Mevcut eğitim sistemleri aşıldı. Çıkış ise şu taraftan!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kitlesel eğitim verilen okul sistemlerimizi yeniden kurmamız acil bir hale geldi. İngiliz Ken Robinson’ın belirttiğine göre, bu okulların ideolojik ve örgütsel modeli, Sanayi Devrimi’nin işgücü ve personel ihtiyaçlarına cevap vermek için yaratıldıkları 19. yüzyıl ortasından beri neredeyse değişmemiş. Liverpool’un işçi muhitinden gelen, artık ABD’de yaşayan eski öğretmen Ken Robinson, kırk yaşında eğitim sorunları üzerine bütün dünyada tanınan bir uzman (bkz. 2006’da TED’de yaptığı, okullarda yaratıcılık eksikliğini ele alan konferansı, bugüne kadar üç yüz milyondan fazla kişi seyretmiş! Bir eğitim devrimi çağrısında bulunuyor: Bu okul sistemleri, hem öğrenimi standartlaştıran anlayışları hem de günlük işleyişleriyle ömürlerini doldurmuşlar. “Okulu değiştirin! Eğitimi Dönüştürecek Devrim” adlı son kitabında (Changez l’école! La révolution qui va transformer l’éducation, Nisan 2017, éd. Playbac), yeni bir okul modelinin kurulması çağrısında bulunuyor: Organik, uyarlamaya ve yaratıcılığa dayalı. Ona göre bunun ilk ürünleri uç vermeye başlamış.
Robinson ile Télérama’dan Lorraine Rossignol’un yaptığı ve 24 Kasım 2017’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Fransa’da, İngiltere’de, Çin’de, ABD’de… dünyanın her tarafında, birbiri ardına gelen eğitim sistemi reformları hedeflerine ulaşamıyor. Tökezleyip başarısız olmalarını nasıl açıklıyorsunuz?
Bu reformları yapan siyaset adamları da bizatihi, başından itibaren standartlaştırılmış bir öğrenimin verildiği kural koyucu/normatif yerler olarak tasarlanmış o okul sistemlerinin süper-ürünleri. Bu yerlerde hüküm süren rekabet ruhu, öğrencileri kişisel bir düşünce çabasına da, cüretkârlık, inisiyatif ya da yaratıcılık göstermeye de çok az teşvik ediyor. Bu koşullarda, yöneticilerin hakikaten yeni bir şeyler önermesini nasıl beklersiniz? Onlara bu öğretilmemiş; kendileri de bunu öğrenmemeye en yatkınlar arasında olduklarını göstermişler.
Öte yandan, o politikacılar (tüm yetki ve sorumluluklardakiler) ortalama iki yıl boyunca iktidarda kalıyorlar. Dolayısıyla kolay ya da gösteriye yönelik olup her şeyden önce oy toplama derdiyle çabucak önlemler almayı gözetmeleri onların hayli yararına. Oysa eğitim hususunda uzun akış üzerindeyiz: Öğrencilerin yaşamının yaklaşık on beş yılı söz konusu!

“Okulu Değiştirin!”de, 2000’den beri her üç yılda bir iyileştirmeleri teşvik etme fikriyle bu eğitim sistemlerini değerlendirmeye sokan, OECD’nin ünlü Pisa Etüdleri’nin (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) işleri sadece vahimleştirdiğini ileri sürüyorsunuz…
Bizatihi o etüdleri eleştirmek istemem, ama eğitim ortamında zaten ortalığı kasıp kavuran rekabetçi iklimin güçlenmesine katkıda bulundukları açık. Zira bu eğitim sistemlerinin performansına bağlı olarak bahis konusu toplumsal, ekonomik ve siyasî hedefler büyük. Dolayısıyla her şey Pisa’nın ürettiği çok sayıda veriyle ne yapılacağına bağlı — çoğu zaman basitleştirici verilerdir bunlar, çünkü ancak niceliği saptanabilen şeyleri değerlendirmeye alabilirler, oysa eğitimde en önemli olanın niceliği saptanamaz.
Fiiliyata bakıldığında, hükümetler aynı bir futbol ligindeki sonuçlar gibi kullanıyorlar bu verileri: “Ne? Matematikte ancak sekizinci miyiz? Birinci olmak gerek!” Öğretmenler de bu yüzden, değerlendirmeden geçirdikleri ve bu testlere sürekli daha çok sayıda katılan öğrenciler kadar kötüleşmiş, strese ve çöküntüye kapılmışlardır.

Öyleyse bu sistemlerde nasıl reform yapmalı? Yoksa yapılamaz mı?
En başta, bunlarda reform yapmanın söz konusu olmadığını anlamak lazım; düpedüz dönüştürmek gerek. “Okulu Değiştirin!”de, Batılı devlet okulu sistemlerimizin –tıpkı Asya’da veya Afrika’da sömürgecilik icabı onları örnek alarak yaratılmış bütün sistemler gibi– belirli bir tarihsel dönemden, sanayi devriminden artakalanlar olduğunu gösteriyorum. 19. yüzyılın ortasında fabrikaların hem işgücü hem beyaz yakalı ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş olan bu sistemler, başlangıçta bu fabrikalar gibi kendiliğinden işleyen okullar şekillendirdiler: Bu okullarda, kitlesel üretim ilkesi uyarınca zincir şeklinde aynı kalıba dökülmüş öğrenciler yetiştiriliyordu. Bu modelin yozlaşmasının belirtisi, daima daha fazla standartlaşmaya ve kendini uyarlamaya yönelmesidir.

Bu ihtiyaçlar neler ve yeni tip nasıl bir okul icat etmek gerek öyleyse?
Kitle halinde diplomalılar imalatı işsizliği hiç durdurmuyor; özellikle de gençlerdeki işsizlik bugün rekorlar kırıyor: Avrupa’da şu son yıllarda dikkat çekici bir ilerleme göstererek yüzde 24’e ulaştı! Çin’den, ABD’den bahsetmedik daha… İleri sürdükleri gibi başarı otoyolları olmak bir yana, okullarımız eğitim çıkmazları haline geldiler. Ayrıca, bu hasta sistem ona maruz kalanlarda vahim psikolojik hasarlara yol açıyor: Dünyanın her tarafında genç intiharları oranının artışına bakmak kâfi (son kırk beş yılda yüzde 60) — altın palmiye Güney Kore’dedir… ki bu ülke Pisa sıralamasında başı çekiyor!
Bu sanayi modelinin ve onun yıkıcı tutuculuğunun alternatifi, çeşitliliğin yüreklendirildiği “organik” bir okulu teşvik etmektir; çünkü eğitim, muhtelif yetenekleri ve ilgi alanları olan canlı varlıkları ilgilendirir, cansız nesneleri değil. Özgüveni, riske girmeyi ve yaratıcılığı yüreklendirirken, bir yandan da birlikte-yaşamayı ve uyarlanabilirliği destekleyerek bireysel yetenekleri değerlendirmek, öğrencilerde günümüz ekonomisinin en çok aranan niteliklerini teşvik etmektir. Çözümler bulmayı bilmek, yeni fikirler üretebilmek: 21. yüzyıl şirketlerinin beklentileri budur işte.

Bu “organik” okul, öğrencilere, bilgiler kadar yetkinlikler de getirmelidir, diyorsunuz. Ama hangi yetkinlikler?
Bugünün öğrencilerinin beş, on, ya da on beş yıl sonra ne tipte mesleklerle iştigal edeceğini kimse bilmiyor. Kesin olan ise, günümüzdeki eğitim sistemlerinin hazırladığı çok sayıda istihdam alanı ortadan yok olmakta. Dolayısıyla önce okullarımızı, her çocuğun bütünlüğü içinde idrak edildiği dinamik topluluklar gibi telakki edelim — böylece ortam değişmiş olacaktır. Çözümler icat etmek her kurumun üstüne düşmektedir; kendilerini asla benimsemeyecek bir siyasî reformu beklememeliler: Sınıflar arasında, bir yaş grubundaki öğrencilerin bir diğer gruptakilerle yardımlaştığı yatay çalışma; dallar arası köprüler, dolayısıyla da öğretmenler arasında güçlenen işbirlikleri; okullarımızdan stresi defedebilmek için öğrencilerin öğrendiklerinin değerlendirilmesinde yeni yöntemler; kendini ifade etmenin cesaretlendirilmesi için dans ya da tiyatro öğretimi…
Buna ulaşmak için, bu devrimin anahtar aktörleri olan öğretmenlerin mesleğine, ücretine ve yetiştirilmesine tekrar değer kazandırmak gerek kesinlikle. Ama bizatihi onlar da öğrencilerine ders verebilmek istiyorlarsa –üstlerindekiler tarafından olanaklı kılınması ve yüreklendirilmesi gereken– bu inisiyatif ve yaratıcılık ruhuna sahip olduklarını göstermeliler. Çok sayıda öğretmen, resmen yeşil ışık yakılmasını beklemeksizin şimdiden öğretimleri üzerine bu anlamda tekrar düşünmeye başladı.

Bu “eğitim devrimi” zaten başladı mı yani?
Bütün devrimler gibi, “aşağıdan” başlıyor. Gitgide artan sayıda ebeveyn ve öğretmen, bu uyarlanmamış eğitim sistemlerini kabul etmiyorlar artık. Bu devrimin gerçek aktörleri onlar, siyasetçiler değil; kaldı ki bu devrim uzun zamandır kuluçkada ve şimdi her tarafta hayata geçtiği görülüyor. ABD’de çok sayıda öncü kuruluş sayabilirim; mesela Los Angeles’taki Hobart School’un kimileri başlangıçta bazen hiç İngilizce konuşmayan ve göçmen ailelerinden gelen bütün öğrencileri, her gün Shakespeare’den tiratlar okuyarak ortalamanın hayli üstünde bir İngilizce düzeyine, ama aynı zamanda matematik düzeyine de erişiyorlar; ya da Massachusetts’teki özerk yönetimli North Star Lisesi’nde, başta okul yaşamından kopmuş olan öğrenciler sonunda en iyi Amerikan üniversitelerine girebiliyorlar, çünkü yollarını el yordamıyla bulmaları pahasına, öğreneceklerini kendilerinin seçmesine baştan itibaren imkân tanınıyor.
Fakat geçiş halindeki bu okullar, Fransa da dahil olmak üzere dünyanın her tarafında bulunuyor. “Okulu Değiştirin!”de zaten, bir yıl içinde beş kez “dallar-arası haftalar” uygulayan ve bu haftalarda öğretmenlerle öğrencilerin ortak sorunsallar üzerine çalıştıkları Bordeaux’daki Clisthène Devlet Koleji gibi, 10 kadar kaydadeğer kurumu zikrediyorum. Creil’deki REP okullar ağında da, öğretmenler öğrencilerini, varsayımlar getirip deneyimlemeyi, yanılmayı ve yeniden başlamayı beceren araştırmacılar haline getirmek maksadıyla, hem Fransızca’da hem fen bilimlerinde ya da matematikte, gitgide daha iddialı projeler öneriyorlar. Dünya değişiyor, okul sistemlerimizin de değişmekten başka çaresi yok. Hükümetler de daima sonunda bunun bilincine varıyorlar. Çin bile, rekabet edebilir olmak istiyorsa öğrencilerinin yaratıcılığını kesinlikle teşvik etmesi gerektiğini anladı!

Siyasî reformların anlamsızlığına rağmen iyimser misiniz yani?
İyimserlikten başka alternatif yok. Ünlü Britanyalı bilim-kurgu yazarı H.G. Wells’in şu sözünü çok seviyorum: “Uygarlık, eğitimle felaket arasında bir yarışa girmiştir”. Birçok bakımdan felaketin zaten başımıza gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse en büyük umut eğitimdedir.

Ken Robinson
Ken Robinson

Sir Kenneth Robinson
1950 Liverpool doğumlu.
1985-1988 İngiltere’de “Art in schools” projesini yürüttü.
2003 Eğitim alanındaki hizmetlerinden dolayı Kraliçe tarafından şövalyelik verildi.
2006 Okulda yaratıcılık eksikliği üzerine TED konferansı.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus