Suudi Arabistan’ın kara Vahhabiliği’ne karşı Katar’ın deniz Vahhabiliği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Geçen yıl haziran ayında, stratejik olarak genelde birlikte hareket ettikleri düşünülen Körfez ülkeleri arasında emsali görülmemiş bir kriz çıktı. Suudi Arabistan önderliğinde dört Arap ülkesi, Katar’a karşı diplomasi, ulaşım ve ekonomi alanında ciddi yaptırımlar uygulamaya başladı. Bu yaptırımlar halen sürerken, bugüne kadar Körfez’deki çatlağın daha çok konjonktürel sebepleri üzerinde duruldu. Araştırmacı ve yazar James M. Dorsey, geçen ay Huffington Post’ta yayınlanan yazısında, bu çatlağın ideolojik bir kaynağı da olabileceğini vurgulayarak, Suudi ve Katar Vahhabiliği üzerine karşılaştırmalı bir analiz yapıyor.

Dorsey’e göre Katar, gerek İslam’ın siyasetteki rolü gerekse Körfez bölgesi tahayyülü noktasında Suudi Arabistan’ın hakim politikalarına alternatif bir bakış açısı sunuyor. İslam’ın daha ılımlı yorumlanması ve Körfez bölgesinin açık görüşlü ve daha az muhafazakâr otokratlarca yönetilmesi ideali, Katar’ın Suudi Arabistan’daki hakim Vahhabilik yorumuna karşı bir meydan okuma olarak değerlendiriliyor. Nitekim, her ne kadar Katar’ın temsil ettiği bu ideal, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri veliaht presleri Muhammed Bin Salman ve Muhammed Bin Zayid tarafından da giderek daha fazla benimseniyor olsa dade, Katar’a karşı ortak tavır alınmasına engel olamadı.

1
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ve Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el-Suud

Suudilerin “kara vahhabiliği”ne karşı Katar’ın “deniz vahhabiliği”

Peki Katar’ın, Suudi Arabistan’da hakim Vahhabilik anlayışına (Kara Vahhabiliği) alternatif geliştirdiği Vahhabilik anlayışının (Deniz Vahhabiliği) sosyolojik temelleri ne? Dorsey’e göre Katar’da 90’lı yılların sonundan itibaren meydana gelen toplumsal değişimler, Suudi Arabistan tarafından önce İran Devrimi sonra da Arap Baharı’ndakine benzer toplumsal hareketlere karşı on yıllardır izlenen statükoyu muhafazakarlıkla koruma politikalarına oldukça ters yönde bir seyir izledi. Suudi Arabistan’dakine benzer bir ulema sınıfının Katar’da olmayışı, değişim ihtiyacının fiiliyata daha rahat dökülmesine imkan tanıdı. Bu süreçte gerek cinsiyet eşitliği gerekse gayrimüslim azıklıkların hakları konusunda önemli adımlar atıldı. Öte yandan sanat, spor ve medya alanında yapılan atılımlar da Katar’ın tüm dünyaya daha açık bir görüntü vermesini sağladı.

Siyasetbilimciler Birol Başkan ve Steven Wright’ın araştırmasına göre, Katar’da ulemanın olmayışı bu ülkenin Vahhabiliğe ikircikli olarak bakmasına yol açıyor. Bir yandan, ne kadar “açık görüşlü” olursa olsun yönetimin otokratik politikalarını meşrulaştırılması için kullanılmak üzere Vahhabilik bir fırsat olarak görülürken, diğer yandan Katar’ın Suudi Arabistan’ın ideolojik etki alanına girmesini sağlayabilecek bir tehdit olarak görülüyor.

Bu ikilemi aşmak için Katar, kendi ulema sınıfını oluşturma yolunu düşünmüş, fakat tümüyle Suudi Arabistan’ın hakimiyetinde olan bir ideolojinin her koşulda onun tahakkümüne yol açacağını görüp bu yola girmemiş. Sonuç olarak, Katar, Suudi Arabistan’ı geride bırakan kurumsal yapıya da sahip olmamış oldu. Bu sayede örneğin eğitim büyük ölçüde yabancıların yönettiği seküler kurumlara, din işleri de Suudi Arabistan’dakinin aksine sosyal politika alanlarından belli oranda uzak tutularak daha küçük çaplı bir bakanlığın faaliyet alanına bırakıldı.

Katar’ın “deniz vahhabiliği” ve veliaht Prens Bin Salman’ın “Ilımlı İslam”ı

Tüm bunlar Katar’ı, veliaht prens Muhammed Bin Selman’ın hayalindeki Suudi Arabistan nezdinde doğal bir müttefik yapabilecek iken, bu ülkelerin jeopolitik bakış açılarıyla dünyada kendilerini konumlandırdıkları yerlerin farklılığı bugün Körfez’deki krize yol açtı.

2

Dorsey’e göre Katar’a uygulanan ambargoların asıl sebebi, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin, Katar’ın Arap Baharı’ndan beri ortaya koyduğu yeni yaklaşımın dini ve toplumsal alanı geçerek, jeopolitik ve bölgesel alanı da etkileyecek hale geldiğini fark etmiş olması. Körfez ülkelerinin ambargoyu kaldırmak için Katar’a karşı koştuğu şartlara bakıldığında bu durum net olarak görülüyor.

90’lı yılların ortalarına kadar Katar, Suudi Arabistan’a birçok açıdan benziyordu. Yakın zamana kadar Suudi Arabistan’da da uygulanan kadınlar için oy kullanma ve araba sürme yasağı o yıllarda Katar’da da uygulanıyordu. Bugün ise kadınların önemli pozisyonlara gelebildiği Katar toplumunda, kadınlar toplam iş gücünün yüzde 53’ünü oluşturuyor. Bu değerler Katar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında açık ara birinci sırada. Katar Üniversitesi İslam Araştırmaları ve Şeriat Fakültesi Dekanı Abdülhamit El Ensari bu durumu şu sözlerle açıklıyor: “İslam’ı açık bir bakış açısıyla anlayarak hem iyi bir Vahhabi hem de modern olabileceğim kanısındayım. Dünyadaki değişimleri görüyoruz ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi dünyaya kapalı gözlerle bakmıyoruz.” Alternatif Vahhabi anlayışı savunan El Ensari, 20 yıl önce Suudi eğitimli dini yargıçlar tarafından “dönek” olarak suçlandığını hatırlatıyor ve ekliyor: “O gün beni suçlayanların önemli bir kısmı öldü, hayatta kalanlar ise susmasını öğrendi.”

Aslında tüm yönleriyle baktığımızda, Suudi veliaht prens Muhammed Bin Selman ultra muhafazakâr kuralların yumuşatılarak, toplumun üzerindeki baskının azaltılması ve cinsiyet ayrımı yapmadan gençlere olanaklar tanınmasının önemini anlamışa benziyor. Dorsey, bu gerçeğin Suudi Arabistan tarafından bu kadar geç anlaşılmasını esas olarak ulemanın etkisine bağlıyor. Nitekim daha önceki veliaht prenslerinin, dinin toplumsal ve siyasal hayat üzerindeki etkisinin yumuşatılmasına yönelik yaptıkları açıklamalar Suudi ulemasının sert tepkilerine yol açmıştı.

Otoriter ve modernist toplum mühendisliğinin ikilemi

Bugün ise Bin Selman, Suudi krallığını güçlendirerek 21. yüzyıla taşımak için Katar’ın yaptığını yapmaya hazırlanıyor. Bunu ise, tıpkı Katar’da olduğu gibi, sadece toplumsal kısıtlamaları gevşeterek değil aynı zamanda otoriteyi sağlamlaştırarak yapmak istiyor. Katar eski Emiri El Tani’nin de yaptığı gibi, sadece reformlara karşı çıkanlar değil aynı zamanda otoriteyi eleştiren tüm muhalif sesler susturulmaya çalışılıyor. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında yapılan tutuklamalar ile Bin Salman, din adamı, devlet adamı, iş adamı ayırmadan olası muhalifleri susturma konusunda ne kadar ciddi olduğunu göstermişe benziyor.

3
Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed Bin Selman

Dorsey, her şeye rağmen otoriter modernistlerin toplumların dönüştürülmesi sürecinde yaşayacakları zorluğun, ulema ve yeniliklere karşı direnen gruplarla sınırlı olmadığına dikkat çekiyor. Buna göre daha önce Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde de görüldüğü gibi, şehirleşme, üniversitelerin ve müzelerin kurulması ve kısmi tolerans teşvikiyle yapılan sosyal mühendislik, uzun vadede kalıcı ve sürdürülebilir sonuçlar vermiyor. Siyasetbilimci Calvert Jones, bu noktada katılımcılığa dikkat çekiyor. “Küreselleşmeden yana bir toplumsal dönüşümün uzun vadede başarılı olması için, daha geniş bir siyasi katılıma imkan sağlanması gerekir” diyen Jones, Muhammed Bin Salman ve diğer Suudi yetkililerin, toplumsal sözleşmelerini daha şeffaf ve kapsayıcı bir şekilde ele almadan kalkınma temelli ve küreselleşme yanlısı bir anlayışın oluşturulamayacağını anlamaları gerektiğini belirtiyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus