Antonin Pottier: “Egemen ekonomik anlayış, çevre sorunlarının kavranmasına engel oluyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Antonin Pottier: “Egemen ekonomik anlayış, çevre sorunlarının kavranmasına engel oluyor”

Stéphane Foucart  Le Monde – Çeviri: Haldun Bayrı

dunya
18 Kasım’da Fas Marakeş’te gerçekleştirilen BM İklim Değişikliği Konferansı (COP22) ofislerinin önü. (Fadel Senna / AFP)

8 Kasım’da Beyaz Saray’a seçilen Donald Trump, kısa vadeli ekonomik zorunluluklara çevrenin korunmasından çok daha fazla öncelik tanıyacağını vaat etti. Bu seçim, ABD’de, sağlık ve çevreyle ilgili sorunlardan büyük ölçüde habersiz bir ekonomik söylemin önceliğini onaylıyor.

Bu tezat sadece bir siyasî öncelikler sorunu değil: “Ekonomistler Gezegeni Nasıl Isıtıyorlar” (Comment les économistes réchauffent la planète (Seuil, 336 sayfa, 18 €) başlıklı denemesinde, Mines Paristech Sanayi Ekonomisi Merkezi’nde (Centre d’économie industrielle de ­Mines ParisTech) araştırmacı olan Antonin Pottier, “ekonomistlerin itibarî/konvansiyonel bilgeliği”nin genel olarak çevrenin, özel olarak da iklimin ne kadar kötüye gittiğini ölçmekten âciz olduğunu gösteriyor.

Çevrenin savunulması ile ekonomistlerin çoğunun itibar ettiği yaklaşımlar arasında neden bir tezat çıkıyor?

Tezattan ziyade, engelden söz edeceğim ben. Hem yerel hem küresel düzeydeki çevre sorunlarının artışı karşısında, ekonomi kaynaklı söylem, yol açtıkları sonuçlar ekonomik etkenlerin karar zeminini oluşturan fiyatlara yansıtılabilirse bu sorunların çözülebileceğini telkin ediyor.

Netice itibarıyla, sistemi daha “yeşil” kılmak için, çevrenin aleyhine davranışların, lehindeki davranışlardan daha pahalı olmasını sağlamak yeterli olurmuş. Aramıza biraz mesafe koyarak baktığımızda, patlağı kapatmaya yönelik bu yamaların, çevre meselesindeki kötüye gidişi ortadan kaldırmaya yetmediğini görüyoruz.

Aksine, iklimbilimciler ve biyologlar bizi sürekli olarak ısınmanın hızlanması ve biyo-çeşitliliğin erozyona uğraması konusunda teyakkuza çağırıyorlar. “Ekonomik” çözümler çevre savunmasının can alıcı noktasından kavranmasına engel oluyor. Egemen ekonomik akımın bu sorunları düşünürken kullandığı zihinsel araçlar elverişsiz.

Bu zihinsel araçlar bilimle bir çatışmaya da yol açabilir mi?

Evet. Özellikle ABD’de, iklim-kuşkuculuğuyla (climato-scepticisme) görüyoruz bunu. Ekonomiyi işler kılmak için piyasaların katkısında ısrar eden ekonomik söylem, bir “piyasa fondamantalizmi”ni mümkün kılıyor: Bu yaklaşımla bakıldığında, piyasalar hiçbir tarafı aksamayan kusursuz kurumlar. Britanyalı ekonomist Nicholas Stern’e göre piyasanın en büyük aksaklığı olan iklimsel ısınmanın gerçekliği bile bazıları tarafından inkâr ediliyor dolayısıyla.

Amerikalı bilim tarihçisi Naomi Oreskes “Merchants of Doubt’ta (“Kuşku Tüccarları”; Fransızcası: Les Marchands de doute, Le Pommier, 2012), bu fikir akımının, Donald Trump’ın Amerikan başkanlığına seçilmesiyle güçlü bir şekilde döndüğünü gördüğümüz iklim-kuşkuculuğunun, ABD’de 1980’li yılların sonunda su yüzüne çıktığını gösterdi.

Isınmaya karşı mücadelede uygulanan ekonomik düşünce kaynaklı araçlar arasında, karbon salınım kotalarının piyasaları bulunuyor: Neye dayanıyor bu?

Bu salınım kotalarının piyasaları fikri 1970’li yıllara dayanıyor; ama ancak 1990’lı yıllarda, neo-liberal ideolojinin zaferiyle vücut buluyor. Bu cins kotaların uluslararası piyasasının yaratılmasında bir aşama gibi görülen Kyoto Protokolü’nde (1997) var bu fikir. Bu sistemin avantajı, dünya üzerinde “kaçınılan” karbon tonunun fiyatını eşitlemek oluyor: Şayet bir aktör salınımlarını düşürmekte zorluk çekiyorsa, bir başkası ise bunu daha düşük maliyetle yapabiliyorsa, ilki diğerinin salınım haklarını satın alabiliyor.

Açıkçası, siz kendi yapamadığınız azaltmayı, parasını ödeyerek bir başka ekonomik aktöre yaptırıyorsunuz. Teoride, piyasanın izin verdiği bu bileşik kaplar sistemi, salınımları en ucuz oldukları yerde azaltma olanağı veriyor. Ama pratikte, devletler arasındaki işbirliğini durdurdu bu. Özellikle de önceden kotaları bölüştürmek gerektiği için; yani herkese verilecek salınım “hakları”nı… Ama hangi ilkelere göre bölüştürülecek bu? Tarihsel sorumlulukları, kalkınma düzeylerini hesaba katmak gerekir mi? Ya nüfusu? Ülkeler hiçbir zaman bir bölüştürme ilkesi üzerinde mutabakata varamadılar.

İklim diplomasisi bu başarısızlığı kayda geçti mi?

Aralık 2015’te varılan Paris Anlaşması, ekonomi kaynaklı bu ilkelerin bırakılmasını onaylıyor. Kyoto’dan sonraki aşama, gelişmekte olan ülkeleri salınım kotaları piyasasına sokmaktı. 2009’daki Kopenhag Zirvesi’nin başarısızlığı, uluslararası bir karbon piyasasının gün görmeyeceğinin anlaşılmasına yol açtı.

Cancún Konferansı’ndan (2010) itibaren, Paris Anlaşması’na varan başka bir mantığa girilmiştir: Buna göre bütünleştirilmiş bir sistemden vazgeçiliyor; her ülke uluslararası camia tarafından değerlendirilen azaltma çabalarına razı oluyor. Diğer önemli yön değişikliği de şu: Maliyetleri düşürerek engelleri azaltmak yerine, anlaşma, CO2 azaltmanın yerel ve doğrudan faydaları üzerinde ısrar ederek ülkelerin motivasyonunu güçlendirmeye uğraşmak.

Trump’ın seçilmesi Paris İklim Konferansı’nda (COP21) öne çıkan mantıktan vazgeçirmeyecek, ama onu daha ziyade içeriden çökertmeye çalışacak. Zira Paris Anlaşması’nın uluslararası işbirliğindeki rolünü oynaması için, herkesin göstereceğini ilan ettiği çabaların hakikaten hayata geçirilmesi gerekiyor.

İklim değişikliğinin sonuçlarını gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) üzerindeki etkisi bakımından değerlendirmenin, sorunun boyutlarının anlaşılmasında bir etkisi oluyor mu?

Çok sayıda ekonomist GSYİH’nın çok kusurlu bir refah göstergesi olduğunu, çünkü üretilen zenginliğin dağılımını yansıtmadığını bilirler. Ama yine de bu göstergeyi ekonomik modellerde azamiye çıkarılması gereken değişken olarak kullanırlar. Yani alışkanlığın dayatmasıyla, GSYİH bakımından değerlendirmeler referans alınmaya devam ediliyor. Çok sayıda araştırma, iklimdeki ısınmanın dünya gayrisafi hasılasında sebep olacağı kaybı hesaplamaya çalışmıştır. Rakamlar kesin değil, ama merkez değerler zayıf: 2 derecelik bir ısınma için dünya gayrisafi hasılasınde en fazla % 1 kayıp.

İşin ilginci, Yeryüzü sistemini inceleyen bilimler ile ekonomi arasındaki teşhis farkı. Isınmanın sonuçları üzerine çalışan çevrebilimciler + 3 veya + 4 derecelik bir dünyayı somut olarak tasavvur etmekte güçlük çekiyorlar; çünkü canlı türleri benzeri görülmemiş bir allak bullak oluşa maruz kalacak; çok sayıda ekonomist ise, aksine, benzeri görülmemiş bu değişimde sadece bir GSYİH düşüşü, üstelik mütevazı bir düşüşü görüyor.

Şematik olarak, çevrebilimciler böyle bir ısınma riskine girilmemesi gerektiği sonucuna varıyorlar; oysa ekonomistler yöntemlerine inanıyor ve önemli bir ısınmaya geri dönüşsüz biçimde girilmesinde hiçbir sorun görmüyorlar. Ekonomistlerin kendi tahminlerinin kırılganlığının bilincinde olmaları ve bu tahminlerin bizzat kendi dallarının bağrında bile çok itirazla karşılaşması, bu durumu daha da şaşırtıcı kılıyor.

Çevre ve sağlık bakımından yaşam koşullarının kötüleştiği bir dünyada gayrisafi hasılanın büyümesini sürdürdüğünü tahayyül etmek mümkün mü peki?

Egemen ekonomik söylemin taşıyıcısı olduğu dünya görüşünde, teknoloji, gayrisafi hasılayı büyütür. Çevrenin kötüye gitmesi ekonomik söylemde ciddi bir sorun değildir, çünkü değişimin ana faktörü iklim ya da çevre değil teknolojidir. Ama aynı zamanda gayrisafi hasılanın büyümesi, kötüleşmiş olan yaşam koşullarının iyileşmesine, ya da kötü bir sağlığı telafi etmeye fazladan tüketimle imkân veren bir kaynak fazlası sunacaktır. Böylelikle, ekinleri tozlamak için mikro-hava-araçları geliştirilebilirse, tozlaşmada rol oynayan böceklerin yok olması ekonomik bir sorun değildir.

Ekonomik teori dünyasında, hiçbir yaşam kalitesi düşüşü onarılmaz değildir: Doğanın ve onun “hizmetleri”nin bir unsuru her zaman mamul muadilleriyle telafi edilebilir; bir kayıp, daha fazla hizmet ve malla telafi edilebilir. Her halükârda, büyümenin hep süreceği varsayılmaktadır. Yılda % 2’lik büyümeyle, dünya bu yüzyılın sonunda beş katı zengin olacaktır. Beş sarayım varsa ve iklim değişikliği bunların birini yok ederse, neden dert edeyim ki? Konvansiyel ekonomik yaklaşımın dolambaçlarının tam göbeği işte burası.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus