Nur Mehmet Güler yazdı: Ortadoğu yeniden kurulurken | Kürtlerle stratejik ortaklık mı, eski paradigmada ısrar mı?

Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Bu cümle uzun zamandır kuruluyor. Ancak bugün artık bir öngörüden değil, somut bir gerçeklikten söz ediyoruz.

2003’te Irak’ın işgaliyle başlayan süreç, 2010-2011 Arap Baharı ile yeni bir evreye geçti. Suriye savaşı bölgesel dengeleri sarstı. 2023’te başlayan Gazze savaşıyla birlikte kriz daha geniş bir coğrafyaya yayıldı. Lübnan, Yemen, İran ve Doğu Akdeniz, aynı jeopolitik denklemin parçaları hâline geldi. Bunları birbirinden kopuk olaylar olarak okumak mümkün değildir.

Karşımızda, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bölgesel düzenin çözülme süreci bulunmaktadır. Sykes-Picot sistemi, yüz yılı aşkın süre boyunca Ortadoğu’nun siyasi haritasını belirledi. Devletler, sınırlar, ittifaklar ve iktidar yapıları bu sistem içinde şekillendi. Bugün ise bu mimari ciddi biçimde aşılmaktadır.

Elbette bu dönüşüm kendiliğinden ve kontrolsüz değildir. ABD, İsrail, Rusya, Çin, Avrupa Birliği, İngiltere ve bölgesel güçlerin tamamı yeni dönemin şekillenmesinde rol oynamaya çalışmaktadır.

Bütün bu hesapların merkezinde göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır: Kürtler. Kürt meselesi artık yalnızca Türkiye’nin iç sorunu değildir. Ortadoğu’nun yeniden yapılanma sürecinin merkezinde duran temel başlıklardan biridir.

Ortadoğu yeniden
Nur Mehmet Güler yazdı: Ortadoğu yeniden kurulurken | Kürtlerle stratejik ortaklık mı, eski paradigmada ısrar mı?

Türkiye, Arap Baharı başladığında kendisini yeni bölgesel düzenin kurucu aktörlerinden biri olarak görüyordu. Ankara’nın hesabı açıktı: Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidara gelecek, Suriye’de Esad devrilecek, bölge yeni bir siyasi eksende şekillenecek ve Türkiye bu dönüşümün merkezinde yer alacaktı.

Bu beklentilerin neredeyse hiçbiri gerçekleşmedi. Mısır’da darbe oldu. Libya parçalandı. Suriye savaş alanına dönüştü. Rusya doğrudan sahaya indi. ABD, Suriye’de SDG’yi DAİŞ’e karşı kurulan koalisyonun içine alarak dönemsel bir ilişki geliştirdi. İsrail güvenlik doktrinini değiştirdi ve yeni bölgesel ittifak arayışlarına yöneldi.

Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin başlangıçtaki hesaplarının çok ötesindeydi.

2023’te başlayan yeni süreçle birlikte İran’ın bölgesel dayanakları önemli ölçüde zayıflatıldı. Esad rejimi küresel ölçekte yürütülen bir operasyon sonucunda tasfiye

edildi. Suriye’de uzun yıllar boyunca hazırlanan HTŞ, “geçici yönetim” adı altında Şam’a yerleştirildi.

Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’nin dış politikasını belirleyen temel unsur yine Kürt meselesidir. Çözüm sürecine ilişkin Türkiye’nin pozisyonunda kısmi farklılıklar olsa da esasta ciddi bir değişiklik bulunmamaktadır. Suriye politikası da İran politikası da ABD ile yaşanan gerilimler de Rusya ile kurulan ilişkiler de büyük ölçüde bu eksen etrafında şekillenmektedir.

Türkiye’nin o dönemde Rusya ve İran ile geliştirdiği ilişkileri yalnızca taktik iş birlikleri olarak değerlendirmek eksik olur. Astana ve Soçi süreçleri, Ankara’nın Batı merkezli dış politika çizgisinde yaşanan kırılmanın ürünüdür. Özellikle 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan güvenlik algısı bu süreci hızlandırdı.

Ankara’da oluşan kanaat şuydu: ABD, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dikkate almıyor. Avrupa Birliği Türkiye’yi dışlıyor. Buna karşılık Rusya ve İran ile geliştirilen ilişkiler yeni bir hareket alanı yaratabilir. S-400 tercihi de bu arayışın sonucuydu.

Ancak burada önemli bir çelişki ortaya çıktı. Türkiye Batı’dan uzaklaştı ama Rusya’ya da yaklaşamadı. NATO’dan kopamadı, ancak NATO içinde de eski konumunu koruyamadı. Sonuçta ortaya tam anlamıyla bir “stratejik özerklik” değil, sürekli denge arayan kırılgan bir dış politika çıktı.

Bugün Gazze’den İran’a uzanan hatta yaşanan gelişmeleri yalnızca bir güvenlik meselesi olarak okumak da yeterli değildir. İsrail’in güvenliği elbette belirleyici bir faktördür. Ancak daha geniş ölçekte bakıldığında, ABD’nin küresel politik hesapları doğrultusunda bölgesel mimariyi yeniden düzenleme çabası görülmektedir.

İran’ın çevrelenmesi, direniş ekseninin zayıflatılması ve yeni enerji-güvenlik koridorlarının oluşturulması bu stratejinin parçalarıdır. Bugün ABD ile İran arasında gerçekleştirilen anlaşmalar, bu sürecin nihayete erdiği anlamına gelmemektedir.

Özellikle ABD ara seçimleri ve İsrail’in ayrıksı duran pozisyonu dikkate alındığında, gerilimin farklı tonlarda devam edeceğini öngörmek zor değildir.

Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri arasında kurulan ilişkiler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye çoğu zaman bu tabloyu yalnızca dışarıdan gelen tehditler üzerinden okumaktadır.

Oysa asıl soru şudur: Türkiye bu yeni denklemde hangi toplumsal ve siyasal güçlere dayanarak yer alacaktır?

Bence bugün Türkiye’nin önünde duran temel mesele budur. Bir tarafta alışılmış devlet refleksleri bulunmaktadır: Sorunları zamana yaymak, bölgesel dengelerin değişmesini umut etmek, İsrail-İran çatışmasının sonuçlarını izlemek, ABD’nin yeni tercihler yapmasını beklemek ve Suriye’deki gelişmelerden avantaj üretmeye çalışmak.

Ancak tarihin akışı bize başka bir seçenek de sunuyor. Türkiye, Kürtlerle kalıcı ve stratejik bir ortaklık kurma imkânına ilk kez bu kadar yaklaşmış durumdadır.

Bu nedenle Türkiye’nin kendi Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözmesi yalnızca iç barış anlamına gelmeyecektir. Aynı zamanda Irak Kürdistanı ile, Suriye ve İran Kürtleriyle, bölgenin demokratik güçleriyle yeni ilişkilerin kapısını açacaktır. Bu ihtimal gerçekleştiğinde Türkiye’nin güvenlik algısı da dış politikası da bölgesel konumu da köklü biçimde değişecektir.

Burada mesele sadece bir “barış süreci” değildir. Mesele, içeride yeni bir siyasal sözleşme, dışarıda ise yepyeni angajman kurallarıdır. Tarihin pek çok örnekle doğruladığı üzere, zorla kurulan düzenler uzun süre yaşayamaz. Kalıcı olan, rızaya dayanan siyasal yapılardır. Meşruiyet de ancak müzakere yoluyla üretilebilir.

Türkiye’nin ve esasında tüm bölgenin her ikisine de hayati düzeyde ihtiyaç duyduğu açıktır.

Türkiye’nin önündeki Demokratik Cumhuriyet perspektifi bu nedenle yalnızca Kürt sorununun çözüm modeli değildir. Aynı zamanda devlet ile toplumun, Türkler ile Kürtlerin, farklı kimlik ve inançların ortak geleceğini kurma projesidir.

Ne yazık ki devlet aklı hâlâ önemli ölçüde eski paradigmanın etkisi altındadır. Kürtlerle stratejik ortaklık kurmak yerine, bölgesel dengelerin kendi lehine değişmesini beklemektedir. Oysa zaman Türkiye’nin lehine işlememektedir.

Ortadoğu yeniden kurulurken masada yer almak isteyen bir ülkenin, kendi toplumsal sorunlarını çözmeden kalıcı güç üretmesi mümkün değildir. Bugün Türkiye’nin önündeki tercih son derece nettir: Ya Kürtlerle demokratik ve stratejik bir ortaklık kurarak yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri olacaktır ya da çözümü sürekli erteleyerek başkalarının kurduğu denklemler içinde kendisine yer aramaya devam edecektir.

Tarih bazen toplumların önüne kısa süreli fırsatlar çıkarır. Bu fırsatlar kaçırıldığında aynı koşullar yeniden oluşmaz. Tarihte bazı olaylar, olgular ve süreçler tektir; yeniden üretilemezler. Türkiye tam da böyle bir tarihsel eşikten geçmektedir.

Mesele artık yalnızca Kürt sorunu değildir. Mesele, Türkiye’nin yirmi birinci yüzyılda nasıl bir devlet, nasıl bir demokrasi ve nasıl bir bölgesel güç olacağı meselesidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş