Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile CHP’ye yönelik siyasi kuşatma iddialarını, Ekrem İmamoğlu ve Merdan Yanardağ üzerinden yürüyen casusluk davasını ve Abdullah Öcalan’a statü tartışmalarını değerlendirdi. Yayında, CHP’ye dönük soruşturmaların siyaseti yeniden dizayn etmeye yönelik olduğu vurgulanırken, Ekrem İmamoğlu ve Merdan Yanardağ’ın yargılandığı casusluk dosyasının “hukuki değil siyasi” bir dava olduğu vurgulandı.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Medyascope’da Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile CHP’ye yönelik siyasi kuşatma iddialarını ve casusluk davasını değerlendirdi.
- Casusluk davası, Hüseyin Gün’ün savunmasıyla çökme durumuna geldi; bu durumda davanın siyasi arka planı öne çıkıyor.
- CHP’ye yönelik operasyonlar sistematik bir şekilde ilerliyor; Antalya’dan genel merkeze uzanan bir süreç söz konusu.
- İktidarın amacı CHP’yi siyasi olarak felç etmek; parti savunmaya geçerek toplumsal muhalefeti büyütme kapasitesini kaybediyor.
- Abdullah Öcalan’a statü verilmesine ilişkin hukuki engeller bulunuyor; PKK’nın silahlı mücadeleye geri dönmesi ise gerçekçi görünmüyor.
Bilmeniz gerekenler
“Casusluk davası daha ilk günden çöktü”
Ruşen Çakır, Silivri’deki casusluk davasının ilk duruşmasında yaşananların iddianamenin temel tezini boşa çıkardığını söyledi:
“Başta büyük bir duyuru yapıldı, ‘casusluk’ denildi. Hüseyin Gün diye bir adam üzerinden Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’a uzanan bir hikâye kuruldu. Ama duruşma başladı, Hüseyin Gün savunmasında ‘Ben casus değilim, bunların hepsi yalan’ dedi. Hatta ‘Ben casus değilsem bu insanlar da casus değildir’ dedi. Ekrem İmamoğlu’nu hayatında bir kere gördüğünü söyledi. Merdan Yanardağ için de ‘çok sevdiğim bir gazetecidir’ dedi. Şimdi davanın merkezindeki kişi bunu söylüyorsa geriye ne kalıyor?”
Kadri Gürsel ise Hüseyin Gün profilinin Türkiye’de daha önce de görüldüğünü, bu tür kişilerin istihbarat ve güvenlik bürokrasisinin dikkatine girmesinin şaşırtıcı olmadığını vurguladı:
“Bu Hüseyin Gün tipi bana hiç yabancı gelmiyor. Kendisini önemli göstermeye çalışan, her yere girip çıkmak isteyen, gazetecilere, siyasetçilere ulaşmaya çalışan insanlar Türkiye de hep vardı. Sürekli ‘çok şey biliyorum’ havası veren, gizli servisler dünyasına aitmiş gibi davranan tipler. Ben burada patolojik bir kişilik görüyorum. Mitomanyak bir karakter. Kendinde olmayan özellikleri kendisine atfeden, güç simsarlığı yapan, istihbarat dünyasının içinde görünmek isteyen biri.”
CHP’ye kuşatma
Ruşen Çakır ile Kadri Gürsel yayında, CHP’ye yönelik yeni operasyon dalgasını ele aldı. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in etkin pişmanlık kapsamında ifade verdiği iddialarını değerlendiren Çakır ve Gürsel, sürecin artık doğrudan CHP genel merkezine yöneldiğini söyledi. Operasyonların sistematik biçimde ilerlediğini belirten Çakır, “Muhittin Böcek üzerinden yeni bir alan açılıyor. Önce oğlu konuştu, şimdi kendisinin etkin pişman olduğu söyleniyor. Burada sadece Antalya dosyası yok. CHP genel merkezine doğru genişleyen bir süreç var. Veli Ağbaba’nın adı geçiriliyor, genel merkeze para taşındığı iddiaları konuşuluyor. Ve bütün bunlar çok kontrollü şekilde servis ediliyor” dedi.
Kadri Gürsel ise iktidarın temel hedefinin CHP’yi felç etmek olduğunu söyledi:
“Bence burada amaç CHP’yi siyaset yapamaz hale getirmek. CHP’yi kendi içine kapanmış, sürekli davalarla uğraşan, sürekli kendini savunmak zorunda kalan bir partiye dönüştürmek istiyorlar. Böylece parti kendi canının derdine düşüyor ve toplumsal muhalefeti büyütme kapasitesini kaybediyor.”
Öcalan’a statü
Yayında, Abdullah Öcalan’a ilişkin “statü” tartışmaları ele alındı. Kadri Gürsel, Devlet Bahçeli’nin “barış ve siyasallaşma koordinatörlüğü” önerisine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Öcalan’a bir statü verilmesi konuşuluyor ama bunun önünde ciddi hukuki engeller var. Çünkü müebbet hapis cezası var. Bahçeli’nin kullandığı ‘barış ve siyasallaşma koordinatörü’ ifadesi bana biraz aceleyle bulunmuş bir formül gibi geliyor.”
Sürecin henüz tamamlanmadığına dikkat çeken Gürsel, “Bu süreç daha çok tartışılır ama şunu söyleyebiliriz, PKK’nin yeniden eski düzeyde silahlı mücadeleye dönmesi artık gerçekçi görünmüyor. Bundan sonrası daha çok seçim takvimiyle bağlantılı ilerleyecek” diye konuştu.
- Ruşen Çakır yazdı: Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
- Gültan Kışanak: “Erbakan, Öcalan’a çözüm için mektup gönderdi, sonra da 28 Şubat darbesi yapıldı”
- Murat Yetkin yazdı: AKP’den CHP’ye siyasi partilerde iç gerilim artıyor
- Burak Bilgehan Özpek: “Bahçeli kurucu devlet aklının sözcüsü olma iddiasında”
- Dünyadan ABD’deki Kongre baskınına tepkiler: “Kuşatma altındaki demokrasi”
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Kadri Gürsel’le bu haftayı konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Normalde yayını saat 20.00’de yapıyoruz ama ben bugün Casusluk Davası’nı izlemeye gittiğim için geç başladık. İyi ki de gitmişim diyorum, ama bir yandan da hâlâ kendime gelemedim. Bu dava ne davasıdır? Kim kimi neyle suçluyor? İlk gün hatırlıyorsan, başta büyük bir duyuru yapıldı casusluk diye. Adı Hüseyin Günmüş, adamın telefon defterinde garip garip isimler ve birtakım notları var. Adam bir şekilde casus olabilir ama olsa olsa acemi casus. Çünkü her şeyi ortada olan birisi. Neyse tabii bunları Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’a bağladılar. Tabii ki en önemli husus, bu kişinin etkin pişmanlıktan yararlanıyor olması. Şöyle düşünüyorsun, birisi kalkıyor, “Evet biz bunu yaptık ama ben pişmanım” diyor. Duruşma Hüseyin Gün’ün savunmasıyla başladı. Adam “Ben hiçbir şekilde casus değilim. Bunların hepsi yalan. Benim sosyal medya üzerinde yaptığım şeylerin hepsi açık kaynaklardandır. Eğer ben bunları kullandığım için casussam Google kullanan herkes casustur. Ekrem İmamoğlu’nu hayatta bir kere gördüm, bugün ikinci kere görüyorum. Merdan Yanardağ çok sevdiğim bir gazetecidir, takdir ederim. Ben casus olmadığım gibi kimseyi de casuslukla suçlayamam. Bu kişilerin de casus olduğunu hiç sanmıyorum” dedi. O zaman geride ne kalıyor?
Kadri Gürsel: Peki ifadesini geri mi çekmiş oluyor?
Ruşen Çakır: Onu da anlayamadık. Yani ifadesinde ne olduğu…
Kadri Gürsel: Etkin pişmanlıktan oldu,
Ruşen Çakır: Sonra işler karıştı. Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fehmi ona “Etkin pişmanlığı siz mi istediniz, size telkin mi edildi?” diye sordu. “Hatırlamıyorum” dedi. Ki “Hatırlamıyorum” diyen adam o arada 2014’teki yazışmaları, 2013’teki bilmem neleri anlatan birisi. Dün gibi olan bu kadar hayati bir şeye cevap vermiyor, oturuyorsun savcıya etkin pişmanlık ifadesi veriyorsun değil mi? “Siz mi istediniz, onlar mı istedi?” sorusuna cevap vermiyor, kaçıyor. Bu kişi aynı zamanda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Davası’nda yargılanıyor biliyorsun. İBB Davas’ında örgüt suçlaması var. “Siz örgüt üyesi misiniz, örgüt yöneticisi misiniz?” diye sorulduğunda “Susma hakkımı kullanmak istiyorum” dedi. Çünkü etkin pişman olabilmen için bir örgüt olması gerekiyor.
Kadri Gürsel: Tabii.
Ruşen Çakır: İBB Davası’nda kendini etkin pişman olarak gösterip herhalde orada bir şeyler söyleyecek. Ama sonuçta Hüseyin Gün’ün casusluk iddiasına, bu kişilerin devletin aleyhine bilgi, gizli bilgileri sızdırma suçlamalarına muhatap olan Necati Özkan’ın, Ekrem İmamoğlu’nun sebebi olan kişi “Böyle bir şey yok” deyince bu dava zaten baştan bitiyor. Nitekim, Ekrem İmamoğlu yaptığı savunmada “Ben bu iddianameyi okuma gereği bile duymadım. Bu saçma sapan bir şey” demiş. Necati Özkan bu şahsa sorular sordu; “Ben sizden şöyle bir şey istedim mi?” “Hayır.” “Size şöyle bir şey verdim mi?” “Hayır.” Her soruya Necati Özkan’ı aklayacak şekilde cevaplar verdi. Dava kalakaldı. Bu arada “Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine casusluk yapmadığım gibi 15 Temmuz darbe girişiminin ardından devletime hizmet ettim” dedi ve avukatı bir belge paylaştı, o da ilginçti. Dönemin başbakanlık müsteşarının imzasıyla, yetkilendirme belgesi gibi kısa bir şey. Hani bir ara Twitter’da, Fethullahçıların Fuat Avni ismiyle paylaşımlar yapan bir hesabı vardı. O bir kolektif hesaptı. Hüseyin Gün ‘’Onu ben çözdüm. Fuat Avni’nin şemasını ben yaptım” diyor. “Ben T.C. aleyhine casusluk yapmadığım gibi, tam tersine T.C. lehine casusluk yaptım. Benim defterimde gördüğünüz isimler, notlae, benim bu yetkilendirilmem düşünülürse, anlaşılır” Ne demek istiyor? “Ben devlet için çalışırken birtakım insanlarla birtakım ilişkiler kurmuş olabilirim” gibi ucu açık bir şey demeye getiriyor. Çok değişik bir adam.
Kadri Gürsel: Değişik olduğu kesin. Hüseyin Gün zaten bu casusluk davasının merkezindeki adam. Ama Hüseyin Gün üzerinden Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu ilişkili değil. Fakat Hüseyin Gün’ün Merdan Yanardağ’la bir ilişkisi olmuş. Ekrem İmamoğlu ile bir fotoğraf çektirmiş. Hüseyin Gün bana hiç yabancı gelmeyen bir tip. Böyle tipler her zaman ortalıkta olur. Türkiye’de vardır böyle tipler. Bugünkü veya eski devlet, bunları kullanabildiği ölçüde kullanır. Hiç şaşırtmaz beni bu. Mesela sen gazeteci olarak, -bu, bir siyasetçiysen de geçerli olabilir- birine gitmeden biri sana gelmek ve seninle görüşmek, tanışmak, bir kartvizit bırakmak istiyorsa, seni etkilemeye çalışıyorsa, ilişkileri ve referanslarıyla üzerinde olumlu bir tesir bırakmak istiyor, devamlı ilginç şeyler anlatıyorsa ve çok şey bildiği izlenimini veriyorsa, böyle insanlardan uzak durmak gerekir.
Ruşen Çakır: Evet. Meslek hayatımızda kadar çok gördük ki.
Kadri Gürsel: Ben bunu 2016’dan önce de çok gördüm. Meslek hayatımızda böyle şeyleri çok gördük. Mesleğimizle alâkası olmayan, kendini kamuoyu araştırmacısı gibi tanıtan, kendi kendine rapor yayınlamayı vazife addetmiş, bu raporları sağa sola gönderen böyle tuhaf kişilikler. Bu Hüseyin Gün’ün şahsında benim edindiğim ilk izlenim, hakkında çıkan haberlere ve ifadelerine de baktım, mitoman bir kişilik. Yani kendisinde olmayan bazı özellikleri varmış gibi kendine atfeden, sürekli yalan söyleyen bir kişilik. Bunun için de yalan söylüyor belli ki. Ama bu, bazı şeyleri hiç yapmadığı anlamına da gelmiyor. Tamamen uydurma değil bazı şeyler. Belli ki güç simsarlığı, bilgi alışverişi, ajanlık, casusluk, gizli servisler, istihbarat örgütlerinin karmaşık, derin, girift, gizemli dünyasında olmak isteyen, orada yer almak isteyen biri. Bu dünyadan çok etkilenmiş ve bu dünyanın, kendisine diğer insanlar nezdinde tanınırlık -ki bu dünyanın ilişkilerinin özü, tanınmamaktır- saygınlık ve güç atfettiğini düşünüyor. Bu patolojik bir kişilikle karşı karşıyayız ama bu kişilikler de kullanılır. İfadelerinde “manevi annem” dediği bir kadın var, etkinlik organizatörü. Efendim, oğlu kıskanmış bu kadınla olan ilişkisini ve bunu ihbar etmiş.
Ruşen Çakır: Evet, uzun uzun onu anlattı zaten.
Kadri Gürsel: Orada kullandığı ifadeler de başlı başına ilginç. “Ben ‘mami’ diyorum kendisine” diyor. En başta olayın merkezinde ne var? İstanbul’da yaşayan vatandaşların belediyenin envanterindeki bilgiler, bunun üzerinden yabancı servislere satılmış değil mi? İddia bu. Bu da casusluk oluyor. Bu casusluk mudur, değil midir, var mıdır, yok mudur, bu tartışılır. Teknik bir konu çünkü. Ama “casusluk” denemez buna. Bir casusluk vakası olarak görülemez. Ama onun dışında Hüseyin Gün hakkında savcılığın ilk başta yaptığı açıklamada, “Çok sayıda istihbarat örgütüne bilgi aktarıyor” diyor. Ama bu istihbarat örgütlerinin ne olduğu ve bu, varsa cürümlerinin ne olduğu hakkında hiçbir bilgi yok. Hüseyin Gün adlı arızalı, patolojik ve bence rahatsız şahsiyetin eylemlerinin, sadece iddia olunduğu kadarıyla, iktidarın işine gelen kısmıyla oluşturulmuş, uydurulmuş bir hikâye var. Bakıyorsun, Hüseyin Gün denen bu tuhaf şahıs, sanki sadece Merdan Yanardağ’ı içeri attırmak ve Ekrem İmamoğlu’nu bir daha tutuklattırmak ve Necati Özkan’ı da yine bir kez daha bu nedenle tutuklattırmakla vazifelendirilmiş. “Vazifelendirilmiş” derken, yani ona atfedilen suçlara, atılı suçlara bakıyorsun; bir tek bunlar seçilmiş içinden.
Ruşen Çakır: Onun ilk hapse girişinde…
Kadri Gürsel: Başka bir şey yapmıyor muymuş hayatında bu adam? Bu kadar her kapıyı çalan, neredeyse her siyasetçiye ulaşabildiği, Merdan’a nasıl ulaştıysa, belki çok sayıda iktidar mensubu, iktidar medyasının mensubunun da kapısını çaldı bu adam.
Ruşen Çakır: Zaten öyle fotoğrafları var.
Kadri Gürsel: Yayından önce konuştuk, Ergenekon Davası’nda sözde haham Tuncay Güney vakası vardı. O da böyle patolojik bir karakterdi.
Ruşen Çakır: Şimdi burada şöyle bir şey var; ilk bu giriyor. Merdan Yanardağ’la ilişkisi şöyle: Bir iki kere görmüş.
Kadri Gürsel: Manevi annesi yardım edermiş.
Ruşen Çakır: Evet. İlkinde bunlara “Hayır” diyor. Sonra belli ki yatarken birileri bunun aklına giriyor ya da bunun dosyasını bilen birileri, burada Ekrem İmamoğlu ile çekilmiş bir fotoğraf olunca ve Necati Özkan’la da bir iki yazışma olunca birilerinin aklına bunları kullanmak geliyor. Bu da, bunu bir kendini kurtarma sermayesi olarak görüyor.
Kadri Gürsel: O kadar şey olduğunu zannetmiyorum. Çünkü eğer varsa elinde böyle bir belge daha önce…
Ruşen Çakır: Hayır, ilk hapse girişinde bu konular hiç yok. Hapisteyken belli bir aşamadan sonra, adamın tutuklanması, o çocuğun annesinin, manevi annesinin oğlunun ihbarıyla içeri girip tutuklanınca, bu olayların hiçbirisi gündeme gelmiyor. O ifadede Merdan Yanardağ’a soruluyor, iddiaları, para hikâyelerini kabul etmiyor. Aradan birkaç ay geçtikten sonra bunların kendisini kurtarabilecek bir fırsat olduğu düşüncesiyle…
Kadri Gürsel: Kullanışlı bir aparat.
Ruşen Çakır: Evet, bunları kullanıp kendini kurtarmaya çalışıyor. Ve bu hikâyeden bir casusluk çıkıyor. Neyse sonuç olarak bugün Ekrem İmamoğlu savunmasını yaptı. Yarın Necati Özkan ve Merdan Yanardağ yapacak.
Kadri Gürsel: Merdan Yanardağ’ın ve Tele1’in durumuna bakalım. Niye Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu bir anda bu Hüseyin Gün marifetiyle böyle bir davanın içine atılıverdiler? Hepsinin ayrı ayrı nedeni olabilir. Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan için, itibarsızlaştırmak, bir dava yükünü daha üzerlerine koymak, sürekli davalarla uğraşmak zorunda bırakmak. Ama Merdan Yanardağ konusu çok farklı. İktidarla yahut baskının kaynağı neyse onunla anlaşmayı reddettiği için Merdan Yanardağ’ın başına bunların geldiğini düşünüyorum. Zımnî bir anlaşma yapmadı.
Ruşen Çakır: Kanalı satmayı kabul etmedi.
Kadri Gürsel: Kanalı satmak olabilir ya da kanalın yayınlarını satmak olabilir. İki türlü satmak bu. Bir, ruhunu satmak, bir de kanalı satmak olabilir. Galiba ikisini de reddettiği için, böyle saçma sapan bir iddiayla hem hapse attılar hem de kanala çöktüler.
Ruşen Çakır: Tabii.
Kadri Gürsel: O kadar rastlantısal bulmuyorum. Rastlantılarla açıklanacak bir şey değil bu.
Ruşen Çakır: Adamın fihristinde iktidarın hoşuna gitmeyecek başka isimler de olsaydı onları da alacaklardı belli ki.
Kadri Gürsel: Her yere girip çıkmaya çalışan, her kapıyı çalan, kendisini tanıtmaya çalışan tipler, bir şekilde karşı casusluk faaliyetlerinin radarına girer, “Bir bakın buna, bir araştırın bunu, neden bu böyle ortalıkta dolaşıyor?” derler. Sonra da o radara girdiği zaman bir daha çıkmaz. Ben bunun böyle bir fırsat hedefi olduğu kanaatinde değilim. Hatta öyle girift şeyler ki bunlar, bunları yönlendirmeye de kalkarlar, bunları birtakım hedeflere yönlendirirler ve o da bundan çok mutlu olur. Çünkü hasta bir kişilik. Nasıl bir çocukluk geçirdiyse, nasıl bir genetik mirası varsa, önemli olmak, önemli ve güçlü görünmek için belli ki böyle tatmin olmamış bir ihtiyaç içinde kıvranıp duran biri. Öyle bir izlenim bırakıyor bende. Yok, normal değil.
Ruşen Çakır: CHP ile ilgili bir başka gündem de şu: Önce oğluydu, şimdi Muhittin Böcek’in etkin pişmanlıktan yararlandığı söyleniyor. İfade hakkında çok fazla detay yok. En azından ben görmedim. Ama oğlu “CHP Genel Merkezi’ne gittim, Veli Ağbaba’nın işaret ettiği birine 1 milyon euro verdim.” demişti ya, Muhittin Böcek’in bunu doğruladığını gördüm. Başka da çok fazla detay görmedim ama…
Kadri Gürsel: Evet, ben de öyle. “Doğrudur 1 milyon euro” diyor.
Ruşen Çakır: Evet. Saatlerce verdiği bir ifade var. Burada ilginç olan, Akın Gürlek, mal varlığı meselesi gündeme geldiğinde hemen Özgür Özel’e “Muhittin Böcek konuşacak, Manisa’da benzin istasyonu…” demişti. Benzin istasyonu meselesi çıkmadı. Muhittin Böcek’in etkin pişman olması yaşandı. Ne kadar zaman önce söyledi ama onun söylediğiyle bugün Muhittin Böcek’in etkin pişmanlık başvurusu arasında yaşananlara baktığın zaman da acayip şeyler var. ‘’Onu tutukla, bunu al, şu kaseti sızdır’’ gibi bayağı bir kıskaca alınmış bir süreç var. Belli ki Muhittin Böcek’i bir yumuşak karın olarak görmüşler ve oradan yürümüşler. Anladığım kadarıyla Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin dışında bir şekilde CHP’ye yönelik…
Kadri Gürsel: Özgür Özel’e ve genel merkeze yönelik bir hamle bu. Veli Ağbaba’nın da adı çok geçti. İleride iktidarın uygun bulacağı bir anda dokunulmazlıkların kaldırılması gibi bir hamle düşünürlerse, burada hedef alınacak kişilerin sayısı artıyor demektir. Bir de tabii Akın Gürlek’le alâkalı mal varlığı hikâyesinden sonra artık kıyasıya bir savaşa dönüşmüş durumda gözüküyor. Muhittin Böcek’in gelinini de tutukladılar. Oğlu zaten itirafçı oldu, kendisi “itirafçı.” ‘’Etkin pişmanlık” deniyor ama biz ona ‘’itirafçı’’ diyoruz aslında. Tabii itirafların ne kadar itiraf olduğunu bilmiyoruz ama böyle bir nokta bu. Böyle ardı arkası kesilmeyen adımların genel merkez üzerinde somut siyasi sonuçları olmasının yanı sıra, seçmen kitlesi ve kamuoyu üzerinde de etkileri olacağı kanaatindeyim; demokrasiye ve sandığa olan inançsızlığı daha da arttıracağı görünüyor. Bu tür art arda hamlelerin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir seçimden galip, muzaffer olarak çıkamayacağı, çıkartılmayacağı yönündeki demokrasinin ruhuna, özüne büyük zarar veren o önyargıyı daha da pekiştirmesini beklerim. Tabii bunlar, Türkiye’de siyasi değişim beklentisi içinde olan çoğunluk kitlenin de geleceğe olan umutlu beklentilerini bir hayli törpüleyeceği kesin olan şeyler. Çünkü demokrasinin, demokrasi yoluyla değişimin yolunun tıkanmakta olduğunu gösteren şeyler. 31 Mart 2024 Seçimlerindeki Türkiye siyasi haritası kırmızıya dönmüştü değil mi?
Ruşen Çakır: Evet.
Kadri Gürsel: Bütün İç Ege kırmızıydı. Şimdiki harita, seçim sonuçlarının ne ölçüde yok sayıldığı ve halkın siyasi tercihinin, millî iradenin nasıl bir siyasi tecavüze uğradığını bize gösterir. İstanbul başta olmak üzere düşürülen belediyeler…
Ruşen Çakır: Şimdi Balıkesir’e de soruşturma izni verildi.
Kadri Gürsel: Balıkesir çok büyük, önemli bir vilayet. Antalya çok önemli. Bunlar büyük katma değer sağlayan, zengin yerler.
Ruşen Çakır: Bir de transferler var.
Kadri Gürsel: Transferler de var. Bunlar demokrasiye olan inançsızlığı körükleyen şeyler. Bu, daha önce seninle yayınlarda çok konuştuğumuz “Kazanamayacağı seçimi yaptırmaz,” “kaybetse de bırakmaz” türü önyargılar, olmayan bir güce güç atfetmek. Ama aslında rekabetçi otoriterliğin sonuna doğru gidiliyor. Her adım, o noktada biraz daha arttırıyor bu gidişatı. Macaristan’la yapılan kıyaslamaların bu açıdan yorumlanması lazım. Macaristan’da nasıl oldu? Konuyu değiştirmek istemiyorum ama Türkiye çok farklılaştı, olumsuzluğa doğru ayrıştı; ayrışmaya doğru da gidiyor.
Ruşen Çakır: Bugün bir asparagas haber çıktı, görmüşsündür. Müsavat Dervişoğlu Erdoğan’la yarım saat konuşmuş telefonda, Erdoğan ona “CHP’nin yaratmak istediği ortama dâhil olmadığınız için teşekkür ederim’” demiş. Bu haber yalanlandı tabii. Bir de abes, iki lider konuşuyor, sonra bu konuşmanın haberi yapılıyor. Bu çok akıl kârı bir şey değildi, ama ortalık bir şekilde toksikleştiriliyor. Yani CHP’nin yalnızlaştırılmasının önünü açabilecek her şeyin dedikodusu, analizi, asparagası, uydurması devrede. CHP’nin bir şekilde yalnızlaşması ihtimali… Çünkü anketlere baktığın zaman AKP-MHP, yani Cumhur İttifakı’nın oyu %40’ı aşamıyor ya da kıl payı aşıyor. Yüzde 40’la bu sistemde bir şey olamıyorsun. Ya yanına birilerini çekeceksin ya da karşı tarafı tarumar edeceksin.
Kadri Gürsel: İkincisini de yapıyor, birincisini de dener. Ama ikincisini kesin kararlılıkla yapma nedeni, CHP’yi siyaset yapamaz hâle getirmek. CHP’yi felç etmek, eskilerin tabiriyle ‘’mefluç’’ hâle sokmak. Böyle kendi canının derdine düşmüş bir hâlde, siyaseti ve siyasi söylemini de sürekli bir savunma ve direniş çizgisinden kuran bir parti hâline getirmek. Ama diğer taraftan da halkın temel meseleleri var. İddia ediliyor ki CHP, başta korkunç gelir adaletsizliği ve yoksullaşma olmak üzere halkın dertlerini de meydanlarda dile getiriyor. Ama asıl vurgu her zaman Cumhuriyet Halk Partisi’nin direnişi ve üzerine yönelen o korkunç tenkil operasyonu. Gerçekten demokratik kriterler açısından yapılanlar korkunç şeyler. Bir demokraside olmaması gereken şeyler.
Ruşen Çakır: Bu statü meselesini konuşalım diyorum ama tam da oraya geçmeden önce, eski bir Halk TV yorumcusu olarak son günlerde yaşananlar ve Halk TV hakkında bir şeyler söylemek ister misin?
Kadri Gürsel: Açıkçası Halk TV konusunda konuşmak çok da istemiyorum. Çünkü Halk TV’nin üzerindeki ağır baskıya, Halk TV yönetiminin, Halk TV sahipliğinin ne tür bir reaksiyon verdiğini bilmiyorum. Eksik bilgiyle konuşmak olur bu. Benim için şu noktada en yakından izlenmesi gerektiğini düşündüğüm şey, Halk TV’nin yayıncılığı. Bazı kritik anlarda ne tür reaksiyonlar gösterdiğine yakından bakılması gerektiği kanaatindeyim. Diğer taraftan da Halk TV’yi biraz da protesto ederek ayrılıyorlar belli ki; ayrılanların, şimdi böyle yapmak zorunda kalmalarının ardında, sadece yönetim kültürü, anlayışı, zihniyet meseleleri yok; onları da eleştiriyorlar. Ama aynı zamanda Halk TV’nin maruz kaldığı şiddetli bir baskının da etkisi olduğu kanaatindeyim. Protesto ederek ayrılan arkadaşlarımızın, meslektaşlarımızın elbette haklı oldukları kanaatindeyim. Bu kanaatim değişmez. Çünkü 3,5 yıl çalıştığım için Halk TV’nin nasıl yönetildiğini, nasıl işlediğini biliyorum. O bakımdan hiç şaşırtmıyor beni duyduklarım. Ama çok fazla buna dâhil olmak istemiyorum. Bu konuda kimseyle de oturup konuşmadım. “Ne oluyor sizin orada?” diye sormadım kimseye. Çok fazla ilgilenmedim. Ben sonuçlarla daha çok ilgileniyorum, sonuçların da henüz bazılarının göründüğünü, bazılarının da görünmediğini düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Bu akşam Cafer Mahiroğlu saat 20.00’de Halk TV’de konuşacakmış bu konuyla ilgili. Bakalım ne diyecek?
Kadri Gürsel: Cafer Bey’in Halk TV’de konuşması en azından kendi açısından olumlu bir gelişme. Çünkü daha önce kanalıyla ilgili maruz kaldığı problemleri Fatih Altaylı’nın kanalına çıkarak konuşuyordu, hem de bunu iki kere yaptı. Kendisi bir medya patronu ve medyası var. Halk TV var, internet sitesi var değil mi? Çıkıp Halk TV’de konuşması gerekir. Bunu daha önce birçok medya patronu, ana akım medya varken, zorunlu kaldıkları koşullarda yapmışlardır. Yani doğru olanı yapıyor. Elbette ki kamuoyunu aydınlatması kendisi açısından iyi.
Ruşen Çakır: En son sosyal medyada yaptığı açıklama…
Kadri Gürsel: O, çok talihsiz bir açıklama. Çünkü o açıklamadan benim çıkartabileceğim sonuç, Türkiye’de profesörlerin, doktorların da çok düşük maaş aldıkları olabilir. Kendisi, kanalında çalışan meslektaşlarımızın bu kadar maaşları da hak etmediklerini ima etmiş oluyor aslında; Değersizleştiriyor, onlara değer vermediğini gösteriyor. Bu başlı başına skandal bir açıklama. Çok talihsiz buluyorum gerçekten. Keşke yaptığı açıklamayı bir süzgeçten geçirseydi. Tabii zihniyet ve kültürünü de ortaya koyuyor.
Ruşen Çakır: Umarım bu akşam Halk TV’de yapacağı konuşma, o sosyal medyadaki perspektifle olmaz. Olursa çok yazık olur.
Kadri Gürsel: Evet. Kanalının itibarını ve saygınlığını düşünmesi lazım. O bakımdan cevap vermesi doğru bir tercih. Neyse, sen beni yine konuşturmuş oldun. Ben girmek istemiyordum bu konuya. Temmuz 2023’te seninle bir yayın yapmıştık. O zaman Kılıçdaroğlu yönetimindeki Cumhuriyet Halk Partisi, Halk TV ile olan ve gizli tutulmuş olan protokolünü tek yanlı olarak bitirmişti. Protokol, Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanının ve sözcülerinin yaptığı açıklamaların naklen verilmesi karşılığında, Halk TV’ye belli miktarda bir para ödenmesiyle alâkalı bir protokolmüş. Bunu sonradan öğreniyoruz. O konuda görüşlerimi açıklamıştım ve tabii bu da sorunlara neden olmuştu. Ama ben bu sorunların ortaya çıkacağını bilerek yaptım bu açıklamayı. Zaten kafamda da bitmişti açıkçası.
Bir haber kanalının, her ne kadar birileri tarafından ana muhalefet partisiyle özdeşleştirilse de Türkiye’deki parti içi iktidar mücadelelerinin doğrudan tarafı hâline gelmesi son derece sakıncalı, zararlı bir durumdu. Bunu bir krize benzetebiliriz, ama tek sorumlusu da Halk TV yönetimi değil. Halk TV’nin maruz bırakıldığı koşullar elbette burada rol oynuyor. Ama bu koşullara verilen reaksiyonda patronajın kültürü, patronajın yönetim anlayışı, iş yapma tarzı belirleyici oluyor. Zaten problem de oradan çıkıyor. Gazetecilerin, televizyoncuların aldığı maaşların, profesör maaşlarıyla, doktor maaşlarıyla mukayese edilmesi, “Bu kadar para alıyorlar” denmesi, kendi çalışanına yapılmış büyük bir saygısızlık. Daha ne diyeyim?
Ruşen Çakır: Ayrılan arkadaşların hemen hemen hepsiyle telefonla da olsa sohbet ettim.
Kadri Gürsel: Senin de söyleyecek şeylerin varmış bak, keşke sen konuşsaydın.
Ruşen Çakır: Kendileriyle konuştum ama esas olarak dayanışma bildirmek için konuştum. Bu medya ortamında Halk TV gibi bir yerde çalışan, ekran yüzü olan, ekrana çıkan birisinin oradan ayrılıp istifa etmesi… Kıdem tazminatı olarak çok az bir şey alıyorsun. İşten çıkartılınca daha farklı. Çok nitelikliler ama iş bulma imkânları çok sınırlı.
Kadri Gürsel: Patronaj buna güveniyor zaten.
Ruşen Çakır: Tabii patronaj buna güveniyor da meslektaşlarımızı o anlamda çok takdir ettim, çok zor bir şey yaptılar. Bir zamanların Türkiye’sinde bu profildeki gazeteciler, ayrıldıktan kısa bir süre sonra rahatlıkla başka bir yerde iş bulabiliyordu.
Kadri Gürsel: Tabii ana akım medya vardı ve ana akım rekabetçi bir medyaydı. Tek bir mecra değildi. Birçok mecra vardı.
Ruşen Çakır: Başka bir mecraya geçebiliyordu. Ayrılan arkadaşların çoğuyla konuştum, bunu hiçbir hesap kitapla yapmamışlar, gerçekten tahammülleri kalmamış. Hakikaten helâl olsun diyeceğim ama çok zor.
Kadri Gürsel: Mesela ben Halk TV’den tek taraflı olarak ayrıldım. Kendi içimde bir hesaplaşma sonucu buna karar verdim. Ancak bunu deklare etmeden tabii seninle o yayını yapmış olduk. Benim Halk TV ile olan beraberliğimi sona erdirmemin nedeni, kanalın, ana muhalefet partisindeki iç iktidar mücadelelerinin doğrudan tarafı hâline gelmesiydi. 2023 mayıs seçimlerinden önceki görüşlerim dolayısıyla bu şartlarda orada çalışmaya devam edemeyeceğimin farkındaydım. Ama herkesin şartları, tutumları, düşünceleri farklı olabilir. Neticede ben yorumcuydum. Arkadaşlar ekran yüzleri. Türkiye’de gerçekten bağımsız medya kavramının yeniden düşünülmesi lazım. Bağımsız medya deyince ne anlıyoruz? Bunun üzerinde durmak lazım. Bir de iktidarın kontrolü altındaki medyanın hangi mecraları kapsadığı hakkında da gerçeklik denetimi yapmak lazım. Demek istediğim şu: İktidar medyası dediğimiz medya sadece iktidar medyasından müteşekkil değil. İktidarın, baskıyla, tehditle ve gizli anlaşmalarla yönlendirdiği, kontrol ettiği, uzaktan dolaylı olarak etkilediği mecralar da var. Bunu Halk TV bahsinden ayrı olarak söylüyorum. Tutum olarak altını çizmek isterim.
Ruşen Çakır: İstersen yavaş yavaş toparlayalım. Devlet Bahçeli’nin Öcalan’a özel bir statü verilmesi önerisini geçen hafta çok konuştum. O konuda bir şeyler söylemek istersen sana pas atayım.
Kadri Gürsel: Bir cümleyle söyleyeyim: Öcalan’a statü konusunda Kürt hareketinde böyle bir beklenti var. “Kürt Özgürlük Hareketi” diyorlar kendilerine artık. Resmen PKK’yı feshettikleri için, bu daha kolay bir şey, hepsini kapsıyor. Öcalan’a özel bir statü verilmesi. Bu tabii protokoler ve aynı zamanda da sembolizmi çok yüksek bir şey. Ama bunun önünde çok büyük hukuki engeller var, onu da biliyoruz. O konuda AKP içinde tartışmalar, itirazlar ve kafa karışıklığı var, o da malûm. Fakat Devlet Bahçeli’nin önerisi, “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” müydü o tâbir?
Ruşen Çakır: Evet. “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü.”
Kadri Gürsel: Abdullah Öcalan’a bir statü ve titr verilebilir, verilemez, bu ayrı bir tartışma konusu. Bunun bir hukuki boyutu var, çünkü kendisi müebbet hapis cezasını çekiyor. Ama “Siyasallaşma Koordinatörü” denmesi bana biraz tuhaf geldi. Devlet Bahçeli bunu biraz aceleyle bulmuş galiba. ‘’Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü’’ olsa olsa Recep Tayyip Erdoğan olur bu şartlarda. Çünkü Abdullah Öcalan burada bir temsilci, taraflardan biri olabilir.
Ruşen Çakır: Ama orada bir incelik var. Geçenlerde Vahap Coşkun’la yaptığımız yayında Vahap onu söyledi. Bahçeli, bir koordinatörlükten bahsediyor ve Öcalan’ı onun içinde tanımlıyor. Öcalan’ı koordinatör olarak tanımlamıyor. Bir koordinatörlük var. Onun da bir öyküsü var.
Kadri Gürsel: Anladım. ‘’Önderlik’’ demek gibi. Abdullah Öcalan’ın şahsında ona ‘’önderlik’’ diyorlar, bir kurumsallık atfediyorlar.
Ruşen Çakır: Ama burada şöyle bir şey var. Öcalan’ın daha önceki görüşme notlarında söylediği bir siyasi koordinatörlük inşası isteği var. Hatta birtakım isimler vermişti. O da Ahmet Davutoğlu’nun bir önerisinden mülhem. Öcalan’la MİT görüşüyor, ama MİT güvenlik konularını konuşuyor. Bir de siyasi konuları konuşacak birileri olması lazım önerisini getirmiş. Öcalan da bunu sahiplendi. Hatta birtakım isimler önerdi. Kendisiyle sürecin siyasallaşması için devletin bir koordinatör atamasını istedi. Şimdi Bahçeli o koordinatörlük meselesini, Öcalan’ın söylediğinden hareketle, bu geçiş sürecini, ‘’PKK’nın yasal alana taşınmasının koordinasyonunu devletin de atayacağı birileri ve Öcalan birlikte yürütsünler’’ anlamında söylüyor. Ben öyle anlıyorum. Öcalan’ın daha önceki “devlet siyasi koordinatör atasın” önermesiyle, Öcalan’a statü talebini birleştiriyor.
Kadri Gürsel: Evet, anlıyorum da Öcalan burada taraftır ve koordinatörlük gibi bir vasfa haiz değildir Öcalan. Burada koordinatörlük vasfı olsa olsa siyasi sorumluluğu olmayan birinde olabilir. Yani burada siyasi sorumluluk doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’dadır.
Ruşen Çakır: Ya da onun atayacağı bir isim olacak.
Kadri Gürsel: Devlet Bahçeli’nin herhangi bir siyasi sorumluluğu yok burada.
Ruşen Çakır: Onun atayacağı bir isim olacak.
Kadri Gürsel: Öyle bir şey olabilir.
Ruşen Çakır: Öcalan DA onunla muhatap olur.
Kadri Gürsel: Bu pilav daha çok su kaldırır. Çünkü münfesih PKK’ya yakın birtakım mecralarda, “Sabrımız taşmak üzere” diye yazılar yazıyorlar. PKK ne tür bir askerî baskı altında ki bugün sabrı taşmak üzere yahut kendisine ne öneriliyor ki ona “hayır” demesine katlanamıyor?
Ruşen Çakır: Sabrı taşarsa ne yapacak?
Kadri Gürsel: O, en son sorulacak soru. O yüzden bu süreç, iki tarafın da birbirleriyle çatışmamak, birbirlerinin kanını dökmemek konusunda samimi ve gerçekten sağlam duruşları devam ettiği sürece, İran krizi sonlanana kadar devam eder. Ama İran krizi sonlandıktan sonra da “PKK yeniden eylemlere başlar” diye bir beklenti içinde olmak abestir. Bu defter kapanmıştır. Ama bu sürecin bundan sonraki serencamı seçim takvimiyle alakalı olacaktır bence.
Ruşen Çakır: Evet, ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize bizi izledikleri için teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








