Alain Gresh: Ortadoğu’nun başkenti Moskova

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransa’nın önde gelen Ortadoğu uzmanlarından, gazeteci Alain Gresh’in 14 Mart 2017’de Orient XXI’de çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Rusya Ortadoğu’daki satranç tahtasında artık merkezî bir konum işgal ediyor. Suriye’deki askerî varlığı, İran ve Türkiye’yle oluşturduğu eksen, onu, sürmekte olan savaşın tüm taraflarının zorunlu muhatabı haline getiriyor. Ama müttefiklerini bölen zıtlaşmaların ortasında da kalıyor ve Başkan Donald Trump’ın bu bölge için politikasına karar vermesini muayyen bir tedirginlikle bekliyor.

The Middle East: When Will Tomorrow Come?“: (“Ortadoğu: Yarın ne zaman gelecek?”) Moskova’da, Kızıl Meydan’a ve Kremlin’e birkaç yüz metre mesafedeki lüks bir otelde, bir uluslararası politika think tank’i olan Valdai Discussion Club’ın davetiyle bu kış sonu, 30 ülkeden gelme 100’ü aşkın davetli, neredeyse şiirsel olan bu başlık altında toplandı.
Katılımcılar geçen senekilere nazaran daha çeşitli; Körfez ülkelerinden daha çok delege var. Karşılaştığımız İsrail eski savunma bakanı Moşe Yaalon, barış için Sünni, Şii ya da Alevi inançlarına dayalı devletlerin kurulmasının gerektiğini (ama bir Filistin devletine hiç gerek olmadığını) savunuyor; Amerikalı general Paul Vallery Donald Trump’ı allayıp pulluyor ve Marine Le Pen ile geçenlerde Paris’teki görüşmesini zikrediyor. Burada Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (Güney Yemen) eski başkanı Ali Nasır Muhammed’i de görebilirsiniz, Mısır eski dışişleri bakanı Nebil Fehmi’yi de, Arap Birliği eski genel sekreteri Amr Musa’yı da, veya Birleşmiş Milletler’in Yemen özel temsilcisi İsmail Ulud Şeyh Ahmed’i de. Geleceği söylenen Suriyeli kadın muhalif Besma Hüseyin Kudmani, Cenevre’de süren görüşmeler yüzünden gelememiş. Bir başka gelmeyen, İran Ulusal Güvenlik Konseyi eski üyesi, ABD’de yaşayan Seyid Hüseyin Musaviyan: Başkan Trump’ın kararnamelerinden sonra, ülkeden ayrılırsa geri dönememekten korkmuş.
Suudi, İranlı, Türk, Mısırlı, Iraklı ya da Amerikalı entelektüeller, araştırmacılar, sorumlular, elbette güçlü bir Rus mevcudiyeti beraberinde buluşuyorlar burada; Ruslar arasında, Dışişleri Bakanlığı’nda Arap dünyasından sorumlu bakan yardımcısı Mihail Bogdanov, bu konferansın mimarlarından biri olan Doğu Araştırmaları Enstitüsü müdürü Vitaly Naumkin’in ve Vladimir Putin’in yakını, Rusya Federasyonu Konseyi üst kanadının başkanı Valentina Matvienko var. Naumkin birinci günün sonunda Cenevre’deki Suriye müzakerelerini yürüten heyete takviye için konferanstan apar topar ayrıldı. Çeşitli katılımcıların da dikkat çektiği gibi, gözler Avrupa’yı arıyor.

Yakıcı dosyalarda Rusya’nın merkezi rolü

Bu kadar heterojen bir katılım, Suriye’deki askerî zaferleri sayesinde Rusya’nın şu son yılda Ortadoğu’da, Şam rejimine desteğini kınayanlar da dahil herkesin kabul ettiği merkezî bir konum kazandığını teyit ediyor. Bölgeyi çökerten bütün çatışmalarda tüm taraflarla diyaloğu sürdürüyor olmaktan gurur duyuluyor: 9 Mart’ta Moskova’daki Putin-Netanyahu görüşmesinin de teyit ettiği gibi, Hizbullah’la İsrail arasında Golan üzerine bir şiddet tırmanışından kaçınılması için elinden geleni yapan da Rusya değil mi?
Moskova en yakıcı dosyaların müzakere edildiği merkezlerden biri haline gelmiş durumda. Ocak sonunda, Hamas ile El Fetih arasında bir Ulusal Birlik hükümeti oluşturan anlaşma burada imzalandı [1]. Şubat ortasında başkent, PKK hareketliliğindeki belirli sayıda grubu bir araya getiren Altıncı Kürt Konferansı’na evsahipliği yaptı: Demokratik Birlik Partisi (PYD, Suriye), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK, İran), Halkların Demokratik Partisi (HDP, Türkiye), ama aynı zamanda Irak Kürdistanı’nda iktidarda olup konferansta bulunmayan Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) rakipleri [KYB ve Goran].
Mart ayının başında, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Libya Başbakanı Fayez El Sarrac’ı kabul etti; oysa Rusya, onun baş hasmı olan General Halife Haftar’la çok iyi ilişkiler içinde.
Bu hareketlilik niye? Moskova’yı sağa sola koşturan ne? Konferansın entelektüel yaratıcılarından biri olan ve uluslararası politikadaki en saygın Rus yorumcularından biri kabul edilen Fedor Lukyanov, hedefin bölge çerçevesini aştığını açıklıyor: “Moskova Ortadoğu’yu, uluslararası sahnede netice itibarıyla bir güç olarak tanınmasına imkân sunacak bir sermaye birikimini sağlayabileceği ana zemin olarak görüyor. Kendine özgü yönlerine rağmen Ortadoğu dünyanın tekrar örgütlenmesinde pay sahibidir.” Rusya “Batı-sonrası” çağın başladığına ilişkin kanaatini gizlemiyor ve hareketi hızlandırmak istiyor.

“Herkesle çalışmak”

Bununla birlikte, “Yeni bir soğuk savaşın başında olduğumuz” anlamına gelmiyor bu; “SSCB’nin yapmış olduğu gibi ABD’yle rekabet halinde değiliz” diye açıklıyor aynı Rus uluslararası ilişkiler profesörü: “Yeni bir Yalta istemiyoruz.” Çünkü önce, dünya artık iki-kutuplu değil çok-kutuplu; öte yandan, burada “Rus gücü”nün sınırlarının bilincindeler — bilhassa ekonomi anlamında. Son olarak da, çünkü ideoloji artık harekete geçirici bir kuvvet değil; ayrıca, Lukyanov’un ve çok sayıda Rus muhatabımızın ısrarla tekrarladığı gibi, “önümüzdeki yıllarda uluslararası oyunun kuralı istikrarsızlık olacak. Artık sürdürülebilir ittifaklar kalmadı, NATO bile”.
Donald Trump’ın Kremlin’de daha ziyade iyi karşılanan Beyaz Saray’a gelişi, bu istikrarsızlığı ve belirsizlikleri artırıyor. Amerikan Başkanı şimdilik Vladimir Putin’le yakınlaşma hevesleri ile Kongre’deki Rus-aleyhtarı eğilimler, “terörizme karşı savaş” üzerine söylemi ve İran’a karşı duyduğu derin husumet arasında sıkışmış durumda. Bu arada Kremlin, Washington’daki bu tuhaf geçiş döneminden istifade ediyor, fakat Valentina Matvienko’nun ağzından açık bir mesaj veriyor: “Ortadoğu, zamanında faşizmin temsil etmiş olduğu küresel kötülük kaynağına benzer bir dert olan terörizme karşı dünya savaşının cephe hattıdır. Bu derdi alt etmek için farklılıklarımızı bir kenara koymamız gerek.” Bogdanov ise daha da belirginleştiriyor: “Yerel kültürlerle alâkası olmayan, dışarıdan dayatma demokratikleşme sevdasından vazgeçmemiz gerek.” Ama, diye temin ediyor, Libya’da veya Yemen’de, Suriye’de veya Irak’ta, elbette ulus-ötesi terörist gruplar olan IŞİD ve El Kaide haricindeki “herkesle çalışmalıyız” da. Moskova’nın uluslararası cihadcılığa karşı bir denge unsuru gibi görmeye başladığı Taliban fraksiyonlarıyla temaslar kurduğu Afganistan’ı da zikredebilirdi pekâlâ.
Ruslar en anlamlı başarılarını Suriye sahasında kazandılar; bununla birlikte duruma istikrar getirme ve siyasî bir çözüm tasarlama kapasitelerini de ispatlamaları gerekecek. Bunun için önce, harıl harıl oluşturulmuş İran-Türkiye-Rusya üçgenine güveniyorlar. İsminin açıklanmasını istemeyen bir Rus diplomatın beyanına göre bu ittifak, “Sezgiye ters. Taktik hesaplara dayanıyor, ama sürmeyeceği anlamına gelmez bu. Bu üç ülkenin kısa vadeli çıkarları kesişti, zira sahada birlikleri var ve bir çözüm bulmak istiyorlar. Sahanın batağa dönüşmesinin getireceği mali yükün de farkındalar.” Suriye’de bir ateşkes imzalanmasını sağlamak için, Moskova Astana’da (Kazakistan), 2017’nin Ocak ve Şubat aylarında iki kez, Suriye rejiminin temsilcileriyle silahlı muhalefetin temsilcilerini bir araya getirdi —şimdiye kadar “terörist” diye nitelemiş olduğu Ahrar uş-Şam gibi Selefi gruplar da dahil. Bu taviz sayesinde Şubat sonunda rejim ile farklı muhalefet güçleri arasında siyasî müzakerelerin yürütüleceği Cenevre’nin yolu açılmış oldu.

Öngörülemez müttefikler

Fakat kendi müttefiklerinin bazen uzlaşmaz hale gelen tutumlarıyla nasıl ustaca baş edilebilir? Moskova tarafından arz edilen anayasa tasarısında Suriye devletinin laik olacağının belirtilmesi İran’ın hoşuna gitmiyor, ülkenin Arap karakterinin belirtilmemesi de (Kürt gerçeğinin tanınması) hem Ankara’yı hem Arap milliyetçilerini rahatsız ediyor. Oysa Moskova-Tahran ekseni Moskova-Ankara ekseninden daha sağlam görünüyor; İran’la nükleer anlaşmasının ABD ile İran arasında bir yumuşamaya yol açacağı umudu boşa çıktığından, Moskova-Tahran ittifakı daha sarsılmaz görünüyor; çünkü ikinci ittifakta Moskova Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu unutmuyor.
Diğer öngörülemez müttefik ise, hem de Moskova müdahalesiyle siyaseten var kalabilmiş olan Beşar Esad. Rusya’nın eski bir Cezayir büyükelçisi, Ortadoğu siyasetinin eski kurtlarından Aleksandr Aksenenok, Suriye yetkilileri nazarındaki eleştirilerini gizlemiyor. “Suriye’de çözüm, ‘yürütme erkinin işlevlerini tam anlamıyla yerine getirebilen geçici bir hükümet organı’ yerleştirilmesini öngören 30 Haziran 2012 tarihli Cenevre bildirisi [2] ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı üzerine kurulmalıdır. Oysa Şam farklı bahanelerle bu geçişi tartışmaya yanaşmıyor” diye açıklıyor. Bu görüşünü, 20 Şubat 2017 tarihli Nezavisimaya Gazeta’da da alenen ifade etti.
Sonunda, Moskova baskısı altında, Cenevre Müzakereleri’nin 3 Mart’ta biten dördüncü oturumu, Şam’ı bir geçiş döneminin ilkelerini kabul etmeye mecbur bırakmış gibi. Müzakerelerin 23 Mart’ta tekrar başlayacağını ilan eden BM temsilcisi Staffan de Mistura’nın selamladığı küçük bir ilerleme bu. Moskova’nın gözüyle Beşar Esad’ın istikbaline gelince, kararı daha sonra Suriyeliler verecek. Her ne pahasına Suriye başkanını yerine tutmaya önem veren Tahran ile daha esnek olan Moskova arasında bu noktada görüş farklılıkları var mı? Yoksa bu görüş farklılıkları, bazı Rus gazetecilerin açıkladığı gibi, Rusların savunma ve dışişleri bakanlıkları arasında mı? Bu söylentileri teyit ettirmek güç.

Gelecek Beyaz Saray’da

Her ne olursa olsun, Moskova için bu soru gündemde değil; zira gelecekte ne olacağına, durumun değişken olduğu sahada karar verilecek. Gerilemesine rağmen IŞİD hâlâ güçlü; El Kaide’nin eski kolu olup daha sonra Fetih El Şam adını alan El Nusra Cephesi de. Diğer yandan, Türkiye, Suriye rejimi ve İran arasında yaşanan gerginlikler sahada hissediliyor — Moskova’nın önünü almaya çabaladığı gerginlikler bunlar. Buna bir örnek: Türk birliklerinin Ağustos 2016’dan itibaren girdiği Suriye’deki Suriyeli müttefikleriyle beraber 23 Şubat’ta aldıkları El Bab şehrinin etrafındaki durum. İçinde PYD’nin önemli rol oynadığı Suriye Demokratik Güçleri’nin elindeki Menbiç’i almakla tehdit ettiler. Türkiye için, hem Suriye Kürdistanı’nın üç kantonunun birleştirilmesini engellemek söz konusu, hem de IŞİD kadar –belki daha da fazla– tehlikeli bir düşman olarak görülen ve PKK’nın basit bir kolu telakki edilen bir örgüte darbe vurmak söz konusu. Moskova, Washington’ın yardımıyla bir orta yol buldu: PYD Menbiç etrafındaki köylerin civarını boşaltarak Suriye ordusuna teslim etti.
Böylece bir tarafta Türkler ve müttefikleri, diğer tarafta Kürtler ve ara güç hizmeti gören Suriye ordusu arasında bir tampon bölge yaratılmış oldu! Bununla birlikte çatışma ihtimali göz ardı edilmemeli; hele Türkiye Menbiç’in Kürt savaşçılardan bütünüyle temizlenmesi isteğini tekrarlar ve IŞİD’in “başkent”i Rakka’nın tekrar alınması operasyonuna katılma talebinde bulunurken… Türk, Rus ve Amerikalı askerî yetkililer arasında 7 Mart’taki Antalya toplantısının amacı ortak bir strateji tanımlamaktı. Aynı anda, ABD’nin ilk kez bölgeye deniz piyadeleri yolladığı öğreniliyordu — bu bölgede şu anda Suriyeliler dışında İran, Türkiye, Rusya ve ABD birlikleri yan yana.
Fakat Suriye’nin geleceği “sadece İran ve Türkiye gibi Arap-olmayan aktörlerle müzakere edilebilir mi?” diye soruyor Lukyanov. Valdai Konferansı’nda çok sayıda Arap delegenin İran’ı ve “yayılmacılığı”nı yerden yere vurdukları eleştirilerinden sonra daha da meşrulaşan bir soru bu. Her ne kadar Moskova Astana görüşmelerinde bir Ürdün heyetinin –aynı zamanda bir Birleşik Arap Emirlikleri heyetinin de [3] – bulunmasını temin etmiş de olsa, Suudi Arabistan’ın yokluğu hissediliyor. “Arabistan’ı tartışmalara dahil etmek için ABD’ye ihtiyacımız olacak” diye açıklıyor üst kanadın dışişleri komisyonu üyesi senatör İgor Morozov; “aksi takdirde çarpışmaların ve Riyad ile Doha’nın silahlı örgütlere yardımının tekrar başlaması riskiyle karşı karşıya kalırız”. Ona göre daha vahimi ise Trump yönetiminin araya İsrail’i sokarak İran’la bir çatışma başlatması riskidir. Böyle bir tercih Suriye’de her tür anlaşma imkânını ortadan kaldıracak ve bölgede büyük ölçekli bir savaş başlatarak devletlerin parçalanmasına ve mezhep çatışmalarının azgınlaşmasına yol açacaktır. Ruslar, başarılarına rağmen, geleceğin bir kısmının Beyaz Saray’da oynandığının bilincindeler. Ortadoğu’ya yarının ne zaman geleceğini ise hiç kimse bilmiyor…

[1]: Aslında anlaşma Rus medyası tarafından “abartılmış” görünüyor. Filistinli kaynaklara göre, bir anlaşmanın resmen onaylanacağı hiç öngörülmeyen bu Moskova görüşmeleri sırasında gerçekten ilerleme kaydedilen hiçbir nokta olmamıştır.

[2]: “Accord à Genève sur les principes d’une transition en Syrie“, Le Monde, 30 Haziran 2012.

[3]: Moskova ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki yakınlaşma kayda değer. Şubat ayında, Rostec’in (Rusya’daki en büyük savunma konglomerası) başındaki Sergey Çemezov (Tchemezov) Abu Dhabi’deki IDEX (International Defence Exhibition and Conference) fuarında karşısındaki gazetecilere, IDEX’in BAE Savunma Bakanlığı’yla ortaklığa girerek MiG-29’u temel alan beşinci nesil bir hafif avcı uçağı geliştireceğini beyan etti. Geliştirme süreci 2018’de başlayacak ve yedi ila sekiz yıl sonra üretimine geçilecek.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus