İSTANBUL (Medyascope) – Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kemal Can, Gelecek Partisi’nin feshini, CHP’li belediye başkanlarına yönelik operasyonları, çerçeve yasayı ve Selahattin Demirtaş faktörünü değerlendirdi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır ve Kemal Can, Gelecek Partisi’nin feshi ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonları değerlendirdi.
- Çakır, Davutoğlu’nun özeleştirisiz metnini eleştirirken, yeni partilerin toplumda karşılık bulamadığını vurguladı.
- Demirtaş’ın aktif siyaset dışında kaldığını ancak hâlâ toplumsal meselelerde önemli bir figür olduğunu belirttiler.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve gazeteci Kemal Can, Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi’nin feshini, CHP’li belediye başkanlarına yönelik operasyonları değerlendirdi.
İkili ayrıca çerçeve yasayı ve Demirtaş’ın bu düzenlemeden yararlanıp yararlanamayacağını tartıştı. Kemal Can, Gelecek Partisi’nin kapanmasının yalnızca Ahmet Davutoğlu’nun siyasi performansıyla açıklanamayacağını belirterek, son yıllarda kurulan yeni siyasi partilerin temel sorununun “toplumsal karşılık” bulamamak olduğunu söyledi.
Davutoğlu’nun vedası
Ruşen Çakır, Ahmet Davutoğlu’nun liderliğindeki Gelecek Partisi’nin kendisini feshetmesini değerlendirirken, Davutoğlu’nun yayımladığı metinde parti yönetiminin başarısızlığına ilişkin doğrudan bir özeleştiri bulunmadığını söyledi. Çakır, Gelecek Partisi’nin yanı sıra DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’nin de sağ siyasette yeni bir alan açma arayışlarını sürdürdüğünü belirtti.
Kemal Can ise Gelecek Partisi’nin kapanmasını daha geniş bir siyasi tablo içerisinde değerlendirmek gerektiğini söyledi. Türkiye’de özellikle son 25 yılda AKP’den ayrılarak kurulan ya da yeni siyasi alan açma iddiasıyla ortaya çıkan partilerin benzer sonuçlarla karşılaştığını belirten Can, sorunun yalnızca parti yöneticilerinin başarısızlığı olmadığını ifade etti.

Belediyelere operasyonlar sürüyor
Ruşen Çakır, Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın savcılıkta ifade verdiğini, Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun durumunun ise henüz netleşmediğini söyledi. Çakır ayrıca Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl’ün AKP’ye geçeceğinin konuşulduğunu belirtti.
Ruşen Çakır, CHP’den ayrılacağı iddia edilen bazı belediye başkanlarının daha önce bu yöndeki iddiaları reddetmesine rağmen sonradan parti değiştirdiğini de hatırlattı. İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in kendisine teklif geldiğini ancak CHP’de kalmayı tercih ettiğini açıkladığını belirtti.
Kemal Can ise belediyelere yönelik operasyonların iktidarın seçimle ortaya çıkabilecek siyasi değişim ihtimalini sürekli belirsiz hale getiren bir dinamik oluşturduğunu savundu:
“Bu operasyon dinamiği sadece partilere ve belediyelere yönelik operasyonlarla sınırlı değil. İktidarın verdiği talimatlarla yürüyen yargının, önemli bir iktidar enstrümanı olarak kullanılabileceği ihtimalini sürekli canlı tutan bir süreç.”
Demirtaş faktörü
Çakır, yasanın komisyona sunulmasının bir hafta ertelendiğini, İmralı’da varılan mutabakatla ilgili AKP tarafının bazı değişiklikler yapmak istediğine ilişkin iddialar bulunduğunu söyledi.
Demirtaş’ın aktif siyasete dönmeyeceğini açıklamasına rağmen özellikle Kürtleri ilgilendiren davalarda ve toplumsal meselelerde sorumluluk üstlendiğini belirten Çakır, Demirtaş’ın cezaevinde bulunan kişiler ve aileleri açısından hâlâ bir “müracaat makamı” olduğunu ifade etti:
“Çerçeve yasa kabul edilirse ilk aşamada belki binlerce kişi bundan yararlanacak. Ama Demirtaş bundan yararlanamayacak. Peki, böyle bir şey nasıl olabilir? Demirtaş’ın durumu tamamen siyasi.”
Çerçeve yasa tartışmasının yalnızca hukuki değil, doğrudan siyasi bir mesele olduğunu savunan Can, “İktidar bu yasayı, kurgulandığı biçimiyle pişmanlık yasası hüviyetine büründürmek ve öyle tarif etmek istiyor. Örgüt feshedildi, feshedildiği için biz de onu terör örgütü olmaktan çıkardık. Dolayısıyla olmayan bir örgüte üyelik ya da benzeri bir suçlama geçersizdir şeklinde bir akış kurmak istemiyorlar. Tam tersine, bu komisyonlar, koşullar ve zaman sınırlarıyla bir tür pişmanlık görüntüsü, yani vazgeçenlerin ancak belirli şartlarla kabul edildiği bir tablo oluşturmak istiyorlar” diye konuştu.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba. Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Ahmet Davutoğlu partili siyasete veda etti ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırdıklarını duyurdu. Biz PKK’nın feshini beklerken, Gelecek Partisi kendini feshetti. Davutoğlu bir metin kaleme aldı. Ben sabahki yayınımda bu konuya değindiğim için çok uzatmayacağım ama yayımladığı o açıklama metni bir özeleştiriden çok, bir eleştiri metniydi. Davutoğlu bir başarısızlık olduğunu asla kabul etmiyor, dış şartlara bağlıyor. Türkiye’deki siyasi parti sistemini eleştirirken, Erdoğan’ın adını zikretmiyor; kendisinin de bunun bir parçası olduğuna dair bir özeleştiri yapmıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve otoriterleşme üzerine hiçbir şey söylemiyor. Ama artık bu partinin bir fonksiyonu kalmadığını kabul etti.
Vahap Coşkun bugün Serbestiyet’te yazdığı yazıda aynı durumun DEVA Partisi için de geçerli olduğunu söylüyor. Ama DEVA Partisi sanki biraz daha sürdürecek gibi. Orada DEVA Partisi, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve bir ölçüde Yeniden Refah Partisi’nin ortak hareket etme gibi arayışları var. Anladığım kadarıyla DEVA ve Saadet Partisi Ali Babacan’ı cumhurbaşkanı adayı göstermeyi bile düşünüyor olabilirler. O biraz daha uzayacak sanki. YENİ Parti kuruldu, Gelecek Partisi kapandı. Ne diyorsun?
Kemal Can: Bu meselenin iki yönü var. Davutoğlu cephesinden bakalım. Davutoğlu’nun metninde belirttiği ‘’dış şartlar,’’ ‘’zemin,’’ ‘’niye yapamadık?’’ ‘’Aslında bizim dışımızda herkeste sorun var’’ resminin şöyle bir tarafı var. Türkiye’de, toplumsal karşılığı olmayan şahısların performansı ya da vehmedilen gücü üzerinden kurgulanmış pek çok şey benzer sonuçlar aldı. Özellikle AKP döneminde. Bunun evveliyatı da var ama o kadar geriye gitmeyelim. AKP döneminin son 25 yılının bir muhasebesini yaparsak, AKP’den çıkmış partiler açısından tablo böyle. Yeni kurulmuş birtakım partiler açısından da benzer durum var. Bir de, geleneksel çizgileri temsil eden partilerin bir kısmının yok olması, bir kısmının form değiştirerek devamının mümkün olması gibi bir sonuç var.
Davutoğlu’nun söylediği, başarısızlığına belki bahane bulmak diye tarif edilebilir ama doğru bir tarafı var. Çünkü son 25 yıldır siyasi zemin, doğal siyasi dinamikler, seçmenin kendi tercihlerini, temsil önceliklerini dikkate alarak yaptığı seçimlerle oluşmadı. Büyük ölçüde, AKP’nin daha ilk andan itibaren kurduğu, önce gömlek değiştirip, tamamen sanki muhafazakâr demokrat AB hedefli bir hareket gibi kurguladığı, daha sonra birkaç versiyon halinde manevralarla çok sert bir otoriterliğe çevirdiği düzeni, bu partilerin temsil ettiği siyasi yelpazeden çıkartıp, çok net bir kutuplaştırma zeminine yerleştirdi. Dolayısıyla bu kutuplaştırma zemini içerisinde, kendisi ya eski bir tabanı canlandırmak ya da bir partinin Gelecek Partisi’nde olduğu gibi, aslında kuruluş kodlarına döndürmek gibi iddialar çok karşılık bulmadı. Bunun çok örneği var. Mesela ‘’merkez sağı canlandıracağım’’ iddiası defalarca gündeme geldi.
Bu hikâyede, Süleyman Soylu’nun DP’sinden başlayıp, daha sonra Meral Akşener’in İYİ Partisi’ne kadar uzanan, hâlâ devam eden, DEVA Partisi’nin de kısmen yerleşmeye çalıştığı bir merkez sağı ya da AKP’nin artık bıraktığı iddia edilen -ne zaman aldığı tartışmalı olan- bu muhafazakâr demokrat kimliğin üzerine kurulan bir alternatif parti hevesi, birkaç versiyonuyla gündeme geldi. Mesela İYİ Parti milliyetçilikten gelerek bunu yapmak istedi. Kimileri merkez partilerin bakiyesini kullanmak istedi. Kimi AKP’den koparak böyle bir hareket başlatmak istedi. Ama bunların hiçbirinin sonuç alamamasında, evet, bir basiretsizlik, bunu kuran ekibin bunu becerememesi ile ilgili pek çok şey söylenebilir. Ama zeminin de bunda hakikaten önemli bir etkisi var. Çünkü bunun bir karşılığı yok. Yani seçmen şöyle bir şeyi görmüyor. İddia edildiği gibi, ‘’AKP yolundan çıktı, başka bir şeye dönüştü. Dolayısıyla biz eski AKP’yi yeniden ihya edeceğiz’’ iddiasının seçmende bir karşılığı yok. Çünkü bunun bir toplumsal cevap üretme kabiliyeti yok. Bu iddia sadece muhalefet çevrelerinde heyecan yarattı. İYİ Parti hadisesi de böyleydi. DEVA Partisi’nin de, Gelecek Partisi’nin kuruluşu da böyleydi. Bunlar gûya AKP’nin, daha sonra AKP-MHP koalisyonunun oluşturduğu %60’lık büyük sağ seçmen kitlesi içerisinde önemli bir dinamiği tutacakları iddiasıyla yola çıkıp, orada hiçbir varlık gösteremeyip, büyük ölçüde kimi CHP listelerinden meclise girerek, kimi ‘Altılı Masa’da etkili pozisyon elde ederek, asıl olarak muhalefet kamuoyunda, aslında hiçbir iddiaları olmayacağı, hiçbir şey de söylemedikleri bir çevrede ilgi gördüler. Dolayısıyla bu ilgiyle zaten bir siyasi sonuç almaları imkânsızdı.
Bu, bir zamanlar Abdullah Gül içinde üretilen fantezilerden biriydi. Yani, AKP içerisinden birileri çıkacak, Erdoğan’ın bu otoriterleşmesine itiraz eden seçmeni etrafında toplayacak ve bu otoriterleşmeye aslında çok da yatkın olmayan sağ seçmen birdenbire bu alternatifler etrafında toparlanacak ve yeni bir siyasi tablo oluşacak. Bunun bir gerçekliği, bir karşılığı yoktu. Bu sadece Gelecek Partisi’nin beceriksizliği, Davutoğlu’nun yetersizliğiyle ilgili bir şey değil, hepsinde aynı şeyi görmemiz. Hatta 2023 seçiminde çok ciddi bir varlık gösterecekmiş intibaı veren Fatih Erbakan’ın, Yeniden Refah Partisi’nde de benzer bir durum var. Bu alanda çıkan, bir süre ilgi gören, bir süre dikkat çeken, bir seçimde belki küskün birilerinin kendini göstermek için işaret ettiği bir şey olmaktan ileri gidemiyorlar. Çünkü iddia ettikleri alana ilişkin ve hayata dair çok somut bir fark tarif edemiyorlar. Yani ‘’işte Erdoğan tek adam oldu. Dolayısıyla biraz daha işte otoriterleşti. Bunlar yanlış işler…’’ ‘’Ali Babacan bizim zamanımızda iyiydi. Ekonomiyi biz süper yaptık…’’ Davutoğlu’nun ‘’dış politikayı ben yürüttüm’’ demesi… Bunlarla bir şey olmuyor. Bunlar farklı bir şey söylemiş olmak anlamına gelmiyor. Dolayısıyla toplumda böyle bir karşılığı olmayan yapılar, çoğunlukla da bu partilerin seçmeni olmayan ve aslında o seçmenle ilişki kurmaya niyeti de olmayan partileri geçici olarak muhalefet kamuoyunda gözde ya da dikkat edilen partiler haline getiriyor. Şimdi Mecliste kocaman bir grup oldu ama bunların hiçbiri AKP’den kopardıkları bir oyla oraya gelmediler. Hatta hatırlarsan, 2023 seçiminde meydanlarda CHP’nin topladığı kalabalığa saatlerce süren konuşmalar yaptılar bu genel başkanların hepsi.
Yani işin özeti, tek başına Davutoğlu’nun ya da Gelecek Partisi’nin problemi ya da tek partiler sisteminin problemi dışında, aslında bunun en temelde, ortaya konan ve bu partilerin varlık nedeni olarak tarif ettikleri şeyin bir toplumsal, siyasal karşılığının olmaması. Şimdi benzer bir tablo bu milliyetçi partiler enflasyonunun içerisinde de var. Şu anda 8-10 tane ‘’asıl milliyetçi benim’’ diyen ve MHP’nin boşaltacağı varsayılan alanı tutmaya çalışan, başka çevrelerdeki rahatsızları biraz kuvvetli bir milliyetçi diskurla bir reaksiyonun etrafında toplayabileceğini iddia eden bir sürü parti var. Bunların bazıları böyle adını Anahtar Parti koyarak aslında tam olarak pozisyonlarını da tarif ediyorlar. Benzer bir durum orada da var. Ama orada da büyük bir değişiklik ve sonuç oluşturmuyor ve üstelik, tam olarak en çok koptukları adresle farklarını anlatmakta zorlanıyorlar. Öyle bir fark tarif etmediğin zaman da seçmende bir ilgi uyandırman ve kendini haklı bir siyasi zemin içerisinde var etmen imkânsız hale geliyor. Belki Davutoğlu bu anlamda bir özeleştiri yapmadı ama en azından bunu idrak etmiş olarak varlığını sonlandırdı. Ama diğer partilerin de varlığı zaten son derece tartışmalı bence.
Ruşen Çakır: Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş savcılıkta ifade veriyormuş. Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu’nun durumu henüz belli değil; âlâ savcılığa çıkmadı diye biliyorum. Bu arada, AKP’ye geçeceği söylenen Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl bir video yapmış, Tuzlalılara, cansiperane onlar için nasıl savaştığını ve Büyükşehirle anlaşmazlığını söylemiş. Belli ki AKP’ye geçecek. Sadece o değil, İstanbul’dan bir iki isim daha söyleniyor. Başka yerlerden de olabilir. Bu, İzmir için de epeydir söyleniyor ama yok diyorlar. Ama Cemil Tugay’ın açık açık ‘’hayır asla böyle bir şey olamaz’’ diye bir paylaşımını gördün mü? Böyle bir açıklama yapmadı.
Kemal Can: Yapmadı, tam tersine, ‘’ben ülkeye ihanet etmem’’ gibi tuhaf bir açıklama yaptı. Üstelik böyle açıklamaların da çok anlamı yok. Daha önce, bu açıklamaları yapmış olanların da gittiğini gördük zaten.
Ruşen Çakır: İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet açık açık, kendisine bir teklif yapıldığını, ama AKP’ye geçmek yerine hapsi tercih ettiğini söyledi. Biliyorsun çarşamba günü biz Ankara’da Özgür Özer’le bir röportaj yaptık. O da şunu anlattı: Bir belediye başkanı arkadaşı gelmiş. AK Partili eski bir milletvekili o belediye başkanına “On beş gün içinde sana operasyon yapacaklar. Geçtin, geçtin” dediğini söylemiş. Özgür Özel de “Peki ne yapacaksın?’’ diye sormuş. “Hapse girerim ama asla geçmem” demiş. Hatta Etimesgut olayı o olaydan sonra olunca soruşturdum. Kastettiği isim o değilmiş, başka birisi, ki bunu duyuyoruz zaten. Bolu böyle oldu, Aydın öyle oldu, başkaları da böyle oldu. Üsküdar Belediye Başkanı hâlâ Cumhuriyet Halk Partili, Etimesgut Belediye Başkanı Cumhuriyet Halk Partili, hatta Erdal Beşikçioğlu ayrılmayacağını da söylemişti. Sinem Dedetaş’ın ayrılması ya da öyle bir deklarasyonu yoktu ama muhtemelen Yeni Parti’ye geçeceği varsayılıyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi’nden yapılan açıklamaları görüyorsun değil mi? CHP Parti Sözcüsü Müslim Sarı, son yapılan operasyonları “Yargı süreçlerinin hukuk devleti ilkesi doğrultusunda, siyasi tartışmalardan uzak, masumiyet karinesi gözetilerek yürütülmesi, tutuksuz yargılamanın esas alınması zorunludur’’ kopyala-yapıştır cümlelerle
Kemal Can: Hukukla siyaseti karıştırmayalım.
Ruşen Çakır: Bu operasyonlar devam edeceğe benziyor. Özellikle de yeni partiye gitme ihtimali ya da gitmiş olan belediye başkanlarına olacağı benziyor. Bu arada Yeni Parti 24 saatte 113 milyon lira gibi bir para toplamış. Özgür Özel’in bize söylediği, kendisinin döneminde üye sayısı yaklaşık 2 milyonmuş, onu çok kısa bir sürede aşacaklarını söylüyor. Ama teknik birtakım nedenlerden dolayı şu anda fiilen üye alımı başlamamış, herhalde önümüzdeki hafta başlayacak. Ekim ayında kongre yapacaklar. Bir tarafta Yeni Parti yoluna devam ediyor, onu da görüyoruz. Ama bir yandan da iktidar yine belediyeler üzerinden onları yıpratmaya devam ediyor. Bir diğer husus da tabii ki yeni yasama döneminde dokunulmazlıklar meselesinin meclise getirilebilme ihtimali gibi bir olay da var önümüzde.
Kemal Can: Zaten bunu neredeyse her operasyondan sonra konuşuyoruz. Daha önce, 19 Mart’tan sonraki muhtemel gelişmeleri değerlendirirken konuşmuştuk. 2024 yerel seçimin iktidar üzerinde yarattığı travmayı ama böyle şok veya sürpriz olmasının dışında, onun aslında kalıcı bir siyasi etki yaratmaya imkân verecek önemli bir mesele olduğunu görmesiyle birlikte, bu çoğu boş gibi görünen, sonuç alamayacağı, toplumdaki kanaatleri değiştiremeyeceği görülen operasyonları, tam tersine, geri çekip ‘’olmuyor vazgeçelim’’ demek yerine artıracağını defalarca söyledik. Bunun iki nedeni var. Birincisi, duramayacağı için, yani buna, hiçbir alanda yapmadığı gibi ‘’pardon’’ deyip geri çekilmesinin mümkün olmaması neden oluyor.
Ama ikinci bir şey var. Bu süreklileşmiş operasyon dinamiği, doğal yöntemlerle yani seçimle bir iktidar değişikliği, bir siyasi değişim ihtimalini sürekli şüphede bırakmak. Bu operasyon dinamiği sadece partilere, belediyelere yapılan operasyonlarla da sınırlı değil aslında. İktidarın verdiği talimatlarla yürüyen, yargının önemli bir iktidar enstrümanı olarak kullanılabilmesi ihtimalini ya da bunun bu kadar artık ayyuka çıkmasını, sürekli olarak hukuki, siyasi, toplumsal hiçbir şeyin kendi doğal akışı içerisinde cereyan edemeyeceği fikrini kabul ettiren, kanıksatan ya da en azından bu şüpheyi sürekli canlı tutan bir şey yarattığını görüyoruz. İktidar kendisi açısından başka çözüm üretemediği için, iddia edildiği gibi kendi seçmenini tekrar toparlayacak, belki muhalefetteki dağınıklığı kendisi için bir avantaja çevirerek kararsız seçmenin ilgisini toparlayabilecek adımlar atamadığı için, bu konuda çok aktif bir siyaset yürütemediği için, bu çaresizliğini, elindeki en kuvvetli enstrümana, yargı aygıtına, devlet imkânlarına yaslanarak telafi etmeye çalışıyor. Ama bu dozu sürekli arttırması, öbür tarafta da bu şüphe meselesini çok canlı tutuyor.
Yeni Parti ve Özgür Özel’in bir yılı aşkın süredir yürüttüğü performans ve toplumdan buna verilen reaksiyon, bu konuda beklenen çözülmenin olmadığını, yani direncin ve itiraz potansiyelinin, gerilemek yerine kararlılıkla direnmeyi seçtiğini gösteriyor. Hatta daha ileri giderek, tekrar seçim gibi bir meşrû siyasal aracı kullanarak bütün bu süreci sona erdirme ihtimalini, seçmende ve kamuoyunda hâlâ canlı tutabilen bir dinamik var. Özgür Özel ‘’biz kazanacağız’’ diyerek sürekli onu vurgulamaya çalışıyor. Yeni Parti, örgütlenmesiyle, devamında gelecek motivasyonu ve enerjiyi yükselten kampanyalarıyla bunu sürdürür hatta büyütebilirse bu konuda iktidar zorlanacak. Ama şundan emin olabiliriz: İktidar bu konuda ne kadar zorlanırsa zorlansın, ‘’bu girdiğimiz yol yanlış yol. Bu bizim aleyhimize oluyor’’ deyip bir rota değişikliği, bir geri adım ya da başka bir yola tevessül etme gibi bir şey beklemiyorum. Tam tersine, bu hattın, belki yeni operasyonlarla devam edeceğini düşünüyorum; bunu daha önce de söyledim. Ama bu, güçten gelen bir şey değil. Yani bu, birilerinin iddia ettiği gibi ‘’iktidar artık kendinden çok emin. Erdoğan muhalefete ilişkin operasyonunda netice aldığını düşünüyor. İşte CHP’yi de tarumar etti. Bütün rakiplerini de en azından yargı eliyle elimine etme şansına sahip. Dolayısıyla onu kim durduracak?’’ gibi bir durumu yarattığı kanaatinde değilim. Zaten böyle bir durum yaratılmış olsa, bu rahatlama yaşanmış olsa, o zaman ‘’biraz frene basalım’’ diyebilirler. Frene basılmaması, hatta sürecin daha da yükselerek devam etmesi aslında iktidar cephesinde bir rahatlama olmadığını gösteriyor.
Ruşen Çakır: Evet, bunu Özgür Özel’e sorduğumuzda ya bırakmaya mecbur kalacaklarını ya da toplumun baskısıyla bunu durduracaklarını söyledi. Neyse, şimdi son olarak çerçeve yasa üzerinden Selahattin Demirtaş konuşalım.
Çerçeve yasa, normalde salı günü komisyona girecekti ve bugün Meclis Genel Kurulu’na inecekti, ama bir hafta ertelendi. Şimdi önümüzdeki salı aynı şeyin olması bekleniyor. Fakat birtakım pürüzlerin olduğu söyleniyor. İmralı’da varılan mutabakatın, AK Parti tarafından üzerinde oynandığı yolunda birtakım iddialar var. Hafta sonu İmralı heyeti ve AK Partililer görüşüp o konuyu netleştireceklermiş.
Ama bugün özellikle konuşalım dediğim husus, Selahattin Demirtaş’ın durumu. Biliyorsun Demirtaş en son Narin Güran’ın babasını cezaevinde kabul etti ve onunla görüştükten sonra epeyce paylaşım yaptı ve davayı sahiplendi. Daha önce de Rojin Kabaiş’in ailesini kabul etmişti. Yani bir anlamda orada siyaset yapıyor. Daha doğrusu, Demirtaş, aktif siyasete girmeyeceğini söyledi ve bir müddettir de girmiyor. Ama doğrudan Kürtleri ilgilendiren bu tür olaylarda, bayağı bir sorumluluk üstleniyor ve bir tür danışma mevkii olarak o davaları daha kamusal hale getiriyor.
Kemal Can: Yani hala bir müracaat makamı olduğunu gösteriyor.
Ruşen Çakır: Zaten mesela Narin Güran’ın babası ‘’genel başkanımız’’ diye bahsediyor ondan. Şimdi şöyle bir husus var Kemal: Yeni yasal düzenlemede Avrupa’daki Kürt siyasetçilerin geleceğini biliyorduk. Dolayısıyla içerideki siyasetçiler de bundan yararlanır diye bekliyordum. Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Çünkü yapılması düşünülen düzenleme Selahattin Demirtaş ve onun gibi olanların yargılandığı maddeleri kapsamıyormuş. Ama ortada şöyle bir husus var. Zaten kendi lehine o kadar karar varken Selahattin Demirtaş’ın içeride tutulması hukuksuz bir olay. Sonuçta olay şöyle bir şeye geldi. Bu çerçeve yasa kabul edilirse, binlerce kişi belki de ilk aşamasında bundan yararlanacak. Kandil’den, Avrupa’dan Türkiye’ye gelecekler. KCK-PKK operasyonlarından girmiş olanlar cezaevinden çıkacaklar, ama Demirtaş bundan yararlanamayacak. Peki böyle bir şey nasıl olabilecek? Demirtaş’ın olayı tamamen siyasi. Yani Erdoğan’ın ‘’tamam, artık bırakın’’ demesini gerektiren bir olay. Bu çok acayip bir durum aslında.
Biraz önce, çerçeve yasa konusunda birtakım pürüzler olduğunu ve AKP ile İmralı Heyeti’nin hafta sonu görüşeceklerini söyledim ya, iddiaya göre AK Parti tarafı bu çerçeve yasadan istifade edeceklere siyaset yasağı gibi bir madde eklemek istiyormuş, ama İmralı’daki mutabakatta bunun olmadığı söyleniyor. En önemlisi de mesela yurt dışında olan milletvekilleri, belediye başkanları, örgüt propagandası, örgüt üyeliği gibi suçlamalarla yargılananlar, örgüt kendini feshettiği için ve devlet de o feshi onayladığı için suçsuz duruma geliyorlar ve ülkeye dönecekler. Gelsinler tabii ama Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı maddeler bu kapsama girmiyormuş. Böyle garip, ucube bir durum var.
Kemal Can: Bazı açılardan ikili hukuk, ikili devlet uygulaması gibi gördüğümüz tabloyu aslında burada da görüyoruz. ‘’Demirtaş’ın durumu siyasi’’ siyasi dedin ya, aslında herkesin durumu siyasi. Bu çerçeve yasa da verdiği ve vermediği kararlarla bütünüyle siyasi. Fakat iktidar bu yasayı aslında zaten öyle kurgulandığı biçimiyle, bildiğimiz bir ‘’eve dönüş’’ ya da ‘’pişmanlık yasası’’ hüviyetine büründürmek ve öyle tarif etmek istiyor. ‘’Örgüt feshedildi. Feshedildiği için biz de onu terör örgütü olmaktan çıkarttık. Dolayısıyla, olmayan bir örgüte üyelik ya da benzeri bir suçlama geçersizdir’’ düzlüğünde bir akış kurmak istemiyorlar. Tam tersine, bu komisyonlar, koşullar, zaman sınırlarıyla, aslında bir tür pişmanlık görüntüsüyle, vazgeçenlerin, ancak belirli şartlarla kabul edildiği bir tablo görüntüsü oluşturmak istiyorlar.
Diğer tarafta ise çok açık biçimde, hep iddia edildiği ama hiç işaretini başka biçimde görmediğimiz, bu iktidar ya da devlet, aslında bir adım atmak istedi. Şimdiye kadar yürüttüğü, politikaya ilişkin bir paradigma değişikliğine ihtiyaç duyuyor devlet ve devlet girdiği yoldan dönüyor başka bir şey yapıyor görüntüsü vermek istiyor. Bu iki görüntü sanki aynı amaç etrafında aynı şeyi istiyormuş gibi görünmesine rağmen biraz problemli ve birbiriyle çelişen durumlar. Yani bu görüntünün sahiden kimin bir şeyleri değiştirdiği konusuna kitlenmesi, her iki taraf açısından farklı pozisyonlar ortaya koyuyor ve bu zaman zaman çelişkiye yol açıyor. Ama burada bu çelişki çok yapısal bir problem değil; biraz iletişim stratejisiyle ilgili. Şimdiye kadar bu hep nasıl çözüldü? İçerikle ilgili bu tür problemlerin hepsi bir zamanlama tartışmasına çevirerek çözüldü. Sürekli ‘’ne zaman çıkacak bu çerçeve yasağı? Bu hafta çıkıyordu, olmadı öbür hafta. Komisyon ne zaman toplanacak? Komisyon raporu ne zaman çıkacak? Rapor yayınlanacak mı, yayınlanmayacak mı? Heyet İmralı’ya gidecek-gitmeyecek, ne zaman gidecek?… Neredeyse 1,5 yıla yaklaşan bu süreçte önümüze gelen şey hep bir zamanlama meselesi. ‘’Biraz gecikiyor, gecikti. Şimdi mi, bayramdan sonra mı? O bayramdan sonra mı? Öbür bayramı mı?’’ Sürekli bir zamanlama tartışması yaratarak içerik saklanıyor.
Sen biraz önce çok açık biçimde anlattın, daha önceki değerlendirmelerden, kulis bilgilerinden de biliyoruz ki bu çerçeve yasa iddia edildiği gibi çok da süreci çerçeveleyen bir yasa değil. Örgüt üyelerinin bir kısmının, -hepsinin değil, bir kısmının- entegrasyon önünde engel olmaktan çıkacak biçimde, mevcut durumlarının, özellikle Avrupa’daki birtakım isimlerin, belki bir kısım hapisteki insanın… Ama bu çerçeve yasa, mesela Kandil’deki yöneticileri de kapsamıyor, hatta Öcalan’ın statüsünü de kapsamıyor. Dolayısıyla, sürecin hukuki bir güvenceye kavuşturulması iddiasının yanına bile yaklaşmıyor. Bu hâliyle, bu çerçeve yasa dediğin şeyden, Türkiye’de daha önce üç beş tane çıktı. Şimdi de benzer bir durum var. Ve bu hadiseyi sürekli, bir zamanlar devletin ya da resmi baskının ‘’terör örgütü diyor musun, demiyor musun?’’ açmazına ya da sorusuna kitlemesi gibi, şimdi de ’’barışı istiyor musun istemiyor musun?’’ açmazına sokarak bu tartışmayı daraltmak ve sadece zamanlama tartışmasıyla,’’ çerçeve yasa bu hafta, bilmem neler öbür hafta, şunlar bayramdan sonra geliyor’’ filan hikayeleriyle… İyi de, ‘’ne geliyor meselesi her konuşulduğunda, aslında pek de bir şeyin gelmediğini anlıyoruz. O bir şey gelmeyen hâlini ise sürekli takvim tartışmasıyla aklıyoruz, sonra ‘’büyük eşik geçildi’’ oluyor.
Şimdi de bir sürü başka tartışma çıkıyor. Hatırlarsan, yaklaşık 8-10 ay önce, epeyce ilerleme kaydedilip ‘’süreç tekrar hareketlenecek’’ dendiğinde, Demirtaş birkaç güne kadar çıkıyordu. Şimdiyse çerçeve yasayla bile çıkamama ihtimalinden bahsediyoruz. O zaman süreç nereden nereye ilerlemiş oluyor, hakikaten anlamakta zorlanıyorum. Ayrıca o senin verdiğin kulis bilgileri, yani süreye bağlamak, siyaset yasağı koymak, takvimi biraz daha yaymak, kapsamı daraltmak… Zaten mesela ilk kapsam daraltması hatırlıyorsan komisyonun görevi kısmında yapıldı zaten. Komisyonun görevi diye tarif edilen şey neydi? Komisyon, süreci yürütecek bir komisyondu. O komisyon şu ânda ne yapıyor?
Ruşen Çakır: Hiçbir şey yapmıyor. Yok öyle bir komisyon. Mecliste yeni bir komisyon kurulacak Kemal.
Kemal Can: Tamam, yeni bir yeni bir komisyon kurulur, o komisyona havale olur.
Ruşen Çakır: Galiba öyle olacak. Evet noktayı koyalım Kemal. ‘’Haftaya Bakış’ı burada bitiriyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.







