örneğin, bugün Merkez Bankası’nın kararı çok önemliydi. Bu, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda zaten var olan şüpheleri perçinlemiş oldu. Bağımsız olması gereken Merkez Bankası’nın, bu gücü, yetkiyi kendinde görmediği anlamına geliyor.

Tabii böyle bir ortamda, insanlar muhalefete bakıyorlar; bir anlamda, bir kurtarıcı, bir çözüm öne sürecek bir arayış, bir alternatif arayışı içerisindeler. Dolayısıyla, CHP bu yüzden de çok konuşuluyor. Ve CHP’nin tabii ki bunu yapması gerekiyor. Ama nasıl yapacak?

Buradan sizin sorduğunuz soruya geliyoruz. CHP’nin, uzun zamandır, birçok anlamda, kendisine yeni bir misyon yüklemesi, yeni bir misyon tanımlaması gerekiyordu. Ama bu bahsettiğimiz, Türkiye’nin şu anda geçtiği olağanüstü durum bağlamında, CHP’nin kendisine yeni bir misyon tanımlaması gerekiyor. Bunu nasıl yapacak? Burada kastedilen, referandumdaki “Hayır Bloku”nu, “Demokrasi Bloku”nu bir şekilde temsil edebilmesi lazım. Bir şekilde, onu daha iyi bir yere getirmesi lazım. Ama bunu nasıl yapacak? Muhalefeti birleştirerek mi yapacak? Yoksa kendisi, kendi tabanı üzerinde çalışan, hareket eden bir parti olarak kalacak, ama ittifaklar yoluyla mı bu “Hayır Bloku”nu ya da “Demokrasi Bloku”nu başarılı kılmaya çalışacak? Ve nasıl bir söylemle yapacak? Hangi söylemler üzerinden yapacak?

Burada kutuplaşma çok önemli. Çünkü iktidarın, en azından 2007 yılından itibaren –ondan önceye de götürülebilir bu– adım adım gücünü artırması, büyük ölçüde kutuplaştırma siyaseti ile oldu. Siyaset normalde belli bir karmaşıklık içerir. Sağ-sol ayrımı vardır, kentli-köylü ayrımı vardır. Mezhepsel ayrımlar vardır, kültürel ayrımlar vardır, dinî ayrımlar vardır. Bunların hepsi birbirini bir şekilde çaprazda kesebilir, çok komplekstir aslında toplumda. Ama kutuplaşma siyasetini çok basite indirgeyerek, “Bizler ve onlar”, “Yeni Türkiye- Eski Türkiye”, “Elitler-halk”, karşıtlığını basit bir şekilde tanımlamak ve bu şekilde de hem kendi tabanını güçlendirmek, hem de karşı tarafı güçsüzleştirmek.

Bu kutuplaştırma siyasetinde ne var? “Geleceği ben temsil ediyorum. Siyasetin ana ekseni, yeniyi, iyiyi temsil eden biziz; bir de bunun karşısında duran, buna engel olan, problem kaynağı olan gruplar.” Dolayısıyla bir itibarsızlaştırma içeriyor aslında. Bu sayede, adım adım devletin kurumları içerisindeki iktidarını ve toplumsal kesimlerdeki desteğini artırdı. Birçok kriz oldu o dönemden beri. Normalde herhangi bir iktidar partisinin düşeceği, çok zor bir durumda kalacağı krizlerden, bu kutuplaştırma siyaseti sayesinde çıktı. Neden? Kendi tabanını şu konuda ikna edebildi: “Biz hata yapsak da sonuçta geleceği, senin için iyi olanı biz temsil ediyoruz. Biz gidersek daha kötü olur.”

Burada CHP’nin de bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Aslında ben şöyle düşünüyorum: İçinde bulunduğumuz şu dönemde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin en büyük şansı Adalet ve Kalkınma Partisi. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetiminin –“Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimi” diye bir şey var Türkiye’de– kendi iradî seçimleri söz konusu. Bizim gittiğimiz bu yönde, kararları Adalet ve Kalkınma Partisi mi verdi yoksa Cumhurbaşkanlığı yönetimi mi verdi? O da ayrı bir konu. Onların yaptıkları bu seçimler sonucunda, Türkiye şu anda büyük bir yönetim krizi yaşıyor. Kararları kimin aldığı belli değil. Bir vatandaş olarak ileride maalesef hepimizi olumsuz yönde etkileyecek bazı politikalar uygulanıyor, kararlar alınıyor. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin burada yapması gereken en kilit şey: “Ben ülkeyi daha iyi bir şekilde yönetebilirim” mesajını vermek. “Ben ekonomi alanında da, dış politika alanında da, güvenlik alanında da, terör konusunda da ülkeyi daha iyi yönetebilirim.”

İçinde bulunduğumuz ortamda, bu sanki çok da inanılır gibi gelmeyebilir, ama Türkiye’de hâlâ %20-%30’luk makul, sağduyulu halk diyebileceğimiz büyük bir kesim var. Bu kesim bir şeylerin iyi gitmediğinin farkında. Fakat çözümün nerede olduğunu bilemiyor. O kesimi ikna etmesi gerekiyor Cumhuriyet Halk Partisi’nin. O kesimi ikna etmesi için mutlaka, sağduyulu, sakin, kendine güvenen kadroları öne sürmesi ve “Ben yönetebilirim, ben yapabilirim, bende çözümler var, bir çıkış yolu var ve bu çıkış yolunu ben sağlayabilirim” söylemini kullanması lazım.

Fakat bir yandan da problem şuradan çıkıyor: Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi tabanı var. Kendi tabanı uzun zamandır büyük bir hoşnutsuzluk yaşıyor. Sonuç olarak başarılı olmak için kendi örgütü, kendi tabanı var. O örgütün çalışması lazım, heyecanlı olması lazım, motive olması lazım. Motive edilmesi ve hareketlendirilmesi lazım. Sabrı taşan, “Türkiye’de bu kadar zamandır hiç tahmin etmeyeceğimiz krizler, olaylar yaşıyoruz, bir şeyler yapın artık” diye hisseden, söyleyen bir tabanı da var. Bu da, Cumhuriyet Halk Partisi’ni daha radikal ve sert söylemler kullanmaya itiyor. Burada çok dikkatli olması gerekiyor.

Elbette Cumhuriyet Halk Partisi doğruları söylemek zorunda, ülkede olanlar belli. Dolayısıyla bu doğruları söyleyeceksiniz. Fakat çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü bu söylemi kullanırken, istemese de, bu kutuplaşma siyaseti yüzünden karşı tarafı daha da güçlendirebiliyor. Çünkü hükümeti eleştiriyor, sert eleştiri oklarını ona yöneltiyor. Fakat iktidarın da bütün politikası, kendi kesimine “Sizin geleceğiniz benim geleceğime bağlı” mesajını vermiş olması ve bu mesajla kendi kesimini ikna etmiş olması. Dolayısıyla, CHP, iktidarı tehdit eden bir söylem kullandığı zaman, büyük bir kesim –az önce bahsettiğim o %20-%30 makul, sağduyulu kesimin bir bölümü de olmak üzere– kendi gelecekleri ve kendi çıkarlarını da bir şekilde tehdit edilmiş olarak algılıyorlar. O zaman ne oluyor? Belki kendisi de iktidarın politikalarından hoşnut olmayan, eleştiren, “Nereye gidiyoruz? Ne olacak bu işin sonu?” diyen birçok insan, “Ben oy vermiş olduğum, destek vermiş olduğum partiye şimdi destek vermezsem, benim kazanımlarım da gidebilir, gelecek çok daha kötü olabilir” endişesiyle, bir savunma pozisyonuna geçiyor.

Dolayısıyla CHP, bu motive edici, hareketlendirici ve yapmak zorunda olduğu eleştiriyi –elbette ki bu ortamda iktidarı eleştirmemesi çok mümkün değil– kendi içerisinde, örgütünde yapmalı. “Biz alternatif olabiliriz, yönetebiliriz, yapabiliriz” mesajını vermeye çalışması ve güveni yüksek tutması gerekiyor. Tabii aynı zamanda sert bir şekilde eleştirmesi de gerekiyor. Fakat bu sert eleştiriler ve söylemler –yolsuzluklar konusunda olsun, biraz önce bahsettiğiniz Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yöneltilen eleştiriler olsun– CHP’nin kullanması gereken “Ben alternatif olabilirim. Türkiye şu anda çok riskli. Bütün geleceğimizi tehdit edebilen bir yönetim tarzıyla yönetiliyoruz. Bunun alternatifi olarak, ben, sağduyulu, çözüm bulabilen, Türkiye’nin dış ilişkilerini düzeltebilecek, ekonomiyi tekrar rayına oturtabilecek, demokrasiyi geri getirebilecek kadrolara sahibim, yönetebilirim” mesajını gölgelememesi gerekiyor. Çünkü gölgelendiği zaman biraz önce bahsettiğim durum ortaya çıkıyor.

Pişirici: Peki.

Onur:  “Nasıl gölgelenmeyecek?” diye mi soracaksınız?

Pişirici:  Hayır. Gazeteci tarafına da yönelik bir soru soracağım. Halkçı Parti’nin iki gencecik milletvekili Cüneyt Canver ve Fikri Sağlar, 12 Eylül faşizminin tam göbeğinde, o Meclis’te, o iktidarı da, o 12 Eylül’cüleri de sarsabildiler. Seslerini çıkartabildiler, konuştular, etkilediler.

Sonra bakıyoruz, Kemal Kılıçdaroğlu, bu siyasî parti içerisinde, dosyalı muhalefet yaparak, televizyona çıkarak, oradan 2-3 tane AKP’li milletvekilinin yöneticisini, televizyon programının ardından istifa etmek ya da görevinden çekilmek zorunda bırakarak toplumu sarstı. Ve geldi CHP’nin Genel Başkanı oldu.

E, şimdi gördük; bir “Adalet Yürüyüşü” birdenbire iktidarın elindeki neredeyse bütün silahları aldı. Çok değil, geçen sene, evvelsi sene, Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP sözcüleri, altı ay “Diktatör” dediler, AKP Genel Başkanı’nın dengeleri bozuldu.

Fakat bunların sonu gelmiyor. Yani, bu hareket yapılıyor, bir eleştiri yapılıyor, bir dosya çıkıyor ortaya, ama ardından bir şey gelmiyor. En son, bu “Adalet Yürüyüşü”. Bir beklenti oluştu orada, “Bu yürüyüşten sonra ne yapılacak?” diye. Hatta biz burada, Açık Oturum’da tartıştık konuklarımızla. Hatta HDP’liler geldi buraya, onlar bile bir beklenti içindeydiler; “CHP harekete geçerse, biz de onlarla beraber harekete geçeriz” diye Eş Genel Başkan Yardımcısı’nın ağzından burada söylendi. Fakat gene bir şey olmadı. Ne olmadı, ne olması gerekiyordu? Yani, iş gelip nerede tıkanıyor CHP’de?

Onur: Zaten bu sorunun cevabını verebilseydik her şey harika olurdu.

Pişirici: Sen belki cevabı biliyorsundur, bilenleri de biliyorsundur da, neden olmuyordur?

Onur: Şöyle söyleyeyim: Aslında, CHP’nin, şimdiye kadar saydığın her hamlesine karşı iktidar partisinin A-B-C planları olurdu. Geçmişe dönüp baktığımızda, o yıllarda medya bu kadar teslim alınmamıştı, yargı bu kadar teslim alınmamıştı. Giderek, ülkenin pek çok kurumunu tamamen muhalefetten ve demokratik toplumdan koparıyor. Şu anda ülkenin yargısı, askeri, polisi, medyasının büyük bir kısmı tamamen iktidara odaklanmış vaziyette. Sizdeki bütün bu alanları teker teker altınızdan çekmeye başladı. CHP her zaman muhalefet yapamamakla eleştirilir. Belki bir dönemlere göre tamam, ama şu noktadan itibaren normal bir siyasî zemin kalmadı. Yapılan her türlü normal muhalefet bile, fezlekeler, suç duyuruları, dokunulmazlıkların kaldırılması, iktidar medyası tarafından yapılan inanılmaz bir linç ve içeriğine baktığınız zaman son derece mesnetsiz. Bunlarla bir saldırı oluşuyor. Bunun karşısında CHP korkuyor mu, çekiniyor mu? Hayır. Benim gördüğüm, iyi bir proje ortaya konuyor; ama devamı, bir sonraki adım, ya düşünülemiyor ya da biraz daha farklı faktörlerin etkisi olabiliyor.

Senin biraz önce sorduğun “CHP sağ mı, sol mu, ortada mı?” konusuna gelince; CHP’de çok geniş bir yelpaze var. CHP kendisini sosyal-demokrat olarak tanımlıyor. “CHP nedir?” dediğinizde, kendisini sosyal-demokrat olarak tanımlayan bir parti. Ama sosyal-demokrat mıdır? O ayrı; tartışılabilir. Ortaya bir çizgi çizersek bu tarafa, sola doğru, sosyalistine, anarşistine kadar pek çok kişi var. Bu tarafta da daha sağ. Buradaki tazyikler ve etkiler, üst yönetim kademesinde muhtemelen etki yaratıyor.

Son dönemde, bırakalım Erdoğan’ın sürekli olarak CHP üzerine çakmasını, Kemal Bey bir süredir “Canım Erdoğan, sevgili arkadaşım” şeklinde inanılmaz bir hitapla –diktatör de demiyor– canım ciğerim muhabbetine girdi. Ama tabii ki bunu çok sevdiğinden yapmıyor. Herhalde birileri “Sen böyle hitap et” dedi. O böyle hitap ettikçe, öbürü de “Kemal” diye bağırıyor. Belli ki birileri “Bu olmadı, bu olsun; bu olmadı, bu olsun” gibi birtakım iletişim yolları empoze ediyorlar.

Ama CHP içerisinde siyasal iletişimi yönetecek bir beyin merkezi yok. Olmadığını biliyorum. Benim dönemimde de yoktu, hâlâ yok. Bu işi biraz anlayan, bu işlere biraz yatkın olanlar giriyorlar, deneniyor ve geri gidiyor. CHP’nin siyasal iletişimi için gelip sunum yapmamış kimse kalmadı herhalde Türkiye’de. En azından ben bunların 30 tanesine katılmışımdır yönetici olarak.

Bir de, bazı noktalarda ürkek davrandığını düşünüyorum ben. Belli başlı konularda, mesela dokunulmazlıklarla ilgili konularda çok net olamadığını düşünüyorum. “Evet” ya da “Hayır” diyebilirsiniz ama, “Anayasa’ya aykırı ama biz de öyle dedik”… Vatandaş net olan insanı seviyor.  Türk insanı herhalde dediğim dedik insanı seviyor. “Öyle diyorsa öyledir.” Yalpaladığınız zaman irtifa kaybedebiliyorsunuz.

“Adalet Yürüyüşü” meselesinde de hakikaten ivmeyi çok yükselttik; ama daha sonra yapılan “Fındık için Adalet, İncir için Adalet” olmamalıydı. Orada da zaten şöyleydi: Ben bununla ilgili, bir yerde bir yazı yazdım. “Adalet Yürüyüşü”nün SWOT analizini yaptığımı hatırlıyorum, güçlü ve zayıf yönlerini. Zayıf yönleri şuydu: Bir sonraki etabın ne olacağı bilinmiyordu ve planlanmamıştı. Hatta “Edirne’ye mi yürünecek, oraya mı yürünecek?” Bütün bunların masa üzerinde planlanıp, yol boyunca da A-B-C planlarıyla desteklenmesi gerekiyor. Çünkü artık eski, klasik siyaset geçti. Hele ki karşımızda holding gibi yönetilen bir parti var. Biraz buna bakmak gerekiyor.

Ama dediğim gibi, normal, meşru siyasî zemin de kaydı. CHP’nin de bu süreçte normal bir siyasetle yapabileceği alan çok daraldı. Kaldı ki, demokratik toplumun da alanı çok daraldı. Benim milletvekili olduğum dönemde biz çok daha rahat hareket ediyormuşuz. Şu an hiç kalmadı. OHAL‘le de birlikte, önüne geleni dava etmeler, tutuklamalar, fezlekeler, derneklerin kapatılması vs.

Anlıyoruz ki, otoriterleşmenin nedenlerinden biri, biraz da toplumsal muhalefetin, demokratik toplumun dirilmesi. Ama burada CHP’nin katkısı yok değil, katkısı büyüktür. Eski-yeni ayrımı yapmak istemiyorum; her dönemin zamanı, ruhu, kendine özel koşulları var. Ben hiç bir zaman şunu demedim: “Biz yeni CHP’yiz, eski CHP…” Kaldı ki eski CHP’nin olduğu dönemde girmiş biriyim. Ama şunu çok iyi biliyorum: 2011’de Meclis’e girdiğimde, Meclis’teki iktidar partisi milletvekili ağırlığıyla, o Meclis’te hiçbir şey yapılamayacağını çok yeni bir milletvekili olarak gördüm ve dedim ki: “Burada bir şey olmaz”. Sokak hareketleniyor gibi gelmişti bana. Gerçekten de öyleydi. Onun ne kadar hareketlendiğini iki yıl sonra gördük ve sokağa attık kendimizi. Sokağa attığımızda ilk tepki: “Siz nereden çıktınız? Biz CHP milletvekillerini sokakta görmezdik. Ne oldu? Niye geldiniz?” diyenler oldu. Daha sonra yavaş yavaş alıştılar.

Bir de şöyle bir şey oldu: Demokratik toplum dediğimiz muhalif kesim de, CHP ile birlikte olmaktan, birlikte görünmekten çok hoşlanmıyordu. Böyleydi. En azından benim gittiğim kesimler; daha devlet partisi, sistem, eski CHP filan… Biz onları destekledikçe onlar daha geliştirdiler. Sonuçta, biz Gezi’ye giden süreçte, yirmi ay hep onların yanındaydık.

2011’le birlikte iktidar partisini otoriterleştiren esas yasama çalışmaları 2000’li yılların ortalarında yapıldı. Bugün ülkeyi talan eden yasalar –suların satışı, derelerin satışı, taş ocakları, maden yasası, enerji piyasaları vs.– 2006-2007’de çıktı.

Somer: Kadrolaşma bence çok önemli.

Onur: Tabii. Benim alanım daha çok kent ve ekoloji olduğu için, o dönemde yapılan bütün uygulamaların sonuçları 2011’de çıkmaya başladı. Köylü baktı ki: Bir HES dediler, birdenbire yirmi tane koymuşlar. Öbür tarafa taş ocağı geldi. Türkiye genelinde inanılmaz bir hareketlilik başladı. Biz oralarda hep vardık. Demokratik toplumun yanında olduk. Sonuçta ana akım bir parti. Bir ülkenin muhalefet partisi gittiği zaman o insanlar da cesaret alıyorlar. En azından Gezi’ye kadar öyleydi. İktidar, Gezi’den sonra CHP’yi kriminalize etmeye başladı. Biz dışarı çıktığımızda polisler bile telsizle “CHP milletvekilleri de burada” diye konuşuyorlardı.

Ama Gezi sonrası, CHP, toplumsal muhalefetin içinde, demokratik toplumun içinde daha çok yer alıp, daha çok bağırmaya başladığı andan itibaren, AKP için gerçekten de bir tehdit haline dönüştü.

Pişirici: Devam etmemesinin, ettirilememesinin bir nedeni var mı?

Onur: Ettirilememesinin nedeni bence, olay bazında doğru analiz edilemiyor bazı şeyler. Biraz tesadüfe bırakılıyor olabilir. Mesela, farklı kesimlerden “Bu işe de çok fazla ‘sol, sol’ demeyelim” gibi yaklaşımlar oldu. Yani, şunu diyen Parti Meclisi üyemiz olduğunu biliyorum: “Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ismini çok fazla kullanan arkadaşlar var.” Bunu diyenler de var. Öbür tarafta, farklı anmalar yapanlar da var. Çok geniş bir yelpazesi var. Bu tür etkileşimler olabiliyor. Ama esas olan, Genel Merkez’de bütün bu verileri toplayıp bir iletişim planı yapacak, onun da A-B-C planını yapacak bir iletişim beyninin olmasıdır.

Ha, “Herşey iletişim mi?” diyeceksiniz. Ama önemlidir. AKP’nin en önem verdiği şeylerden biri. Hele ki medyayı teslim aldığı, polisiyle, yargısıyla üzerimize geldiği noktada, iletişim önemli.

Pişirici: Peki. Şimdi hocam, âmiyâne tâbirle, bu partinin ölüsü %25 oy alıyor, değil mi?

Emre: Alıyor.

Pişirici: Tamam. Ama bu %25’in üzerine anlamlı bir %5, %10 koyamıyor. Koymak için çeşitli yollar deniyor; sağdan milletvekili devşiriyor. Zaman zaman söylemini sağcılaştırıyor, İslamcılaştırıyor. “Bu parti Alevi partisi oldu” söylemini göğüslemek için, kimi zaman kara çarşaflıları üye yapıp rozet takıyor.

2019’da iki seçim var. Belki 2018’de erken seçim bile olabilir, pek çok insan bunu konuşuyor. CHP’nin seçmenden anlamlı bir %5, %10, %15 oy alabilmesi için, bugünden itibaren –CHP’ye akıl vermek gibi olmasın, siz de nihayetinde CHP’lisiniz, öğretim üyesisiniz, kitabını yazmışsınız– ne yapmak gerekir? Hocamdan başlayıp bu sırayla gideceğiz.

Onur: Ben zaman kazanayım.

Emre: Güzel bir tartışma bu. “Ne yapmalı?” konusu. Türkiye’nin de eski bir meselesi. Ben şöyle düşünüyorum: Güçlü bir siyasî fikir olduğu zaman, o güçlü siyasî fikir destek buluyor. Fikirlerin karşısında durulamıyor.

16 Nisan Referandumu’nda, CHP’nin anlattığı fikir çok güçlüydü. Biliyorsunuz, böyle bir dizilim oldu; Meclis’te dört parti var. İkisi “Evet” oyuna desteğini açıkladı; ikisi “Hayır” oyuna. Üst üste koyarsanız, ortaya çıkan sonuç, hiç önceki seçimlere benzemiyor. Konuştuğumuz seçmen akışı da böyle. 300 bin, 500 bin kişi değil, milyonlarca insan. Demek ki, güçlü siyasî bir fikir. Bu çok temel bir mesele. Fikirler arasındaki farkın açıklıkla belli oluyor olması.

Benim görebildiğim kadarıyla, Türkiye’de politika karşıtlıklar üzerinden yapılıyor. İktidar partisi bu karşıtlıkları çok iyi tanımlıyor. Öyle karşıtlıklar, öyle ayrım çizgileri oluşturuyor ki her seferinde “Çoğunluk kendi tarafında bulunabilir” ayrım hatları oluşturuyor. Durup dururken bir tartışma başlıyor; diyelim ki, kız-erkek aynı evde kalmasın. “Türkiye’nin birçok meselesi var, bu nereden çıktı?” diyebilirsiniz. Öyle değil. Bu karşıtlığın hemen her hafta tekrar üretilmesi gerekiyor. Bir örnek olarak bu söyleniyor ve diyor ki: “Bu seçmenin anlamlı bir çoğunluğu, böyle bir tartışmada kız-erkek aynı evde kalmasın” diye düşünecek. Bir hafta sonra başka bir tartışma başlıyor. O tartışmada da, çoğunluğun kendi tarafında bulunacağı bir tartışma olmasına gayret ediyor.

Cumhuriyet Halk Partisi doğru fikri söylerken, “Size ne kardeşim, kız-erkek kalıyorlarsa kalsın, size mi kaldı?” diyor haklı olarak. Doğru fikir bu. Ama buradaki problem, bu doğru fikir destek bulamayabilir.

Benim anlatmaya çalıştığım şu: CHP, bu oyunu bozmakla ilgili birkaç şey denedi. Birincisi; 2010 öncesinde, “AKP-CHP ayrımı, daha çok sekülarizm-İslamcılık arasındaki bir tartışma olarak çok anlamlı, önemli bir ayrım hattıdır ve biz burada ciddi bir konumlanışla etkili oluruz”u denedi. Belki siyasî olarak etkili olabildi, ama sonuçta bir dramatik artış oluşturmadı.

Sonra şöyle bir şeye yöneldi: “Türkiye’de, bu ayrımlara dayalı politika yapılmasın diyelim” dendi. Hatırlayacaksınız, 2015 seçimlerinde “Herkes için CHP” idi slogan. Bunun arkasında öyle bir mesaj var aslında. “Herkes için” ne demek? “Boşverin o ayrımları, bölünmeleri, bölünme hatlarını, karşıtlıkları; biz herkesi kucaklayan bir yaklaşım gündeme getiriyoruz.” Bana sorarsanız, bu, gerçekçi olamadı. Yapılması gereken, karşıtının yaptığı şekilde anlamlı bölünme hatlarını gündeme getirmek, ama çoğunluğu senin tarafında bırakacak şekilde gündeme getirebilmek.

Mesela “Adalet Yürüyüşü” ile başlayan tartışma tam olarak öyle bir tartışmaydı: “Adalet yok bu ülkede” diyorsun. Karşı taraf, “Adalet geçmişte de yoktu. Yapacağız, ileride daha iyi adalet olur” diyor. Böyle bir karşıtlık oluştuğunda çoğunluk sizin tarafınızda bulunuyor. Bunu bir derece yapabildi.

CHP’nin 15 yıldır yapamadığı ise; ekonomik ve toplumsal sorunları, anlamlı bir ayrım hattı haline getirerek, bir siyasî mesele, Türkiye’nin ana konuşulan meseleleri yapamıyor. Bütün bu tartışmaların arkasında, bunu yapamaması yatıyor.

Pişirici: Bunun nedeni nedir?

Emre: Bunun nedeni, perspektif sorunu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin perspektifi –dünyada buna “Chronic capitalism” deniyor, Türkçe’ye “Ahbap-çavuş kapitalizmi” diye çeviriyoruz– ekonominin ve toplumun kaynaklarını, etkinlik, verimlilik ya da piyasa ilkelerine göre değil de, iktidara yakın olmaya göre dağıtacak bir ekonomik yapılanma türü. Zaten Türkiye’deki inşaat sektörü, madencilik, enerji, ulaştırma, buradaki yatırımlar, bunların kamuyla ilişkileri, bunlarla ilgili yasal düzenlemelere bakıldığında, AK Parti’nin ekonomik politikalarının böyle politikalar olduğu anlaşılıyor.

Buna karşılık, CHP’nin ortaya koyduğu ekonomi perspektifi daha çok, “Biz Türkiye’de daha rasyonel işleyen bir kapitalizm istiyoruz” perspektifidir. Burada başka bir şey var. “Sen kaynakları iktidara yakın olmaya göre dağıtıyorsun, ben kaynakları daha etkin bir şekilde dağıtacağım. Kamu maliyesini şöyle yapacağım. Senin yaptığın türde bir ‘Ahbap-çavuş kapitalizmi’ne gitmeyeceğim.” Bakın bu, geniş kitleleri peşine takan, sürükleyen, içinde de ciddi bir adalet vurgusu bulunduran bir söylem değil, bunu görelim. Zaten Batı’daki tartışma da bu; Avrupa’da yükselen yeni otoriter popülizmin en önemli kaynağı, bildiğimiz anlamda merkez sol-merkez sağ partileri arasında ekonomik farklılığın kalmaması, iki parti grubunun da “Daha rasyonel bir kapitalizmin işleyişi bizim partimizin iktidarıyla mümkündür” diyen bir söylemden öteye gidememesidir. Otoriter popülizmin yelkenlerini dolduran bu oluyor.

Avrupa’da, Avrupa Birliği’nin birtakım bürokratları var Brüksel’de. Onlar kendi pencerelerinden “Daha rasyonel bir kapitalizmin işleyişi böyle olur” diye birtakım kurallar getiriyorlar. İnsanlar buna isyan halindeler. Kime verecek oylarını? Diyelim sosyal-demokrat partiye verecek. E, öbürünün ondan farkını göremiyor.

Özetle, bence Türkiye’deki mesele biraz böyle bir mesele. Dünyada bunu deneyenler oldu ve çok ciddi destek aldılar. İngiltere’de İşçi Partisi, Jeremy  Corbyn’den sonra muazzam bir sıçrama yakaladı. Seçimler gerçekleşirse, erken seçim olursa, iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılıyor. Dünyada ilk defa, 1980’lerden sonra Avrupa’da bir partinin üye sayısı arttı. Murat Bey benden iyi bilecektir, 80’li yıllarda başlayan “Party decline” denilen bir tartışma vardı, partilerin üye sayısı düşüyor, önemi azalıyor meselesi. İlk defa insanlar akın akın gidiyorlar ve İşçi Partisi’ne kaydoluyorlar. İşçi Partisi’nin üye sayısı iki katından fazla arttı. Nasıl oluyor bu? Aslında profiline bakılırsa, son derece bilindik ve yaşlı bir politikacı. Hiç öyle genç bir adam değil. Genç insanlar kaydoluyor İşçi Partisi’ne.

Pişirici: Ama aynı zamanda solcu bir politikacı.

Emre: İşte onu anlatıyorum.

Pişirici: Partiyi sola açtığı için de…

Emre: Tamam işte, anlattığım o. Perspektiften kastettiğim o. Yani şunu biliyor insanlar: Batı’da oy vermeyen 1/3 insan kitlesi var. Niye oy vermiyor insanlar? Çünkü o iki parti arasında fark görmüyorlardı. Corbyn ortaya çıkınca çok büyük bir destek buluyor. Niye? Farklı bir perspektif söylediği için, bildiğimiz anlamıyla, daha iyi işleyen, daha rasyonel, küreselleşmeyle, neo-liberalizmle uyumlu bir kapitalizm yerine, sosyal adaletten, sosyal politikadan bahseden, konut sorunundan bahseden, yeniden dağıtım politikalarını gündeme getiren, daha adil bir vergilendirmeden bahseden şeyler söylüyor. İngiltere’de oldu.

Türkiye’deki hadise biraz bununla ilgili. CHP niye ekonomi ve toplum meselelerini siyasetin ana konusu yapamıyor? Böyle bir alternatif; farklı, oyunu kökünden değiştirecek bir çıkış mümkün olmuyor. “Bu kimsenin aklına gelmiyor mu?” diye sorabilirsiniz. O başka bir tartışma konusu. Biraz da Türkiye’deki siyasal güç dengesiyle ilgili bir durum. Türkiye’de kamuoyu nasıl oluşuyor? Bunu açıklıkla tartışmak lazım.

Bir de, Türkiye’nin kendine özgü bir sorunu da şu: Az önce söylediler, medyadaki yapılanma tabii ki iktidar partisinin işine gelen bir yapılanma. Ama medyada bu kadar baskı olmasa bile, sermaye gücü iktidar partisinde bulunduğu için –zaten reklam kampanyaları vs. ile seçimlerde daha çok süre satın alabileceği için– CHP gibi bir muhalefet partisi için, medya üzerinden yapılacak bir çalışmanın pek önemli olduğunu düşünmüyorum. Daha eski usul, babadan kalma yöntemlerle –parti örgütünün bir dinamizmle kapı kapı insanlara giderek “Bizim iddiamız, tezimiz şudur” diye anlatması, daha adil bir toplum tezini anlatması vs. – babadan kalma usullere dayalı bir yöntemin daha etkili olacağını düşünüyorum. Çünkü öyle ya da böyle AK Parti ciddi bir sermaye blokunu ve onun kaynaklarını kontrol ediyor. Ciddi bir medya yapılanması var, bir dolu kanallarla, gazetelerle kuşatıyor kendi seçmenini. Orayı izliyor insanlar. Yani özetle, sizin medyada yer alarak oyunu değiştirmeniz mümkün görünmüyor. Nasıl değiştirebilirsiniz oyunu? Eski usul, örgüte dayalı bir çalışmayla. O nasıl olacak? Örgüt sorunu çok ciddi bir mesele. Vaktimiz varsa…

Pişirici: Var. Arkamızda da bir program yok. Sizin de vaktiniz varsa uzatabiliriz.

Emre: Ben bir grup meslektaşımla birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi üzerine, parti sosyolojisine dayalı bir çalışma, bir araştırma projesi yaptım. İki yıl sürdü. Beş farklı ile gittik. CHP örgütlerinden insanlarla konuştuk, mülâkatlar, gözlemler yaptık. Orada da birtakım sonuçlara ulaştık. Bu örgütlenme sorunu, CHP’nin çok temel bir meselesi. Buna, birlikte düşünen bir yapılanma olarak parti çok kafa yormuyor bence. Az önce söyledikleri gibi, iletişim stratejisi, medya, televizyonlarda yer almak, reklam kampanyaları, bunların halka ulaşmak için daha etkili bir yol olduğu düşünülüyor. Örgüt, biraz daha modası geçmiş bir araç olarak görülüyor siyasette.

CHP’nin örgütle ilgili ne sorunu var, biraz bunun üzerinde durmak istiyorum. Bir defa, kesinlikle sivil toplumdan kopuk. Sivil toplum derken,  sadece STK’lardan bahsetmiyorum. Çok eski bir tanım bu. Ailenin ve devletin dışındaki bir alandan bahsediyorum. Ekonomi vs. de bunun içinde, beraber düşünüyoruz. Bunlar çok kopuk. Ve politika yerelde particilerin işi. Bir ilde, ilçede birtakım adamlar var, 50 kişi, 100 kişi. Politika, bunların uğraştığı bir iş. O şehirde bir ekonomik faaliyet var. Diyelim Gaziantep’te iki tane büyük sanayi bölgesi var. Yüz binlerce insan çalışıyor. Sanayi de karakter değiştirdi, o da önemli. Eskisi gibi büyük sanayi yatırımı, bir fabrikada binlerce insan çalışmıyor. KOBİ’ler var sanayi bölgesinde. Eski usul, sendikaya dayalı örgütlenme de tutmuyor.

Şunu demek istiyorum: Orayla CHP’nin bir bağlantısı yok. O şehirdeki ekonomik faaliyetlerle –diyelim Antalya’da turizm, başka bir yerde eğitim, başka bir şehirde sağlık, başka bir yerde imalat sanayii– CHP’nin arasında bir kopukluk var. Politika, sadece o particilerin işi orada. Ekonomik faaliyetler ve sivil toplumdan bu kadar kopuk olduğu için –CHP’nin seçmen kitlesi Türkiye’nin beşeri kaynak bakımından en zengin kitlesi olmasına rağmen– oradaki beşeri kaynaktan istifade edemiyor. İnsanlar partiye katılıp destek vermek istiyorlar. Ama o desteği sunabilecekleri birtakım alanları, kanalları bulamıyorlar. O zaman da tekrar başa dönüyoruz; o bir grup insanın uğraştığı bir iş olarak kalıyor politika. Gerçekten muazzam bir kaynak var o şehirde. O şehirde ne kadar diş doktoru varsa, ne kadar önde gelen avukat, sendikacı, tabip varsa –kamuoyunun oluşmasında çok etkili olan insanlardan bahsediyorum– onlar siyasette yoklar. Az varlar filan değil. Yoklar. Sorunlardan biri bu.

İkincisi, örgütsel yapısı biraz CHP’ye özgü. Bu çok enteresan bir şey, diğerlerinde bu kadar değil. Seçmeninin bir küçük örneği gibi değil. Yani, tıpatıp aynı olmasını beklemezsiniz. Meslek itibariyle, köken itibariyle, memleket itibariyle. Çünkü Türkiye göç toplumu. Ama öyle bir şey var ki, en azından şunu beklersiniz: İstanbul gibi 15 milyonluk bir şehirde, CHP de yerel seçimde %40 oy alan bir parti olarak, o %40’ın küçük bir örneğinin orada olmasını beklersiniz. Öyle bir şey yok. Kendi parti seçmeninin bir küçük örneği olmadığı için, kendi seçmenini örgütlü bir güç olarak sevk ve idare edemiyor.

Türkiye’nin çok ciddi bir sorunu –sadece CHP için değil– insanlar partilere para vermiyorlar. İktidar partisinin gelirlerinin %99,7’si Hazine yardımı. Gerisi de bankada olan paranın faizi vs. 10 milyon üyesi var AK Parti’nin. Kim aidat veriyor? Kimse vermiyor. CHP’de az biraz veren var, ama çok sınırlı bir oran. CHP’nin de hesaplarına bakın, Hazine yardımının, bütün gelirlerinin içerisindeki oranı, hiç bir zaman %90’ların altında değil. İnsanların partiye para vermesi niye önemli? İnsanlar siyasal çalışmaların finansmanına doğrudan katılırsa, partinin adaylarının belirlenmesine, politikaların oluşumuna, tutturduğu istikamete karışıyorlar. Bu yok Türkiye’de. Bu, 12 Eylül sonrası ortamın çok ciddi bir sorunu ve CHP bakımından da çok etkili. İnsanlar, yerelde ve ulusal düzeyde, partinin yürüttüğü siyasî faaliyetlerin finansmanına katılmadıkları için, gidişat konusunda hesap da soramıyorlar. Bir demokratik katılımı mümkün kılacak bir alan oluşamıyor.

Benim gördüğüm en önemli sorunlardan birisi de jenerasyon. Jenerasyon ayrımlarına vurgu yapmak, siyaset sosyolojisinde çok modası geçmiş bir şeydir, ama ben eski kafalıyım, bunu önemsiyorum. Benim gözlemim, Türkiye’de –başka yerlerde de böyle– yeni fikirler toplumlara, partilere jenerasyon yoluyla katılıyor. Türkiye’de iki jenerasyon; birisi II. Meşrutiyet döneminde, Jön-Türkler diye andığımız İttihatçılar Türkiye’ye geldiler, yeni fikirler getirdiler. Cumhuriyet de aslında o fikirlerin içinden çıktı. Milli Hâkimiyet de öyleydi. 1950’ye kadar Türkiye’ye şekil veren neler aklınıza geliyorsa, hep o 1910’lu yıllarda gelen kuşağın, 1880’lerde doğmuş jenerasyonun Türkiye’ye getirdiği fikirlerdi.

Bu, 60’lı yıllarda bir kez daha oldu Türkiye’de. “68 Kuşağı” diye anıyoruz. “Bağımsız Türkiye”, “Anti-emperyalizm”, “İşçilerin hakları”, “Planlı Kalkınma”, “Toprak Reformu”, 50 yıldır konuştuğumuz şeyler, o jenerasyonla Türkiye’ye geldi. Bugün Türkiye’de merkez soldaki önemli politikacıların konuştuklarını alın, kullandıkları bütün kavramların 60’lı yıllardan olduğunu görürsünüz. Bu bize şunu gösteriyor: Siyasette kuşaklar-arası değiş-tokuş, devir-teslim olmadığı zaman, yeni fikirler partiye nüfuz edemiyor.

Bu, CHP bakımından çok belirleyici. Çünkü AK Parti’deki siyasî heyet için böyle bir jenerasyon devir-teslimi 2000’lerin başında oldu. Hatırlayın, Recai Kutan, Necmettin Erbakan, Oğuzhan Asiltürk gibi politikacılar yerine Abdullah Gül, Bülent Arınç, Tayyip Erdoğan gibi bambaşka bir jenerasyonla, bambaşka fikirlerle gelmiş insanlar oldu. Bu, CHP’de olamıyor. CHP’nin örgütlenmesi ve etkili bir kuruluş haline gelebilmesi bakımından da, bu yeni fikirler CHP bünyesine nüfuz edemiyor. Zaten dünyada siyasî partiler çok muhafazakâr kuruluşlardır. Parti değiştirmek dünyanın en zor işlerinden birisidir. Çünkü partide örgütsel yapı, bir işi yapmayı bilme konusu çok ciddi bir uzmanlık ve profesyonelleşme ister. Siz delege ağası diye tarif ettiniz ya, bu insanların en kötüsü 30 yıllık politikacıdır. Böyle bir yapının içerisinde değişiklik yaratmak çok zor. Direnir değişlik yapmaya. Melda Hanım çıkıp “Ben şunları değiştirmek istiyorum” desin, en ciddi direnci içeriden görür.

Pişirici: Gördü zaten Melda Hanım.

Onur: E, yani evet, genelde gördüm.

Emre: Şunu da karıştırmamak lazım. Partilerin şuna karar vermesi lazım. Bir parti her şeyini değiştirmez, bu olmaz, zaten kimliğini kaybeder. Bir parti için, kesinlikle değişmez, çok sahip çıkacağı meseleler nedir, bunların başlı başına ele alınması gerekir. Bir de, neleri değiştireceğini ele alması gerekir.

Türkiye’de ne yazık ki şöyle bir kolaycılığa kaçılıyor. Diyelim yerel seçim ya da genel seçim için, “Şimdi genç, karizmatik, şöyle bir aday, böyle bir aday bulsak, oylar patlayacak, iktidar olacağız” diye düşünülüyor. Bana sorarsanız, liderlik meselesi işlerin sebebi değil, işlerin sonucu. Bir parti nasıl oluyorsa, onun sosyolojisi, onu var eden tabandaki dinamikler nasıl oluyorsa, zihniyet dünyası, örgütlenme anlayışı nasıl oluyorsa, liderliği de öyle oluyor. Liderlik bir sebep değil, bir sonuç.

Pişirici: Öyle örgüte böyle lider diyoruz, öyle mi?

Emre: Biz Türkiye’de kolaya kaçıp “Şu bir aday olsa, tamam” diyoruz. Deniz Baykal için zamanında hep denirdi ki: “Baykal bir gitse, CHP ilk seçimde %50’yle iktidara gelir.” Hatırlayacaksınız, yerel seçimde %23’lerle bıraktı. Böyle bir manzara vardı Türkiye’de. %25’den öteye pek gidemedi. Demek ki, hadise daha derinde bir yerde. Zihniyet, ideoloji, ilkeler, örgütlenme… Hiç öyle kolay değil, değişmesi çok zor.

Liderlik şu bakımdan önemli. Dünyada da ciddi bir yenilenmeyi başarabilen partiler iki şekilde başarmışlar: Ya dünya konjonktüründe çok dramatik bir değişiklik oluyor — mesela Bulgaristan Komünist Partisi var ve bir gün dünyada komünizm çöküyor; o zaman, Bulgaristan Komünist Partisi sosyal-demokrat bir partiye dönüşüyor; “Bulgaristan Avrupa Birliği’ne girsin” deniyor ve adı da değişiyor… Ya böyle bir yol var. Ya da gerçekten bir siyasî heyet, bir jenerasyon geliyor, bayağı bir kılıç zoruyla, yani tasfiyeci bir anlayışla ciddi bir değişiklik yapıyor.

Onur: Sonuçta AKP’nin yaptığı. AKP kesti attı.

Emre: Bundan başka da yol görünmüyor.

Pişirici: Peki. Murat hocamla devam edelim. Soru basit haliyle, “CHP bu ortamda ne yapmalı? Ne yapabilir?” Siz demin “CHP daha iyisini nasıl yapacağını söylemeli. Seçmene daha iyisini nasıl yapabileceğini anlatmalı” dediniz.

Süleyman Demirel’in “bir kelimeyle, iki kelimeyle” meselini çok kullanırım açık oturumlarda. Bir başka şey daha geldi aklıma: Turgut Özal kendi iktidarı döneminde çok güçlü bir siyasî liderdi. Düşünün, bugün siyasî iktidarı, örneğin Sabah Grubu topyekûn destekliyor. O gün, siyasî iktidarı hem Sabah Grubu, hem Hürriyet Grubu topyekûn destekliyordu. O günün medya desteği, Turgut Özal’ın sahip olduğu medya desteği, bugün Tayyip Erdoğan’ın sahip olduğu medya desteğinden daha fazlaydı. Daha sağlam bir medya desteği vardı. Ona rağmen Süleyman Demirel bürokratlara, devlet memurlarına şöyle diyordu: “Yaptığınız her şeyi kaydediyorum, ona göre davranın. Yaptığınız her şeyi, attığınız her adımı kaydediyorum. Zannetmeyin Özal sürekli bu iktidarda olacak. Geldiğim zaman hesabını sorarım.”

Tabii bahsettiğim böyle bir söylem değil, ama sizin söylediğiniz o “CHP’nin siyasetini anlatması lazım” değerlendirmenizden yola çıkarak, tekrar bir değerlendirme yapmanızı istiyorum. Kendisini sosyal-demokrat olarak tanımlayan –en azından sağcı olarak tanımlamayan– bir siyasî parti, %25 oyunu anlamlı bir şekilde artırabilmek, iktidara alternatif olabilmek, seçmenin gözünde “Bunlar da memleketi yönetebilirler” dedirtebilmek için somut olarak ne yapmalıdır?

Somer: Çok güzel bir soru. Aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin halka bir yol planı sunması gerekiyor. Ama bu yol planı konusunda, bugün Türkiye’de artık farklı bir siyasal sistemin oluştuğunu unutmamamız gerekiyor. İki anlamda: Birincisi, biraz önce söylediğim, olağanüstü bir geçiş döneminden geçtiğimiz; bir belirsizlik döneminden, bir yönetim değişimi döneminden geçiyor olduğumuz. Normal olmayan yetkilerin, güç ilişkilerinin, belirsizliklerin var olduğu bir dönemden geçiyor olmamız. Yani, sistemin iyi bir şekilde yeniden inşa edilmesi lazım.

İkinci anlamı da; biliyorsunuz 2019 yılında iki ayrı seçim yapılacak. Bir tanesi cumhurbaşkanlığı seçimi, diğeri de parlamento seçimi olacak. Ümit ediyorum ki, Türkiye 2019’dan sonra demokrasiye, hukuk devletine, normal düzene geri dönecek. Ben buna inanıyorum. Fakat büyük ihtimalle cumhurbaşkanları halkoyuyla seçilmeye de devam edecek. Bunun kolay kolay geri döneceğini zannetmiyorum. Çünkü bu bütün dünyada böyledir. Sonuçta halka verilmiş ikinci bir seçim imkânıdır bu, demokratik anlamda cumhurbaşkanı makamını belirleme imkânı. Biliyorsunuz, birçok parlamenter sistemde bile cumhurbaşkanı doğrudan seçilebiliyor. Türkiye’nin bir tür yarı başkanlık sistemine evrilmesi de mümkün. Çünkü bizim geçmiş parlamenter sistemimiz de zaten Cumhurbaşkanı’na olağanüstü yetkiler veren bir sistemdi. Ondan sonra o yetkiler aşırı kullanılmaya başlandı.

Bu yol planının her iki seçim için de yapılması gerekiyor. Bu belki de CHP’yi –biraz önce sizin bahsettiğiniz– “Ben bu %25’in ne kadar üstüne çıkarım? %30’lara, %40’lara %50’lere nasıl ulaşırım?” baskısından da biraz kurtaracak. Neden? Çünkü cumhurbaşkanlığı seçiminde, Türkiye’yi demokratik bir hukuk devletine geri döndürmek için bir yol planı olan, toplumun her kesimini kucaklayacak, bu konuda insanları ikna edebilen, mümkün olduğu kadar toplayıcı, barışçıl ve insanlara güven veren söylemi olan bir adayın seçilmesi ve bu adayın da “Ben şunları, şunları yapmayı planlıyorum. Ülkeyi yeniden herkesin huzur içinde yaşayabileceği bir raya sokmak için şöyle kurumsal değişiklikleri yapmak istiyorum. Şu, şu seçimler yapılacak. Şu anayasal değişiklikler yapılacak” diye topluma söz vermesi ve söylemesi gerekiyor. Belki CHP’li bir aday olacak, belki de olmayacak. Bu, sonuçta ittifak yoluyla belirlenecek bir aday. Yani, CHP’nin %51 oy alması gerekmiyor. Bu adayın %51 oy alması gerekiyor. CHP’nin bunun belirlenmesinde oynayacağı bir rol var.

Diğer yol planı da, Meclis seçimleri. Meclis seçimlerinde bir parlamento belirlenecek ve bu parlamento içerisindeki partiler, yasama organında etkin olmak açısından, ittifaklar yoluyla çoğunluğu sağlayabilirler. CHP, bu anlamda %50’nin üzerinde milletvekili çıkarmak durumunda değil. Ama mümkün olduğu kadar çok oy alması gerekiyor. Bunun yanında da Meclis’teki diğer partilerle ittifak kurabilmesi, ortak bir şeyler yapabilmesi gerekiyor. Bu, biraz önce bahsettiğimiz konularda CHP’nin üzerindeki o baskıyı biraz azaltacak olan bir şey. Çünkü bu bahsettiğimiz değişimi yapmaya cesaret edememek ya da ona girememenin nedenlerinden bir tanesi de bu. “Böyle tartışmalara girersek, merkezden çok oy alamayız, oylarımızı çok yükseltemeyiz” endişesiyle bazı cesur adımları atamamak. CHP belki de bu baskıdan kurtulacak.

Ama tabii şunu yapması gerekiyor CHP’nin. Bu karşıtlık konusuna kesinlikle katlıyorum. Benim de söylemeye çalıştığım, öyle bir şeydi. 2019 seçimleri herhangi bir seçim olmayacak. Bir dönüm noktası. Partiler, halka “Ya şunu seçeceksin ya da bunu seçeceksin” diye iki karşı seçenek vermek durumunda. İçinden geçtiğimiz dönemde CHP ve diğer muhalefet partilerinin uğradıkları adaletsizlikler, mağduriyetler, eşit olmayan şartlarda yarışmak durumunda kalmaları, ellerini kollarını çok bağlıyor; ama her açıdan da bir dezavantaj değil aslında. Bir yandan da bu bir avantaj aynı zamanda. Çünkü Türkiye’de halk hep içten içe, haksızlığa uğrayan, mağdur durumda olan ama ana akım medyada veya ülkenin merkezinde çok görünür olmasa da halka yakın olan, sokağa yakın olan, doğruları söyleyen hareketlere destek vermiştir. Aslında Adalet ve Kalkınma Partisi de siyasette bu şekilde iktidara geldi. Doğrudur, AKP, İslamcı hareket içerisinde bir yenilikçi harekettir ve jenerasyon değişikliği de bu partiden ayrılarak olmuştur.

Adalet ve Kalkınma Partisi nasıl iktidara geldi? “Haksızlığa uğrayanların, yoksulların, mağdur olanların partisi olacağım” diye geldi. Hakikaten de o dönemde AKP kurucularının, siyasetçilerinin bu konuda bir avantajları vardı. Çünkü marjinal görülebilecek, birtakım haksızlıklara uğramış olan bir partiden geliyorlardı. Sokakta siyaset yapıyorlardı. O partinin yöneticilerinin önemli bir bölümüne baktığınız zaman, çoğunun örgüt siyasetinden, sokak siyasetinden geldiğini görürsünüz. Bunun verdiği bir deneyim var. Fakat halkla iç içe de yaşıyorlardı gerçekten. Böyle bir gerçeklik de söz konusuydu.

Yoksulların, mağdurların partisi olan, en azından inandırıcı bir şekilde bu görüntüyü verebilen parti –bu, yüzde yüz olmasa da nispeten doğru– şu anda seçkinlerin partisi oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi bir kriz yaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile partisi arasındaki bu anlaşmazlıklar bir tesadüf değil aslında. Adalet ve Kalkınma Partisi bir kriz yaşıyor. Çünkü bu söylemle, dünyaya, Türkiye’ye bu şekilde bakan bir parti, bugün iktidarın, devletin, seçkinlerin partisi haline geldi. Hem ekonomik anlamda büyük ayrıcalıklar yaşıyor, hem devletin içerisinde her istediğini yapabiliyor.

“Chronic Capitalism” kavramını şöyle tarif etmek lazım: “Ahbap-çavuş kapitalizmi” güzel bir tanım ama aslında “Ayrıcalıklıların Partisi” yani, iktidara yakın olan kapitalistlerin, ayrıcalıklı bir konumda ve seçkin bir durumda oldukları bir sisteme verilen isim. Tabii, demokrasinin de ortadan kalkması anlamına geliyor bu. İktidara yakın çok küçük bir iş adamı kütlesinin –aynı zamanda yerel düzende de bu ilişkiler mevcut– tamamen eşit olmayan şartlarda zenginleştikleri bir durum söz konusu. Tabii, bir kesim bu kazanımlarını, ayrıcalıklarını yitirmek istemiyor. Şu anda yaşadığımız da o. Ama bu, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başlangıçtaki söylemine, programına, düşünce ve siyaset biçimine hiç uymayan bir gerçeklik. Biraz milliyetçi söylemin, İslamî söylemin bu kadar abartılmasının nedenlerinden biri de bu. Çünkü diğer söylemin, Türkiye’de şu anki gerçeklikle olan bağlantısı koptu.

Pişirici: Peki.

Somer: Aslında bu Cumhuriyet Halk Partisi açısından bir avantaj. Şu anda buna karşı doğmuş olan tepkinin siyaseten temsil edilmesi gerekiyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bunu yapması gerekiyor. Şunu önemsiyorum — bunu söylemek çok önemli, fakat tek başına yetmez: “Türkiye şu anda hem siyasette, hem hukuk sisteminde hem de ekonomide son derece adaletsiz bir duruma geldi. Biz bunun karşıtıyız. Biz bundan mağdur olanların, adalet isteyenlerin partisiyiz ve bunu gerçekleştireceğiz” demek. Bu karşıtlık üzerinden siyaset yapmak çok önemli. Ama son tahlilde, halkın buna destek vermesi, oy verdiği partinin, adayın bunu yapabileceğine de inanması halinde olacaktır. Akla gelen çok şey var bu konuda. Ben, muhalefetin büyük bir hazırlık sonucunda –tabii bu, bugünden yarına olabilecek bir şey değil, bunun hazırlığını çok iyi yapması gerek– bu iki yol planını açıklaması gerektiğini düşünüyorum.

Bir şey daha söyleyeyim. Bence bu da çok önemli ki o da biraz önce söylendi. Türkiye’de hem insan kaynağı çok var. Hem de Cumhuriyet Halk Partisi’nde de gerçekten çok nitelikli kadrolar var. Bence CHP bir “Gölge Kabine” ilan etmeli. CHP içerisinde son derece nitelikli ekonomistler var. Dış politika konusunda uzmanlar var. Tabii başka isimler de kazanılabilir. Sosyal alanda, çevre alanında, her alanda var. Yani, gündemi Cumhuriyet Halk Partisi, muhalefet belirlemeli. Kudüs krizi mi oldu? CHP, “Ben bu konuda şunu şöyle yapardım” diyerek daha iyi olan alternatifini sunabilmeli. Enflasyon mu artıyor? Faizler mi çok yüksek? Faizler nasıl iner? Gelir dağılımı nasıl düzelir? Gün be gün her konuda açıklama yaparak bir katkı sunmalı.

Pişirici: Peki Hocam. Melda Onur’la başlamıştık, onunla bitirelim. Belki sonunda, aklınızın bir köşesine takılmış bir-iki cümleyi de söylersiniz. Buyrun.

Onur: Ben aldığım notlar üzerinden bir şeyler söyleyeceğim. Gözlüğümü de unutmuşum, umarım okuyabilirim.  AKP ve CHP açısından söylem konusunda baktığınızda, CHP’nin bütün Türkiye’ye hitap etmesi gerekiyor. AKP sadece kendi kitlesine hitap etse yeter. O ona yetiyor, en azından şimdilik yetiyordu. Anlaşılan o ki, son referandumla onun yetmediğini gördüler, +1, +1 onu da zaten CHP ya da sosyal-demokrat kesimden alamayacağını bildiği için, onun bugün bütün söylemi kendi kitlesini konsolide etmek üzere. Onun için bazen birtakım söylemler ortaya attığında, aslında kendi ailesine söylüyor onu. Biz bazen alınıyoruz, laf yetiştiriyoruz, bir şeyler söylüyoruz.

CHP açısından daha zor. CHP oradan almak zorunda hissediyor. Ama CHP’nin, AKP ya da muhafazakâr kesimden almak içi sarf ettiği enerjinin belki çok azını burada küsmüş olan kitleden alabileceğini düşünüyorum. Kimdir onlar? Daha soldakiler ve Kürtlerdir. En azından geçmiş birliktelikleri dolayısıyla sanki daha az enerjiyle, bu taraftan daha kolay oy devşirebilir diye düşünüyorum. Çünkü baktığınızda, sağdan oy devşirmek için söylemi onlara benzetmek doğru bir yöntem değil. Bunu yapıyorlar. Orada aslı varken, daha muhafazakâr ve daha dinî söylemlerle yola çıkmak, oradan kimseyi bu tarafa geçirmez. Bu noktada en güzel örnek “Adalet” meselesiydi. Adalet çok somuttur. Adalet, oradaki doğan bir ihtiyaçtı; onun için çok tuttu. Ama bunun dışında AKP’nin sahiplenmiş olduğu söylemle yürüyerek pek bir yere varılmaz. Bundan vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bir şey daha söyleyeceğim. Benim burada iletişimden kastım yanlış anlaşılmasın. İletişim deyince genel algı, ekrana çıkmak, gazetede çıkmak olarak anlaşılıyor. Ben siyasal iletişimden bahsediyorum. Siyasal iletişimden kasıt, o partinin ilk fikri üretmesinden, örgütlerinde bu işin nasıl satılacağına kadar sürecin kurgulanmasıdır. Bu yok şu anda bizde. Olmadığını biliyorum en azından. Bu nedir? Az önce Yunus Emre örneğini verdi: “Herkes İçin CHP”. “Herkes İçin CHP” ilk anda çok sıcak gelebiliyor, ama somut değil. Geçmişe dönüp baktığımda benim aklımda kalanlar: “Bir araba, bir ev, bir anahtar…”

Pişirici: Tansu Çiller’in 2 anahtar vaadi gibi.

Onur: Yunus Emre’nin dediği çok doğru, fikir iyi bir fikir. Ama fikir ancak böyle bir sloganla satıldığı zaman iş yapabiliyor. Mesela benim aklıma ilk gelen, “İşsiz kimse kalmayacak” diyebilirsiniz belki. Çünkü herkeste, her evde bir işsizlik var. “Herkes iş bulacak.” Ütopik mi? Ütopik. Ama sonuçta umut veriyor diye bakıyorum. Siyaset iletişiminden kastım, bunların da içinde olduğu genel bir şey.

Hitap konusuna gelince; dediğim gibi sadece sağ değil, solda küsmüş olanlara da hitap etmek gerekiyor. Orayı biraz çantada keklik görüyoruz. Bu böyle söyleniyor da. “Nasıl olsa bize oy verirler.” E, vermiyor. En azından gitmiyor. Yelpazenin bu tarafı için “Sonuçta sıkışınca zaten bize oy veriyorlar” deyip geçmemek gerekiyor. Siz bir-iki hatalı aday çıkardığınızda adam küsüyor, tatile gidiyor vs. Ona iyi bakmak gerekiyor. “Nasıl olsa biz muhafazakârlardan alırız” deyip geçmemek gerekiyor.

Bir de, neleri yapmaması gerektiğini söyleyebiliyoruz aslında. Neleri yapması gerektiğine benim kapasitem yetmiyor, öyle diyeyim. Ama şunu yapmamak gerekiyor: CHP algısı, şu anda AKP tarafından yönetiliyor. Buna müsaade etmemek ve buna asla alan bırakmamak gerekiyor. Şu tür söylemleri şiddetle eleştiriyorum: “CHP’liler içki masasında parti kurtarır.” “CHP’li kadınlar ayaklarına galoş takarak evlere girerler.” Bunları AKP söylemiyor. Bunları parti örgütünde, Parti Meclisi’nde Genel Başkan’ın ağzından duymak istemiyorum. Çünkü ben hayatımda galoş giyerek eve girmiş, kadın örgütünden hiçbir kadın arkadaşımı görmedim, rastlamadım. Öyle bir şey yok. Belki bir kere çok münferit bir olay olmuştur ve girmiştir. Çıkaramamıştır ayakkabısını, takmıştır. Kaldı ki girebilir de yani. Buna hiç bir Türk evinde itiraz etmezler. Sanki bütün CHP’li kadınlar evlere galoşla girer, bütün CHP’li kadınların üzerinde kürk vardır. Değil. CHP’nin Fatih İlçe Örgütü’ndeki Kadın Kolları Fatih’te yaşayan insanlardır ve Fatih’te nasıl giyinip kuşanılması, evlere nasıl girilmesi gerektiğini bilirler. Bunları sürekli olarak partinin üst düzeyinde, açık alanda ve medyanın önünde tekrarladığınız zaman, bu defa biz buna itiraz ettiğimizde, “Sizin kendi yöneticileriniz söylüyor” diyorlar. Bütün bunlar, gerçekten de siyasal iletişimin olmamasının sonuçları.

İnsan ve örgütle ile ilgili bir şey söyleyeceğim. Çok doğru bir şey söyledi Yunus Emre. Bizim, örgütle seçmen arasında çok farklılık var. Gerçekten var. Seçmen üye olmak istemiyor. Örgüt de partiye o kadar bağlı ki, “Otuz yıldır ben bu kapıyı tutuyorum” diyen enteresan bir yapı var. Bunu milletvekilliğim döneminde, özellikle Anadolu’da gittiğim işlerde aşmaya çalıştık. Şöyle aşmaya çalıştık. Yaptığım iş gereği çevre işlerine gidiyorduk mesela. Gidersiniz bir yere, orada bir demokratik muhalefet vardır. Oraya o HES’i yaptırmayacaktır. Daha çok soldakilerdir. O arada köylüleri de bağlamışlardır. Gidersiniz, yoktur orada. “Ya, niye yoksunuz?” —“Onlar daha solcu, bizi sevmiyorlar.” Onlara gidersiniz: “E, niye çağırmıyorsunuz CHP’yi?” —“E şimdi, onlar arabalarıyla geliyorlar, bayrak açıyorlar” filan. Bu sorunu bir türlü çözemedik. CHP geldiği zaman çok görünüyor. Hakikaten de, CHP bir yere girdi mi, örgütü de kalabalıktır ve ciddi bir kitle yaratır orada. Aslında ihtiyaç var. Ama bir taraftan da, o arada garip bir antipati doğmuş. Bunu hep çözmeye çalıştık. Bunu çözmek gerekiyor. Sonuçta, her alanda, İstanbul’da da, Anadolu’da da, bir sorun olduğunda, demokratik toplumla CHP örgütlerinin birlikte hareket etmesini kesinlikle ve kesinlikle sağlamak gerekiyor. Bunu kim yapacak? Oranın milletvekili, varsa oranın belediye başkanı ve örgütü yapacak.

Bir de şu var. En önemli olarak gördüğüm sorunlardan biri şudur: Herkes CHP’de çalışmak ister. “Sizin için bir şey yapalım, çalışalım.” Nasıl çalışacak? Üye olmak istemiyor, genelde de olmuyorlar. Eğer bir gönüllüyü gönderebileceğiniz bir yer yoksa partide, o partide çok büyük bir sorun var demektir. Ben bir gönüllüyü gönderebileceğim bir yer bulamıyorum partide.

Pişirici: Yerden kastınız ne?

Onur: Çalışacağı bir yer. İlçede, ilde, Genel Merkez’de. “Şöyle bir arkadaş var, şu, şu işleri yapıyor” diye doğrudan yönlendirebileceğiniz biri olsa, onları kanalize etse… İnsan Kaynağı’nın yönetimi, gönüllü yönetimi… Bütün bunlar olmazsa olmaz yapılar. İnsan Kaynağı yönetimi olmadığı zaman, o bölgedeki diş doktorunuz, matbaacınız, yani CHP ile çalışmak isteyen, CHP’ye gönül vermiş insanları bir iş ortamında mobilize edemiyorsunuz. Sonuçta örgütünüzde sıkışıp kalıyorsunuz. Ama o insanlar size yardım etmek istiyorlar. Bir sürü iletişimci vardır gönüllü olarak CHP’ye yardım etmek isteyen. Yapamaz bir türlü, olmaz. Çünkü o değişmez yapı, giren insanların bir süre sonra geri püskürtülmelerine sebebiyet veriyor.

Kendimle ilgili, çok güldüğüm bir örnek vereyim. Ben ön seçimden düşük bir oyla çıktım. Çıkamadım sayılır o. Hep bana şunu derler: “Biz seni çok destekledik.” “Nasıl desteklediniz beni?” diye soruyorum.

Pişirici: Sonuç ortada.

Onur: “Üye misiniz?” diye soruyorum. “Değilim” diyor. “Peki, üye değilseniz beni nasıl desteklediniz?” Benim ve benim çevremdeki –“Beyaz Türk” diyeyim–  kimse üye değil. Benim ailem bile üye değil. Hepsi değilse bile, ailemde üye olmayanlar var. Hâlbuki, yap bütün sülaleni üye. Ama çeşitli gerekçelerle üye olmuyor insanlar. Orada öyle bir şey var. CHP’yi desteklemek için üye olacaksınız.

Onun dışında, mesela Alevilik meselesi bizde çok ön plana çıkar. Aleviler politize insanlar ve partilerine sahip çıkıyorlar. Gidiyor partisine üye oluyor ve adayını da seçtiriyor. Bu, doğal bir şey. Bizim de yapmamız gereken bu.

Eğer uzamadıysa son bir şey daha söyleyeceğim. Bunu söylerken belki birilerini kızdıracağım. Bu saatte belki seyretmiyorlardır. Seçimlerden sonra, yani milletvekilliğim bittikten sonra, bu sıkıntılı süreçte, çok fazla yerden çağırdılar. “Demokrasi” diyen çağırdı, “Anayasa” diyen çağırdı, “Barış” diyen çağırdı. Gittik, çeşitli platformlarda yer aldık. Fakat ne yazık ki, CHP’nin solunda teşkil olan bu oluşumların içinde, benim gördüğüm, tespit ettiğim, tıkanıklığın aşılamadığı bütün durumlar CHP’de de tezahür ediyor. Yani, solun içinde yaşadığı bütün sıkıntıları aslında CHP’nin içinde de görebilirsiniz. Ben bunu bir iki yerde söylediğimde “Ne yani, biz CHP’ye mi benziyoruz?” diye itiraz ettiler.  Evet. Benim görüş açımla ne yazık ki öyle. CHP’de yaşanan bütün tıkanıklık, bugün solun her kesiminde var. Sonuçta, bir araya gelmek için bir şeyler yapıyorsunuz. Ama somuta çıkma, bir hedefe doğru ilerleme konusundaki tıkanıklık aşılamıyor. Bir süre sonra birtakım insanlar mutsuz oluyor, oradan kopuyor, başka bir platform kuruyor. Oradan kopuyor, başka bir platform kuruyor ve bu platformlar, birbirleriyle teğet geçen ya da kesen hareler halinde, şu anda Türkiye’nin demokratik toplumunda bekleyiş halinde. Beklemeleri alanı tutma anlamında iyi bir şey, belki bir ivmeyle çıkar.

Son söz;  CHP’yi de aşarak bir şey söyleyeyim: Sol, bir çatı altında bir araya gelemez, onu anladık. Ama birlikte hareket edebiliyor. O birlikte hareket etmeyi de Gezi’de, Haziran seçimlerinde ve referandumda gördük. Burada da başı çeken hiçbir zaman partiler olmadı, demokratik toplum oldu. Yani, canı yanmış vatandaş oldu. “Hayır” cephesi böyle oluştu. Bunu sürüklemek CHP’nin görevi mi? Doğru, görevi. Ama nasıl yapar? Onun cevabını veremiyorum.

Pişirici: Peki. Son 1 dakika.

Emre: Kıymetli bir büyüğümüz var, anmış olalım: Engin Ünsal. Eski bir CHP’li. İstanbul Milletvekili. Uzun yıllar DİSK’in avukatlığını yapmıştır. Onlar milletvekiliyken, 73 seçimlerinden sonra Erbakan’la kurulan hükümetin hazırlıkları sırasında, solcu bilinen CHP’liler çok karşı çıkmışlar. İstememişler Erbakan’la hükümet kurulmasını. Bu hükümet girişiminin arkasında Turan Güneş’i görmüşler. Zaten bir zamanlar CHP’de ne kötülük olsa, insanlar hep Turan Güneş’ten bilirmiş. Bir yerde Turan Güneş’e rastlayınca, Engin Bey’e demiş ki: “Bak evladım, kumar ütmek için oynanır, politika da iktidar olmak için yapılır.” Yani bir partiye iktidar olacak diye kızılmaz. Bugün Türkiye’de iktidar-muhalefet ilişkilerini belirleyen şey –problem biraz da bunda– iktidar rekabeti olmaktan çıktı. Muhalefet, iktidarın yerine geçip iktidar olmak yerine, iktidara dönük, “Sen şöyle bir iktidar ol. Şunları şunları yapma, şunları şunları yap” der hali var. Yani, “Ben iktidara geleceğim ve şunları, şunları yapacağım” yerine, “İktidardaki parti şöyle olmalı” diyen bir hali var. Bundan hızla çıkmak gerekiyor. Hem kendini, hem seçmenleri iktidar istediğine, iktidar olacağına inandırmak gerekiyor. 15 yıldır muhalefette bulunmanın herhalde böyle bir deformasyonu oluyor. İktidar isteyen bir parti olmaktan ziyade, iktidarı eleştiren bir toplumsal hareket, onun belirli şekilde davranmasına çalışan bir muhalefet gibi bir manzara var Türkiye’de. Bu, çok ciddi bir mesele.

Pişirici: Hocam, var mı ekleyeceğiniz bir şey?

Somer: Var, evet. Bir ülkede eğer iktidar alternatifi yoksa, o zaman demokrasi yoktur. Dolayısıyla, 2019 seçimleri bunun belirlendiği bir seçim olacak. Herkes takkeyi çıkartıp ona göre düşünsün. Farklılıklar elbette olacaktır. İdeolojik farklılıklar, tercih farklılıkları olacaktır. Ama asgari müşterekler üzerine de düşünmek gerekiyor. Burada en önemli şey, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olarak yeniden işlemeye başlaması, bu yönetim krizinin aşılması meselesidir. 2019 seçimleri de onun üzerine olacak. Herkes ne yapacağını ona göre belirlesin diye düşünüyorum.

Pişirici: Peki efendim. Katıldığınız için çok teşekkür ederim. İktidar partisi sürekli CHP’yi konuşuyor. Biz de bu akşam CHP’yi konuştuk. İktidar mıyız, neyiz, onu da anlayamadım.

Efendim, umarım yararlı olmuştur katılımcıların değerlendirmeleri, görüşleri. Haftaya bir başka konuda Açık Oturum’da buluşmak üzere, iyi akşamlar.