Percy Kemp: “Casuslara gösterilen ilgi artıyor, oysa önemleri git gide azalıyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Percy Kemp: “Casuslara gösterilen ilgi artıyor, oysa önemleri git gide azalıyor”

Hélène MarzolfTelerama – Çeviri: Haldun Bayrı

percy-kemp
Percy Kemp. (Fotoğraf: Philippe Matsas/Opale/Leemage)

Düşmanın yerini tehdit aldı ve artık bu konuda teknoloji insandan fazla söz sahibi. Romancı ve ekonomik casusluk danışmanı Percy Kemp (Ç.N.), idare etmekten ziyade kök kazımayı tercih eden bir dünyada istihbaratın evriminin şifrelerini kırıyor.

Ortamlar ve türler arasında dolaşıp duruyor, izleri kolayca bulanıklaştırıyor. Lübnan asıllı İngiliz Percy Kemp usta casus imajına özen gösteriyor. Bir ekonomik istihbarat ajansının başında bulunan, Lübnan’da yetişmiş bu eski akademisyen, özel müşterilerin hizmetinde, dünyadaki sıçramalara kulak kesiliyor. Buna paralel olarak da büyük güçler oyununu ona keyfince yeniden kurma olanağı veren jeopolitik thriller’lar (1) yazıyor.

Bir jeo-strateji uzmanı ve casus romanları yazarı olarak, casus çehresi ve bunun evrimi üzerine nasıl bir bakışınız var?  

Bence paradoks, casuslara gösterilen ilginin artması –bilhassa romanlar ya da Bureau des légendes gibi dizilerle–,  oysa gerçeklikte, casusların önemi git gide azalıyor… Casus ya da saha görevlisinin geleneksel çehresinin diplomatınkiyle aynı yolu izlemekte olduğunu düşünüyorum. 1930’lu yıllara kadar, yabancı bir ülkede görev yapan diplomatın hayatî bir rolü vardı; hükümetin dileklerini o aktarıyordu. Ama iletişimin hızlanması ve dünyanın daralmasıyla, devlet başkanları doğrudan görüşmeye başladılar ve büyükelçinin rolü değişti. Basit bir tampon haline geldi. Usta casus çehresi de bugün aynı düşüş güzergâhını izliyor.

Bunun sebepleri nedir?

Bence buna sebep olan iki etken var: İlki, git gide daha az insan kaynaklarına, yani adıyla söylersek, saha görevlilerine (casus) başvurulmasını icap ettirecek ölçüde teknolojik istihbaratın önem kazanmış olması. John le Carré, Rus Evi’nde (çev: Mehmet Harmancı, Alfa Yay., 2016) “espiokratlar” (“muktedir casuslar”) diye adlandırdığı yeni bir kastın temayüz ettiğini sezer. Bu terim, manipülasyon ve baştan çıkarma yeteneklerini potansiyel bilgi kaynağında değil de onların iş arkadaşları ve yöneticilerinde yoğunlaştıran kişilere işaret eder. Önemli olan, Hükümdar tarafından iyi gözle bakılmak ve bütçe istiflemektir… İkinci etken, Batı’nın, idare etme konseptinden kök kazıma konseptine geçmiş olmasıdır bence. Oysa idare etmek, müddet demektir ve insan ilişkilerini idare edebilen profesyoneller gerektirir. Sömürgecilik döneminde, büyük güçler ülkeleri işgal ediyorlardı ve oraya idareciler yerleştiriyorlardı. Bugün Batı’da artık dünyayı idare etme iştahı kalmadı. Bunun sonucunda da Obama, sahada birlikler seferber etmek yerine, insansız hava araçları göndermeyi tercih ediyor. Ötekini kendi tarafınıza çekmekle uğraşmaz olduğunuz, gerçek ya da potansiyel bir tehdidin kökünü kazımakla yetindiğiniz andan itibaren, saha görevlisinin (casus) yeteneklerine daha az ihtiyaç duyarsınız.

Yani kısa vadeli bir strateji içinde miyiz bugün? 

Bir bakıma evet. Pakistan dağlarındaki bir Taliban şefini hedef almak için Nevada’dan bir insansız hava aracı yollandığı zaman, operasyon başarılı da olabilir, başarısız da. Başarılı olursa, azmettiricisi için ne âlâdır. Başarısız olursa da, tekrar başlanır. İdare etmekten kök kazımaya bu geçişin sonunda, öncesiz-sonrasız bir şimdiki zamanın yerleşmesine, tarihin bir nevi ortadan kalkışına yol açılıp açılmayacağını sorar oldum kendime. Bu fikrin huzurumu kaçırdığını da söylemeliyim! Buz yapmak için dondurucuya su koyduğunuz bir durum tahayyül edin. Her seferinde, su tam donmadan önce, çıkarıyorsunuz… Bugün terörizme karşı yürütülen savaş buna benziyor: Hakiki bir savaş değil bu. Aslında art arda muharebeler; dünkü muharebenin ise bugünküyle hiç alâkası yok. Bugün istihbarat aynı mantığı izliyor. Kötü sonuçlar alınmasına engel olmuyor bu: Örneğin Batılı güçlerin, Kaddafi’den kurtulurken, hâkim olmadıkları bir olaylar zincirini başlatmış olmaları gibi…

Eski düzeni sürdürür görünen ve casusa “geleneksel” bir yaklaşımı öne çıkaran romanlarınızdaki tasvirlere tekabül etmiyor bu yeni gerçeklik.

Romanlar yazma iradem bir arzunun tercümesidir; geriye dönme arzusunun değil, denetlenemez hale gelmiş olan şu Büyük Oyun’u yeniden denetim altına alma arzusunun! Bunu ancak, aktörler sınırlı sayıda ise ve kışkırttığımız olaylar illâki denetimimizden kurtulan bir dizi olaya yol açmıyorsa yapabiliriz.

Bugün istihbaratta eksik olan, etkileşimdir; bir ismi olan düşmanla doğrudan ilişkidir. Önceden, Carlos’un, Ebu Nidal’in ya da Baader Meinhof’un; bir suratı olan, kimliği teşhis edilmiş kimselerin izi sürülüyordu. Bugün, metroda, insanlar birinin terörist suratlı olduğunu düşününce vagon değiştiriyorlar… Düşman kavramından tehdit kavramına geçtik!

Casuslarla ilgilenmeye ne zaman başladınız? 

Çocukken, Rudyard Kipling’in Kim (çev: Egemen Berköz, Nesin Yay., 2013), bir de John Le Carré’nin Soğuktan Gelen Casus (çev: Ali Cevat Akkoyunlu, Kırmızı Kedi Yay. 2016) kitaplarından çok etkilendim. O dönemde daha ziyade denizaltıcı olmak istiyordum; ama daha o zamandan dünyanın gidişatına hakiki bir ilgim vardı… Teorik olarak, istihbarat servislerinin ilgisini çekebilecek bir müfredat görmüştüm: İngiliz olduğumdan, Oxford’da okudum; istihbarat servisleri de çoğu zaman büyük üniversitelerden eleman istihdam ederler. Ama aynı zamanda Lübnan vatandaşı da olduğum için, izler bulanıyordu ve saha görevlisi (casus) olarak ele alınmamı ihtimal-dışı bırakıyordu. Her halükârda, daima özgürlüğümü muhafaza etmeyi tercih etmişimdir. Devletin hizmetine girdiğiniz vakit bir efendiniz olur. Ekonomik gruplar için çalıştığınızda ise birçok efendiniz olur. Birçok efendisi olan bir köleden daha özgürü ise yoktur.

1986’da kendi istihbarat ajansınızı niçin kurdunuz? 

Akademisyen olarak 18. yüzyıldaki Irak ve İran üzerine çalışmıştım. Dolayısıyla Irak-İran Savaşı başladığı zaman, gazeteciler olup bitenleri anlamak için benimle temasa geçtiler. Ufak ufak kendime sormaya başladım: Şu iş için neden para almıyordum ki? O zaman ticarî gruplarla, avukatlık bürolarıyla, vb. çalışmaya başladım.

Mesleğiniz tam olarak neyi kapsıyor? Bunun analiz değil saha çalışması olduğunu söylüyorsunuz.

Benim işim sahaya gitmek, bilgiyi toplamak ve bir rapor yapmak. Uzun zaman analiz yaptım, artık yapmıyorum. Bir dönemde, müşterilerimin uzun müddet isteyen hedefleri, kalıcı rakipleri ve müttefikleri vardı. Doğru yerden bulunmuş sınırlı sayıda kaynağı arayıp soruşturma ve müşteriye çıkarlarının bence nerede olduğunu söyleme imkânı veriyordu bu. Ama Soğuk Savaş’ın bitişiyle oyun değişti. Sınırların kalktığı, serbest dolaşımın olduğu bir aşırı-liberalizm durumuna girdik ve aktörler çoğaldı… Bu sistemde, on güzel kaynağınızın olması artık hiçbir şeye yaramıyor. Aynı parayla; daha az ilginç, fakat daha oynak, daha kolay  erişilebilir, çok sayıda alana dokunabilen yüz kaynağa para ödemek yeğdir. Verdikleri bilgilerin niteliği az önce saydığım kaynaklar kadar titiz değildir; ama müşterilerimin, tam zamanında alınan kısmî bir bilgiyi, iş işten geçtikten sonra alınan bir tam bilgiye tercih ettiklerinin farkına vardım. Dolayısıyla nicelikte kazandığımı nitelikte kaybettim. Dünyanın gidişatı da böyle zaten.

Bir jeopolitik uzmanısınız, ama uzmanlık mesleğini eleştirdiğiniz de oldu. Çelişki değil mi bu?

İyi bir uzman olmak için, mütevazı olmak gerek ve çok az kimse böyle. Benim de kendimden aşırı emin davrandığım olmuştur! Yaptığım en büyük takdir ve değerlendirme hataları, en iyi bildiğim konular ve ülkeler hakkında geldi başıma. Dünyanın ve olayların sizinkinden başka yorumları olabileceğini kabul etmek gerek ve bu çok zor. Bugün tarih öyle bir hızlandı ki, bütün parametreleri göz önüne almak imkânsız.

Acaba karışık bir dönemde Lübnan’da büyümüş olmak, insanın zihnini daha açık kılıp, onu dünyanın şifrelerini daha az tektaraflı bir bakışla çözmeye yatkın mı kılıyor? 

Umarım. Gençliğimde, siyaseten bağlanmıştım; ama yaşlanınca yumuşadım ve bilgeleştim. Fenikelilerin meziyetlerini keşfettim. Mısır mitolojisini Yunanlara aktarmış olan onlar, hiçbir ideoloji olmaksızın hareket ediyorlardı. Büyüleyici buluyorum onları; ilham almayı deniyorum.

Lübnan İç Savaşı sırasında Filistinlerin tarafında gönüllü olduktan sonra Hıristiyanların yanında mı yer aldınız ? 

Evet, küstahlığın daniskasıydı bu yaptığım. En zayıfın tarafında yer alarak kendime değer kazandırmanın bir şekli! Başlangıçta, Filistin devrimini romantik buluyordum. Fakat Ürdün’den atılmalarından sonra, Filistinliler sonunda Lübnan’da devlet içinde bir devlet yarattılar. Dolayısıyla savaş patladığında ve Hıristiyanlar kendilerini hükmedilen bir konumda bulduklarında, onların tarafına geçtim…

O dönemden en çok neyi hatırlarsınız?

Benim için çok yetiştirici bir dönem oldu. 16 yaşımdayken sosyal faaliyetlerde bulundum. Lübnan hükümeti bütün işçilere ve bütün memurlara hastalık sigortası getiren bir yasa çıkarmıştı. Ama çok sayıda patron bu bilgiyi onlara aktarmıyordu. Arkadaşlarla birlikte, bir fabrika çıkışına giderek işçilerle konuşmuştuk; ânında büyük ilgi uyandırmıştık. İki gün sonra dönüp tartışmayı sürdürecektik. O gün geldiğinde, hiç kimse yoktu. Fabrikadaki müdürlerden birinin, işçilerin kafasına tehlikeli fikirler sokan militanlar geldiğini öğrenince, “Onlarla konuşmayın, Yehova Şahitleri onlar!” dediğini öğrendik. İlk dezenformasyon dersimi almış oldum böylece !

FransizKultur

(1) Son kitabı: Le Grand Jeu, ed. du Seuil, 512p., 21€

Ç.N. Percy Kemp, Fransızca yazan Britanya vatandaşı yazar; 20 Temmuz 1952’de Beyrut’ta doğmuştur; babası Britanya, annesi ise Lübnan vatandaşıdır. Stratejik istihbaratta uzmanlaşmış bir şirket olan Middle East Tactical Studies’e danışmanlık yapmaktadır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus