Lümpenlerin hakimiyeti çatırdarken

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Rasim Ozan Kütahyalı olayından, çok özel olarak kendisinden bahsetmek istemiyorum, ama olayın kendisinin Türkiye’de bazı olguları gün yüzüne çıkarttığını düşünüyorum. Bunlardan birisi de başlığa çıkardığım gibi lümpenlerin hâkimiyetinin çatırdaması olgusu. Bu söz konusu olan kişinin kim olduğunu, ne olduğunu, neler yaptığını zaten herkes biliyor. Onun için uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ama ortada bilinen bir şey var ki bu bilgisiyle, görgüsüyle, perspektifiyle iktidarın bir yerinde kendine yer açabilmiş bir kişi değildi. Tam tersine bilgisizliği, görgüsüzlüğüyle kendine yer açabilmiş bir kişiydi — ki bu kişilerin sayısı bayağı yüksek.
Benim burada bir süredir –neredeyse iki yıldır diyelim– “Türkiye’de İslamcılığın iflası ve Erdoğancılığın ya da reisçiliğin krizi” olarak adlandırdığım sürecin çok önemli bir özelliği, artık derinlikli, belli bir entelektüel kapasite, kültürel birikime sahip olan, belli bir ağırlığı olan, kendi ayakları üzerinde duran insanlarla değil; iktidarın etrafında bir tür –yeni tabirle– trollerle; yani bilgisiyle, görgüsüyle, duruşuyla öne çıkan değil fonksiyonel olmasıyla, saldırganlığıyla ve belli anlamlarda da –kaba tabirle– tetikçiliğiyle öne çıkan kişilerle yürüyen bir iktidar anlayışı vardı. Bu hâlâ sürüyor. Hâlâ bunun hâkimiyeti var. Ama bu son olayda gördük ki bu hâkimiyet çatırdıyor.
Bu hâkimiyetin çatırdamasının nedeni dışarıdan gelen tehditler, yani kabaca söyleyecek olursak muhalefetten gelen, dışarıdan gelen, iktidar-karşıtı çevrelerden gelen birtakım tehditler, meydan okumalar değil; kendi içerisinde çöküyor. Çünkü her şeyden önce meydanı çok boş bulmuş durumda, kendi başlarına kalmış olan ve çok kabaca söyleyecek olursak lümpen olarak tarif edebileceğimiz –lümpen sözlükte büyük ölçüde ayaktakımı olarak tanımlanıyor–, bilgi ve görgüye dayanmayan, bunlardan uzak olan ve toplumun alt kesimlerinden kişiler olarak tanımlanıyor. Çok eski bir tabir bu. Marksist literatürde lümpen-proletarya olarak çok eskiden beri dile getirilir.
Ama buradaki mesele şu: Normal şartlarda bu kişiler pozisyonları gereği toplumun altında, alt yerlerinde olması gerekirken Türkiye’de bir süredir iktidarın çevresinde yani yukarılarda konumlandılar. İktidarın nimetlerinden faydalanma imkânı kendilerine sunuldu ve karşılığında da tabii siyasi iktidar için çalışmak misyonu bunlara verildi. Bunu da yerine getirmeye çalıştılar. Ancak bir yerden sonra artık çok da fazla götüremedikleri, çünkü kendi kendilerini yok eder bir durumda oldukları görülüyor. Daha önce de örnekleri olmuştu. Bu son örnek bunun en çarpıcısı ve en tiksindiricisi aslında. Çok açık ve net, üzerine çok fazla söylenecek bir şey de yok. Tekrarlayıp tekrar o tiksinçliği dolaşıma sokmaya da gerek yok.

Bosna meselesinin kutsallığı

Burada tabii ilginç olan husus, sataşılan kişinin ya da bir şekilde lümpen bir ağızla hedefe konulan kesimlerin Boşnaklar gibi Türkiye’de belli bir saygınlığı olan, iktidar çevrelerinde de belli bir saygınlığı olan bir topluluk olması. Çünkü Bosna meselesi çok yakın bir zamana kadar –ki hâlâ öyle– Türkiye’de özellikle muhafazakâr kesimler için –aslında tüm Avrupa için de böyle ama Türkiye özelinde baktığımız zaman özellikle muhafazakâr kesimler için– çok saygın bir yerde duruyor. Dolayısıyla Boşnaklar birilerinin ucuz esprisine, tabii ki seksist, cinsiyetçi esprilerine kurban edilecek, kullanılmasına, suiistimal edilmesine göz yumulabilecek bir kesim değil. Nitekim çok hızlı bir şekilde buna tepkiler geldi. Gerek Boşnakların kendilerinden, gerekse de Boşnak olmayan ama bu olaya hassasiyet gösteren kesimlerden.
Aslında bu tepkilerin sadece bir Boşnaklığı savunmak tepkisi olduğunu düşünmemek lazım. Yaşananı, bu lümpen hâkimiyetine duyulan, ama çok da fazla dile getirilemeyen bir tepkinin meşru bir zemin bulduğunda, kolay bir zemin bulduğunda kendini birdenbire ortaya çıkarması olarak tarif edebiliriz. Niçin bu tepki çok fazla dile gelemiyordu? Çünkü biliyoruz ki bu lümpenlik, bu lümpen hâkimiyeti siyasî iktidar tarafından görülen, onaylanan ve teşvik edilen, izin verilen bir hâkimiyetti. Ülkenin büyük ölçüde kültürel anlamda, aynı zamanda siyasî anlamda da bir nevi çölleşmesinin beraberinde getirdiği bir şeydi. Bu kişiler bu anlamıyla bakıldığı zaman da dokunulmaz kişiler. Dokunulursa, dokunulan kişilere değil de dokunanların başına iş açabilecek kişiler olarak görülüyorlardı. Ancak bu olayda artık dokunmanın kolaylaştığı bir yerde insanlar birikmiş öfkelerini, tepkilerini, nefretlerini, tiksintilerini birdenbire dile getirdiler.

Lümpen İslamcılıktan sadece lümpenliğe

Bunun devamının gelmesi kuvvetle muhtemel. Bunun birçok nedeni var. En öncelikli nedeni şu: Aslında bu çapsızlıktaki kişiler Türkiye gibi büyük bir ülkenin, güçlü bir ülkenin, belli bir tarihe yaslanan bir ülkenin ve o kadar önemli bir coğrafyada bulunan bir ülkenin yükünü kaldırabilecek kişiler değil. Çapları buna yetmiyor. Bir yerden sonra, en ufak olayda, krizde, çok kolay devre-dışı kalabilecek kişiler — ki bu son yaşadığımız olayda ortada bir kriz falan da yok. Tamamen bir geyik muhabbetinde aşırı güvenden kaynaklanan bir olay yaşandı. Ama bu tür kişilerin, bu tür pozisyona sahip olan kişilerin benzer kazaları daha sık yapacaklarını öngörebiliriz.
Buraya nasıl gelindi? Aslında Türkiye’de İslamî hareketin içerisinde öteden beri var olan bir eğilim bu lümpenlik — ki dünyada lümpen-İslamcılık diye bir tabir var. Ben bu tabiri ilk olarak Fransızca ve İngilizce kaynaklarda gördüğüm zaman, Mısır’da mesela bundan bahsediliyordu. Özellikle Mısır’ın gecekondu semtlerinde neşet eden radikal İslamcı birtakım grupçuklardan hareketle dile getiriliyordu bunlar mesela. Ben o tarihlerde ilk bununla karşılaştığım zamanlarda –ki şimdi kontrol ettim–, Birikim’e yazdığım bir yazı var, 2000 yılında çıkmış ve bu Akit gazetesi üzerinden lümpen-İslamcılığın o tarihte Türkiye’de en çok Akit gazetesine uyduğunu düşünerek lümpen-İslamcılık üzerine bir yazı yazmıştım Akit üzerine. Sonra Akit’in adı değişti, tekrar değişti vs. biliyorsunuz. Ve şu anda hâlâ var.
Ve bu yaklaşım aslında Türkiye’deki İslamcılığın içerisinde daha marjinal bir yaklaşımdı. Ama önü açılan bir yaklaşımdı. İtiraz edilmeyen bir yaklaşımdı. Ama baskın olan, hâkim olan yaklaşım bu değildi. O tarihte 2000 yılında daha derinlikli, entelektüel yönü güçlü, kültürel olarak ayakları yere sağlam basan yaklaşımlar çok daha fazla öne çıkıyordu. Ama nedense bu kişiler Akit’in sözcülüğünü, önderliğini yaptığı lümpen-İslamcılığa karşı çok açık, net tavır almaya da girişmiyorlardı. AKP’nin iktidarının ilk yıllarında da aslında bu lümpen-İslamcılığın çok güçlü bir şekilde iktidarda olmadığını gördük.
Ancak Ergenekon süreciyle beraber işlerin rengi biraz değişmeye başladı. O tarihte siyasî iktidarın tetikçileri olarak Fethulllahçılar ve Fethullahçıların kandırdıkları diyelim hadi –en yumuşak tabirle– kesimler bu işi yaptılar. Ancak Fethullahçılık ve Erdoğancılık arasında ya da Erdoğan’ın arasında savaş başladığı andan itibaren Türkiye’de işin rengi değişti. Ve belli bir süredir lümpenliğin, lümpen ya da trol olarak adlandırabileceğimiz kişilerin, kesimlerin, yaklaşımların önünün siyasî iktidar tarafından açıldığını gördük. Burada yalnız lümpenin peşinde olan, daha önce Akit’te söz konusu olan İslamcılık kayboldu. Çünkü ilginç bir şekilde, baktığımız zaman şu anda siyasî iktidarı savunur gözüken ve yaklaşımları da bilgiye, görgüye, deneyime değil de saldırganlığa, spekülasyona, dezenformasyona, haber çarpıtmaya vs.’ye dayanan, tehdide dayanan, sırtını iktidara dayayıp insanları korkutmaya, yıldırmaya çalışan kişilere baktığımız zaman –ki bu olguyu çok sık tekrarlıyorum biliyorum, ama tekrar da vurgulamak lazım–, bunların İslamcılıkla hemen hemen hiç ilgisi olmadığını görüyoruz. Hatta bazılarının İslam’la da ilgisinin olduğu şüpheli. Ama bu kişiler şu anda siyasî iktidar tarafından –bir süredir daha doğrusu– şu ya da bu amaçla kullanılan, kendilerine iktidarın birtakım nimetleri sunularak, birtakım köşeler vs., popülarite sunularak, aslında çok da fazla imkân tanınmadan, biraz ucuz bir şekilde kullanılan kişiler oldular.

Lümpenliğe neden direnilmedi?

Bu arada tabii ilginç olan, bence en üzerinde düşünülmesi, tartışılması gereken husus şu: AK Parti iktidarının başından itibaren –ki daha Refah Partisi’nden itibaren– bu harekete destek vermiş, emek vermiş, enerji vermiş ve belli bir standardın üzerinde, yani hiçbir şekilde lümpen olarak adlandıramayacağımız, belli bir derinliği olan, belli bir saygınlığı olan isimlerin önemli bir kesimi bu kişilere karşı, sonradan trene binen, trene alınan ya da trene kaçak ya da gizli bir şekilde binen bu kişilere karşı seslerini çıkartmadılar. 1) bu kişileri önemsemediler, küçük gördüler belki; 2) bu kişilerin iktidarın esas sahipleri tarafından bir ölçüde gözetildiğini görüp onlarla uğraşarak kendilerinin başına bir şey gelmesini istemediler. Ama bir diğer husus da şu: Tam bunun bir mesele olduğunu kabul ettikleri anda kendilerinin bir gücü kalmadı. Mesela şu gün itibariyle baktığımız zaman, birçok kişi bu yaşanan lümpenleşmenin, trolleşmenin sadece siyasî iktidara değil, tüm İslamî harekete ve hatta İslam dinine zarar verdiğini düşünen –ki haksız sayılmazlar– çok kişi artık bunlarla mücadele edebilme şansını, trenini kaçırmış durumdalar. Çünkü meydanı büyük ölçüde bunlara bıraktılar.

Trenden atlamalar çoktan başladı

Peki bundan sonra ne olacak? Bundan sonra kriz derinleşmeye devam ediyor. Çünkü geriye dönüş artık çok fazla mümkün değil. Ve bu kriz derinleştiği ölçüde bu tür insanlara, bu tür çevrelere, bu tür yaklaşımlara daha fazla ihtiyaç duyacak siyasî iktidar. Ancak bu son olayda gördüğümüz gibi bu kişiler, bu tür yaklaşımlar artık Türkiye’nin ve siyasî iktidarın yaşadığı bu krizin yükünü taşıyabilecek ya da bu krizin ertelenmesine katkı sağlayabilecek durumda değiller. Artık Türkiye’deki işler bu tür insanlarla görülebilecek olmaktan çıktı. Bunun tahminimce önümüzdeki süreçte çok başka örneklerini de göreceğiz. Bazıları belki görmediğimiz şekilde yaşanıyor.
Peki bunların yerine kim konacak, ne tür insanlar konulacak? İşte burada çok ciddi bir soru işareti var. Sanmıyorum ki tekrardan başlangıçta olduğu gibi belli bir derinliği, belli bir duruşu olan, belli bir gücü olan kişilere tekrar kapılar açılsın, onlara birtakım alanlar açılsın. Böyle olacağını sanmıyorum.
Herhalde önümüzdeki süreçte bu olayın, bu yolculuğun adım adım sona doğru yaklaştığını göreceğiz ve bu arada bu trenden birçok kişinin ya kendi çapsızlıklarıyla trenden düştüğünü ya da artık yolculuğa fazlasıyla yük olduğu için trenden atıldıklarını göreceğiz. Bazıları da tabii yolculuğun sonuna yaklaşıldığı düşüncesiyle bu trenden gemiyi terk etme perspektifiyle, trenden çok gemi olayı buna çok uyuyor bu anlamda, gemiden çıkmaya çalışacaklardır. Bunun örneklerini gördük aslında, yakın bir geçmişte gördük. Ve eleştirmeye, utangaç da olsa, sınırlı da olsa muhalif pozisyonlar almaya çalışacaklardır. Bir sonraki döneme tekrar kendilerini hazırlayabilmek için.
Eğer toplumun bir hafızası varsa –ki Türkiye’de bu hafızanın çok olduğunu söyleyemeyiz–, bu kişilerin şansının hiç olmadığını söyleyebiliriz. Ama toplumun hafızasızlığına güvendikleri için şu anda gördüğümüz kişilerin bir kısmının ileride oluşabilecek yeni iktidar yapılarına şimdiden kendilerini hazırladıklarını söyleyebiliriz.
Ki baktığımız zaman, işte, tekrar başa dönelim: Rasim Ozan Kütahyalı denen kişi bu olaya ilk sözüm ona liberal olarak başladı. Daha sonra Fethullahçıların tetikçisi olarak devam etti. Medyadaki Fethullah Gülen’in polis şeflerinin ve savcılarının en etkili ve arsız tetikçisi olarak işini sürdürürken birdenbire krizler yaşandı Cemaat’le hükümet arasında. Ve ondan sonra da hiçbir şey yaşanmamış gibi siyasî iktidarın, AK Parti iktidarının kayıtsız şartsız destekçisi olarak ortaya çıktı. En son da biliyoruz ki birdenbire Atatürk’ü tekrardan keşfetmiş olduğunu gördük.
Bunun örneklerini birçok kişide görebiliriz. Şu anda zaten var olan iktidar adına konuşmak, iktidar adına sağa sola emirler vermek ya da gözdağı vermek gibi bir misyonu üstlenmiş olanların ezici bir çoğunluğunun aslında Fethullahçı olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Fethullahçılar tarafından kullanılan da değil, bence bu kişiler Fethullahçıdır. Fethullahçı olmak için illa ki ışık evlerinde falan yetişmek gerekmez. Belli bir yerden sonra siz yapılan işlerin pis olduğunu bile bile o işlere dahil olursanız –ki birçokları böyle yaptılar– artık FETÖ’cü ya da Fethullahçısınızdır.
Şu anda bir geçiş sürecinden geçiyoruz, geçici bir süreç yaşıyoruz. Daha sonra tahminim odur ki –temennim de bu, ama esas olarak tahmin de ediyorum ki–, bu kişilerin dün FETÖ’yle kurmuş oldukları kirli ilişkilerin hesabı da kendilerinden bir şekilde sorulacak. Onun örneklerini önümüzdeki günlerde görmeye başlayabiliriz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus