Üstün Ergüder ile yeni akademik sistem önerisinin doğruları ve yanlışları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope TV’den herkese merhaba. Bugün yardımcı doçentliğin kaldırılmasına ilişkin kanun değişikliği önerisini, yeni akademik sistemi konuşacağız. Stüdyodaki konuğumuz, Üstün Ergüder hocamız. Hoşgeldiniz.

ÜSTÜN ERGÜDER: Hoşbulduk.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk önce bu konuda konuşmuştu, “Artık yardımcı doçentlik olmayacak” demişti. Ve bir kanun değişikliği tasarısı sunuldu TBMM Başkanlığı’na. Ayrıntıları sizden dinleyelim. Artık yardımcı doçentlik kalkacak ve “doktor öğretim görevlisi” olacak diye bir teklif var, bir beklenti var. Yardımcı doçentlik neydi, nasıl başladı? Bu unvan ne anlama geliyordu daha önce?

Yardımcı doçentlik — ben o günleri yaşadım; bütün kariyerim, 1969’dan 2000’e kadar devlet üniversitesinde geçti; bütün bu süreçleri yaşadım. Ve ayrıca 1980’de yani 2547 sayılı Üniversiteler Kanunu, Yükseköğretim Yasası çok karşı geldiğimiz, eleştirdiğimiz bir kanundu. Fakat bir tarafı çok hoşumuza gittiydi, o da yardımcı doçentlik. Yani Türkiye’ye 80’li yıllarda geldi yardımcı doçentlik. Niçin hoşumuza gitti anlatayım. Türkiye’de 2547 sayılı yasadan evvel 1750 sayılı Yükseköğretim Kanunu vardı. Bu 1750 sayılı Yükseköğretim Kanunu Avrupa üniversitelerini model almıştı. Avrupa üniversitelerinde de kürsü sistemleri var. Bu kürsü sistemlerinin başında bir profesör, altında doçentleri, onun altında doktoralı asistanları. Bu bir nevi gagalama düzeniydi. Yani en tepede olan altını gagalar. O zamanlar da böyle hikâye anlatılırdı, İstanbul Üniversitesi’nde çanta taşıyan asistanlar, bu öyküleri hep duyardık. İşte, profesörlerin evlerine alışveriş yapan asistanlar falan gibi. Yani pek sevilmeyen, hoş görülmeyen hiyerarşik bir kürsü sistemi vardı. İki üniversitemizde bu yoktu. Bunların biri ODTÜ’ydü, birisi de Boğaziçi Üniversitesi’ydi. Bunlar 1970’li yıllarda, daha doğrusu 1956’ya giden bir süreçte Amerikan üniversite sistemini model alarak kurulmuştu. Yani bir yerde ülke içinde bir rekabet yaratmak, alternatif bir sistem getirmek. Bir de Amerikan yükseköğretim sistemi hangi kriterle bakarsanız bakın, bugünkü üniversite sıralamalarına da bakın, en başarılı sistem. Bu sistem kabul ediliyor. Bu sistemde de akademik kariyerde üç aşamalı bir akademik kariyer vardır. İngilizcesini söyleyeyim, “assistant professor” yani asistan profesör. Ondan sonra associate professor –associate professor doçentliktir–, ondan sonra da profesörlük. Üç aşamalı bir düzen vardı. Ve Ortadoğu ve Boğaziçi üniversitelerinde aynen bu model takip ediliyordu.

80’den önce de yani.

80’den önce de. Bu ne demek oluyor? Doktorasını alan ve üniversiteye kabul edilen birisi –yani doktorası olması şarttır– hemen öğretim üyesi olabiliyordu ve ders vermeye başlayabiliyordu. Bu tabii klasik üniversitelerdeki doktor asistanlığından çok farklı bir şeydi. Çünkü doktor asistanlık çıraklık döneminde olan bir öğretim üyesi bile değil, asistan adı. Halbuki yardımcı doçentlik sisteminde doktorayı alan bir arkadaşım, sizin gibi genç bir arkadaş sınıfa gidiyor, ders veriyor, kurullara katılıyor, oy veriyor.

Kadro sahibi de oluyor.

Kadro sahibi oluyor. Yani bu açıdan çok önemli bence, 2547 sayılı yasanın en önemli düzenlemelerinden biriydi ve olumlu düzenlemelerinden biriydi. 2547 sayılı yasa ne yaptı? Ortadoğu ve Boğaziçi üniversitelerinde olan bu Amerikan sistemini alıp bize uyguladılar ve terminolojiyi değiştirdiler. Yani yardımcı doçent, doçent, profesör. Yani aşağı yukarı assistant professor, associate professor, professor’lüğe tekabül eden bir düzen.

O zaman yanlış mı biliyoruz? Çünkü şöyle anlatılıyor yeni gelecek sistem: “Yardımcı doçentlik Batı’da yok, böyle bir şey yok” dedi Erdoğan, ondan sonra çıktı bunlar.

Kim söyledi Cumhurbaşkanı’na bilemiyorum. Ama bugün dünyanın en iyi üniversitelerinde olan bir sistemdir. Yardımcı doçentlik özellikle Amerika’da bütün üniversitelerde olan bir sistemdir. Bilmiyorum valla, ben belki emekli oldum, 2000 yılından beri bu olayı kaybetmişimdir. Ama arkadaşlarım var Amerika’da falan, onlar assistant professor kadrolarında.

Hâlâ var diyorsunuz.

Var tabii. Ama açık kapı bırakayım, bilmiyorum yani.

Peki şimdi bu kalkacak ve “Doktor Öğretim Görevlisi” diye bir kadro gelecek bunun yerine. Yani doktoranızı bitirdikten sonra artık doktor öğretim görevlisi oluyorsunuz ve farklı bir sistemle geliyorsunuz. Öncekinde beğenilmeyen neydi? Neden şikâyetçilerdi de artık bu yeni sistemi getirmek istiyorlar?

Hiç bilmiyorum. Ben şikâyet edilecek yerini görmüyordum; çünkü sistemin şu anda belki en şikâyet edilmeyecek yönüydü. Niçin şikâyet ediliyor bilmiyorum. Şu olabilir: Yardımcı doçentlik sistemi getirildiği zaman, yardımcı doçentlik bir yerde bir deneme… Yani öğretim üyesini aldığın zaman bir performansını deneme süresi olarak bakılıyordu. Yani gelsin işte iki sene kalsın, iki sene sonra değerlendirelim, kabul edersek devam etsin gibi bir esprisi vardı. Bu Amerikan üniversitelerinde olan bir espridir — ki bu çalışmayı, yayın yapmayı falan teşvik eden bir şey. Fakat bizde uygulanması, bizde bu yardımcı doçentlikler devlet memuriyeti ve kadro karşılığı olduğu için, fiiliyatta öyle uygulanmadı. Fiiliyatta yardımcı doçentliğe girdin mi artık gidiyordun, doçentliğe kadar gidiyordun.

Bir rehavete mi sebep olabilir yani?

Olur tabii, bir rehavete sebep olur. Ben bilmiyorum neden şikâyet ediliyor. Bu doktoralı öğretim görevlisi mi deniyor?

Evet, doktora öğretim görevlisi.

DÖG.

Evet, artık öyle.

Şimdi DÖG’ün farkını ben bilmiyorum, daha tam ayrıntılarını görmedim.

YÖK bir yandan şunu da iddia ediyor: “Artık doktora sonrasında öğretim üyeliğine geçiş süreci daha hızlı olacak. Çünkü doktoradan sonra üniversite karar verip sizi direkt kadrosuna katabiliyor.”

Yardımcı doçentlikte de üniversite karar verirse kadrosuna katıyor. Ne farkı var?

Bir muğlaklık var yani burada.

Ama bazı üniversiteler belki “Gel bizde dur, seni bir izleyelim” diyebilir. Ama ben pek okuduğum kadarıyla doktoralı öğretim görevlisi meselesinin yardımcı doçentlikten farkını anlamadım. Ama şu olabilir: Biliyorsunuz üniversite sayıları çok arttı Türkiye’de. O sayılar arttı, öğretim üyesi ihtiyacı da var. Eğer yardımcı doçentlikten bazı üniversiteler bekletip hemen öğretim görevlisi kadrosuna geçirmiyorlarsa, bunu zorlamak için yapıyor olabilirler.

Hızlı geçiş.

Bilmiyorum ama, hızlı geçiş olsun diye. Ama yardımcı doçentliğin anlamı zaten hızlı geçişti. 1750 sayılı yasada, yani 1980 yılına kadar yürürlükte olan 1750 sayılı yasada bu hızlı geçiş yoktu. Doktoralı asistan demek, öğretim görevlisi değildi; derse girmezdi. Ancak hocanın dersine şu notları götür okut, şu sınavı ver, akşam evime git bir kilo mandalina al falan gibi bir düzen vardı. Anlatabiliyor muyum? Yardımcı doçentlik bir yerde bunu kaldırdı. İşte ben mesela kendim, Amerika’dan geldim. Ne gün geldim? 69’un Eylül’ünde geldim. Hiç unutmam o tarihi, 16 Eylül’de geldim. 18 Eylül’de geldim, assistant professor olarak derslere başladım.

O günler gerçekten güzelmiş hocam.

İki gün sonra derslere başladım. Yardımcı doçentler de öyle oluyor. Bizim göreve aldığımız doktoralı, Amerika’dan getirttiğimiz, Sabancı Üniversitesi’ne, başka yerlere, bildiğim diğer üniversitelere, anlaşma yapıyorsunuz, adam ya da hanım, yardımcı doçent olarak geliyor. Derse giriyor ve çok da başarılı oluyorlar. Sonra gerekli araştırmaları, gerekli isterleri karşılayıp doçent oluyorlar.

Şöyle bir fark var sistemde: Eskiden doçent olmak için yabancı dil sınavına girip yabancı dil barajını aşmanız gerekiyordu, eser incelemeye girmeniz gerekiyor ve sözlü sınava girmeniz gerekiyor. Şimdi sözlü sınav kalkacak ve eser inceleme kalmakla birlikte yabancı dil sınavının barajı düşürülecek. Yani İngilizce kriteri de azalıyor gibi.

İngilizce, Fransızca, her neyse, yabancı dil. Valla bu devirde yabancı dil kriterlerini düşürerek üniversitelerimizi nasıl daha evrensel yapacaksınız? Öğretim üyelerini nasıl daha başarılı kılacaksınız? Ben de bunu bilemiyorum. Ben sosyal bilimciyim. Sosyal bilimleri alın. Sosyal bilimlerin en önemli gelişmesi Anglosakson ülkelerinde olmuştur ve İngilizce bilmek şarttır sahanda ilerlemek için. O İngilizce de şöyle böyle bir İngilizce değil, bayağı bir İngilizce bilmen gerekiyor. Zaten bu devirde şu kullandığın makineyi anlamak için İngilizce bilmen gerekiyor. Onu da anlayabilmiş değilim.

65’ten 55’e düşürülecekmiş minimum puan. Bir de sözlü sınav konusu da tepki gösterilen konulardan biri oldu. Belki de bu rektör atamalarıyla ilgili son değişikliklerle birlikte daha önemli. Çünkü artık yabancı dil başarı düşükken, sadece eser incelemeyle doçent olacaklar adaylar ve rektöre bırakılacak; atama tamamen üniversiteye bırakılacak. Bu son rektör değişiklikleriyle ilgili bağlantıyı nasıl okuyorsunuz buradan? Artık daha çok rektörün inisiyatifine mi bırakılıyor kadrolar?

Valla hep rektörün inisiyatifiyle olmuştur zaten. Ben rektörlük yaptım. Benim yetkilerime baktığın zaman beni korkutan yetkilerdi. Çünkü herhangi bir öğretim üyesini herhangi bir yere atayabilirdim. Ha bu uygun bir şey mi, yapılması gereken bir şey mi? Hiç yapılmaması gereken bir şey. Çünkü orada üniversite bir meslektaşlar topluluğudur. Yatay bir topluluktur. Danışmak gerekir, arkadaşların fikirlerine hürmet etmek gerekir karşılıklı. Elinizde olan bazı yetkileri öyle aklıma esti bugün ben bunu buraya atadım diye kullanamazsınız. Belki benim dönemimde hiç kullanmamışımdır. Ya bölüm istemiştir veyahut fakültesi istemiştir. Prosedürler vardır, konan prosedürler. O prosedürlerden geçer insanlar. Ya alınırlar öğretim üyesi olarak, yardımcı doçent olarak veyahut da doçentlikleri geldiği zaman da biz ayrı birtakım isterler daha koymuştuk. Yani Üniversiteler Arası Kurul’dan doçentlik payesini veya profesörlük almış olmak başka bir üniversitede yetmiyordu. Üniversite benim kriterlerim şunlar, tamam doçentlik var, eyvallah kabul, fakat şu şu şartları da karşılarsan biz seni doçent kadrosuna atayacağız diyorduk. Anlatabiliyor muyum? Ama bu öyle bir rektörün şeyiyle olacak bir iş değil.

Yani her üniversitenin kendi kriterlerini koyması söyleniyor bir yandan bu sistemde. Aslında bu vardı önceden de diyorsunuz.

Vardı, evet. Bana sorarsan zaten, şimdi senin sorduğuna biraz ters bir şey söyleyeceğim. Ben geldiğim günden beri doçentliğin falan böyle bir milli doçentlik falan olmasına karşıyım. Bırak her üniversite istediği şekilde atasın profesörünü, doçentini, yardımcı doçentini. Yeter ki rekabet edebilsinler. Yani bir üniversitede ben şu üniversitenin profesörüyüm dendiği zaman onun bir anlamı olsun. Anlatabiliyor muyum? Başka bir üniversitenin profesörü dendiği zaman da belki negatif anlamı olacak.

Ama bu üniversitelerin bağımsızlığını da içeriyor belli ki.

Tabii ki. Üniversitenin özerk olması gerekir. Üniversitenin özerk olması gerekir derken, rektör atamasının da öyle bir yerden tepeden, sormadan etmeden yapılması anlamına gelmiyor. İlla ki üniversite rektörünü üniversitenin öğretim üyeleri tarafından seçilir diye bir şey yok. Ama bir danışma mekanizmasından geçtikten sonra atanabilmesi bence çok önemli rektörün. Ama o üniversite içinden başlamalı o süreç. O üniversiteyle ilgili yerlerden başlamalı. Bu mezunların da katkısı olabilir, üniversiteyi destekleyen paydaşların da katkısı olabilir, içeride çalışan öğretim üyelerinin, hatta öğrencilerin de katkısı olabilir. Böyle bir sistemde bütün bunları zaten böyle koparıp bir sistemin parçasını çıkartıp bu doğru bu yanlış demek doğru değil. Benim söylediğim, bunları üniversitelere bırakın dendiği zaman ben özerk bir üniversiteden, kurumsal özerkliği olan bir üniversiteden bahsediyorum. Kurumsal özerkliği yoksa üniversitenin, zaten bir yerden atanacaksa o zaman profesör mü, doçent mi, yardımcı doçent mi bilmiyorum ne fark eder.

Bugünkü mekanizmanın bu kadar korkutmasının sebebi de bu belki. Zaten her şeyi etkileyecek olan da rektörün atanma sürecindeki problem.

Ondan emin değilim. Bundan şikâyetçi olan arkadaşlar belli ki şikâyetlerini Cumhurbaşkanı’na götürmüşler değil mi sistemden? Oraya götürmüşler. Cumhurbaşkanlığının bugün çok önemli bir rolü var atamalarda değil mi? Mantığım almıyor onu.

Peki bu sözlü sınav, nasıl bir içeriği var bunun? Bu da kaldırılacak. Bu bir yandan iyi bir şey de olabilir, kötü bir şey de olabilir. Eser incelenerek öğretim görevlisi olması bir adayın, sizce iyi midir kötü müdür?

Valla eser incelenerek evet, iyi. Fakat bakın bunu, Şükran, ülke düzeyinde yaptığın zaman bütün doçentlik atamalarında, üniversiteler arası kurul aracılığıyla yaptığın zaman bir standart koyuyorsun değil mi? Bu standarda fazlasıyla uyan üniversiteler var. Hatta kendi standartları o standardı aşan üniversiteler var, o standartların çok altında olan üniversiteler de var. Anlatabiliyor muyum? Şimdi mesela ben sözlü sınav komisyonlarında çok hizmet ettim. Hatta bu yönetmelik yazılırken bana da danışıldı zamanında. Oradaki sorun –yani hep söylediğim–, bu Türkiye’de, ülke çapında yapılmayacak bir iş. Üniversitelere bırakılması gerek. Ne oluyordu? Bir aday geliyor, sözlü sınava girecek. Bakıyorsun, dosyası karşılamıyor konan standartları. Ama oradan o üniversitenin rektöründen, arkadaşlarından ricalar geliyor. Aman bizim burada şartlar çok, öğretim üyemiz yok, bu arkadaşımızı ne olur gözetin. Doçentliğini verin, öğretim üyem yok benim diyor. Sen bir tarafta Avrupa’yla rekabet edebilecek üniversitelerin varken bir tarafta da gelişmekte olan, ayağa kalkmaya çalışan üniversiteler varken, hele bunların sayısı bu kadar çok artmışken, bir tane ülke standardı uygulaması çok zor. O standardı çok yükselttiğin zaman burası bağırıyor, çok düşürdüğün zaman burası bağırıyor. Bunu üniversitelere bırak. Bırak üniversiteler kendileri koysunlar.

Yani ideal sistem sizin için, illâki üniversitenin bunları kendi içinde yapması.

Ben üniversite özerkliğine, kurumsal özerkliğe inanan birisiyim. Maalesef Türkiye’de hiçbir zaman kurumlarımız o kadar özerk olmadı, benim düşündüğüm gibi. Daha da azaldı özerklikleri. Yani havanda su dövüyorum gibi geliyor. Çok ters olan bir şey söylüyorum gibi geliyor. Ama ben ona inanıyorum. Çünkü üniversiteler rekabet etsin. Rekabetleri de bilimsel düzeyde ne kadar iyi oldukları. Şimdi bakın mesela benim söylediğim olay biraz da girmeye başlamıştı sistemimize. Neden? Üniversiteler-arası kurul muayyen standartlar istiyor doçentliğe yükseltmede. Bu sözlü sınav bunun bir parçası. Öğretim üyelerimiz geliyordu, buradan gelmişler yardımcı doçentler, geçmişler. Ama kendi üniversitesinde doçentlik kadrosuna atanmak istiyor. Şimdi bazı üniversitelerimiz, demin şuraya koyduğum, yani rekabet edebilecek köklü, eski üniversitelerimiz diyorlar ki: “Yok kardeşim, benim standartlarım bundan daha yüksek. Onun için ben seni kadroya atamadan evvel bir daha değerlendireceğim” diyordu. Yani üniversiteler-arası kurulun verdiği doçentliği almak, bir ODTÜ’de, bir Boğaziçi’de doçentliğe atanmakla aynı şey değildi. Bilmiyorum anlatabildim mi? Orada yine şeyden geçiyordu.

Bir karar mekanizmasından geçiyordu.

Bir karar mekanizmasından, bir daha bir değerlendirmeden geçiyordun. Referans mektupları yazılıyor bilmem ne gibi bir sürü şey. Ondan sonra doçentliğe atanıyordun. Ama bu tarafta da bu standartlar çok yüksek, ne olur bizim adamımızı gözetin çünkü öğretim üyesine ihtiyacım var diyor. Şimdi böyle bir ortamda o zaman bir standartla şeyi sağlayamıyorsun.

Ama sözlü sınavın kaldırılması da bununla ilgili bir çare, çözüm değil herhalde.

Değil, sanmıyorum.

Yani yine aynı şey olmaya devam edecektir. Yine üniversiteye kalıyor, rektöre kalıyor.

Sözlü sınavda şey oluyor. Şu şikâyetler hep bildim bileli olmuştur Türkiye’de. Ben pek onları, zaman zaman oluyor, haklı olan şikâyetler de oluyor, ama genelde sözlü sınavın işlediğine inanıyorum. Mesela ne bileyim şu öğretim üyesi bana taktı, uğraştı, sözlü sınavdan beni geçirmedi. Siz öğrenci olarak da bunu, bu sendromu bilirsiniz.

Tabii ki.

O sendrom o düzeyde de vardır. Ama bu ne kadar yaygındır, ne kadar geneldir, sistemin kötü işlediğine işarettir? Ben sanmıyorum. Ben karşılaşmadım. Yani katıldım, bir sürü doçentlik jürisine katıldım; yani sözlü sınava katıldım. Ben buna şahit olmadım. Ama şöyle oldu: Çok inandığım, çok sevdiğim, çok da başarılı bulduğum bazı öğretim üyelerinin de, yardımcı doçentlerin, doçentlik sınavında kaldıklarını da duydum, gördüm. Ben şahit olmadım ama.

Yine de belki daha normatif bir seçim olacaktır.

Evet.

Bu iyi bir adım sayılabilir mi acaba?

Bu mu? Benim için iyi bir adım, dedim, üniversite özerkliğine itibar etmektir. Zaten bir derecede de işliyor şu anda. Bazı üniversitelerimiz diyor ki: Benim standartlarım, atama kriterlerim farklı. Profesörlükte de var bu. Siz bugün diyelim Boğaziçi Üniversitesi’nde profesörsünüz. ODTÜ’ye gittiğiniz zaman sizin dosyanız tekrardan değerlendirilir. Eskiden yoktu o. Yani orada bir yerde üniversitenin kurumsal özerkliğine bir selam verilmiş, anlatabiliyor muyum? Bu titrler şöyle olmalı Şükran: Akademik titrlerin bir tanesi çok önemlidir, o da doktoradır. Öbürlerinin hepsi üniversiteden çıkıp giderken nizamiyede bırakacağın işlerdir, anlatabiliyor muyum? Bizde halbuki bunlar ülke çapında verildiği zaman, işte Prof. bilmem kim. Doktor muayene açıyor, “Aa bu profesör, gözümü daha iyi ameliyat eder” diyorsun falan filan. Yani böyle çağrışımlar yapıyorsun. Önemli olan doktora derecesidir. Akademik kariyere başlarsın. O doktora derecesini alırsın, gidersin bir üniversiteye. Ben böyle bir doktora aldım. Aa gel, biz seni şimdi yardımcı doçent olarak atayalım, bakalım nasıl ilerleyeceksin, sonra yükseltiriz, profesörlüğe kadar gidersin. Böyle mekanizmalar olur. Veya bir yerde doçenttir veyahut profesördür, başka bir üniversiteye gitmek ister. O üniversite bakar, orada sen profesörlük almışsın, ama gel bir bakalım senin şu dosyana derler. Bakarlar, ha bizde de olursun profesör derler veya demezler. Demezlerse almazlar zaten. Bilmiyorum derdimi anlatabildim mi? Çok yabancı olduğu için Türkiye’ye söylediğim…

Evet ama bu özerklik biraz ütopik geliyor kulağa.

Pek de ütopik değil. Dünyada böyle işliyor bu iş.

Peki, bu sistemle ilgili yeni bir soru da oluştu kafamızda, bilmediğimiz için dışarıdan bakan gözler olarak. Bu yükseköğretim kurumları dışından başvurular doçent olmak için. Yükseköğretim kurumu dışından başvurmak ne demektir?

Dışarıdan vardı eskiden bu, şimdi isimleri lazım değil, tanınmış isimler. Gazeteci olanlar vardı mesela. Doçent olmak istiyor, müracaat ediyor. Onun sözlü sınavı yapılıyor. İşte eserlerine bakılıyor, tamam. Bunların hepsinden başarılıysa doçent pâyesi veriliyor. Ama bu üniversiteler-arası kurulun doçentlik pâyesi, anlatabiliyor muyum? O arkadaşım bir üniversiteye girmek isterse, yine o üniversite tekrardan değerlendiriyor onu. Doçent olarak atıyor veya atamıyor. Veyahut mesela çok tanınmış gazeteci bir arkadaşım var, doçentliğini almıştır, gazeteciliğe devam etmiştir. Akademik hayata girmemiştir, ama doçent olmak istemiştir.

Bu yeni sistemde belki bu düzenin devam edecek olması eleştirilere sebep olan şeylerden biri. Dışarıdan başvuran insanların artık sözlü sınava girmeden, İngilizce kriterine girmeden kadro alabilecek olması, doçent olabilecek olması.

Ama benim söylediğim sistemde kadro almıyor.

Üniversitede kadro alabilmek için ama bir adımı da aşmış oluyor.

Üniversitede kadroya müracaat edebilir, başvurabilir. Ama standartlar, her düzeyde standartlar düşürülüyorsa bence durum pek iyi değildir.

Hocam, genel yorumunuz nedir? Benim konuştuklarımızdan anladığım kadarıyla çok da büyük bir değişiklik yok — İngilizce sınavının barajının düşürülmesi dışında. Yani titrler değişiyor ve birtakım ayrıntılar değişiyor, ama bunları çok büyük konular gibi konuşuyoruz.

Nasıl gündeme gelmiş bilmiyorum. Yardımcı doçentlik iyi değil diye bir laf çıkmış. Nasıl çıkmış bunu da bilemiyorum. Bunu da yani görev addetmiş Yükseköğretim Kurulu.

Bu şekilde değişiyor artık değil mi eğitim sistemi?

Onun yerine de aynı şeyi yapan DÖG diye bir şey bulmuşlar. Doktora öğretim görevlisi, DÖG diyorum ben ona. Anlatabiliyor muyum? Öyle bir şey bulmuşlar gibi geliyor bana. Ha yardımcı doçentlik… Benim anladığım kadarıyla, şu anda gördüğüm kadarıyla eşdeğer bir şey gibi geliyor.

Sizin çok uzmanlık alanınız değil ama, hem liselere giriş sınavında hem üniversitelere giriş sınavında da bütün gördüğümüz değişiklikler aslında politik bir söylemle başlıyor. Bununla ilgili bir yorumunuz var mı? Sanki sistemler iyileştirilmiyor, önce bir politik söylem çıkıyor, ondan sonra sistemler buna göre adapte ediliyor gibi. Yardımcı doçentlik değişimi de böyle oldu. Tek bir cümle sonrasında hızlıca YÖK’ten kanun değişikliği geliyor.

Valla o beni üzüyor. Yani şöyle üzüyor. Ben Türkiye’de kurumların birazcık daha belkemiğinin güçlü olmasını isterdim. Yani ne demek bu? Evet, o kurumun görevidir de… bir de, bu ülke için görevidir. Siyasetçiyi bilgilendirmesi gerekir, doğrusu şudur diye. Yani birazcık anlatması, direnmesi lazım. Bu olmayınca nasıl işler bir demokrasi, onu da bilemiyorum.

Ama bu çok da bilgisizlikle yapılacak bir şey değil. Assistant professor diye bir kavram varken Batı’da, kalkıp yardımcı doçentlik yok diyorsanız, bir danışman herkesi uyarabilir herhalde bu kadar kolay. Belki de sadece bir sistem değişikliği yapmak amaç…

Ne oluyor, ne bitiyor, bilmiyorum. Bizde bir laf vardır, argosu: O kadar Fransızım ki bu işe, Ankara’da ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim mantığıma ters geliyor. Neden? Tarihçesini anlattım size. Çünkü bütün bunları yaşamış bir insanım. Neyin ne getirdiğini, ne götürdüğünü biliyorum. Yükseköğretim Kanunu, 2547 sayılı yasanın kurduğu merkeziyetçi sisteme karşıyım. Bununla mücadele de ettik. Rektör olarak da mücadele ettim onunla ve üniversitenin özerkliği için mücadele ettim. Ama mesela o yasanın, o beğenmediğim yasanın getirdiği en güzel düzenlemelerden biri de yardımcı doçentliktir. Bunun tarihçesini kimse konuşmuyor.

80’le getirilmiş olması konuşuluyor, ama negatif bir şey olarak konuşuluyor, içerikten bağımsız.

Ben o zaman, Şükran, şunu söyleyeyim: 80’le gelen YÖK, Yükseköğretim Kanunu, 2547., bugüne kadar her iktidar “Ben bunu değiştireceğim” dedi. Her iktidar “Biz bunu değiştireceğiz”, dedi. Ama hiçbir iktidar da değiştirmedi. Çünkü seviyorlar, beğeniyorlar. Çünkü siyasî olarak tepeden kontrol etmeye müsait bir kanun. Ama bu üniversite yapısıyla pek uyumlu bir kanun değil. Bilmiyorum derdimi anlatabildim mi? Güzel bir sual sordun çünkü.

Son olarak size şunu sorayım: Bu üstten değişim bu kadar hızlı giderken sizin öneriniz ne olur? Herhangi bir sınav değişikliği olur, kadroların değişmesi olur. Nasıl bir karar mekanizması?

Söyledim önerimi. Mesela şu anda, Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim edelim. Şu anda önemli bir düzenleme yaptılar. Ama içini doldurmadılar da. On üniversiteyi galiba, araştırma üniversitesi ilan ettiler.

Boğaziçi de bunlardan biri oldu.

Evet, bu üniversitelere özerklik vermeleri lazım. Ve orada bir deneme yapmaları lazım. Bırak onlar, doçentlerini profesörlerini atasınlar. İstedikleri kriterleri koysunlar. Bakın bir, sistem nasıl işliyor. Çünkü bu bir fırsattır.

Nasıl bir şey bu araştırma üniversitesi?

Araştırma üniversitesi, Türkiye’nin gündemindeydi. Rahmetli Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı sırasında özel statülü üniversiteler diye bir yasa vardı, geçirdiler onu. Fakat Resmî Gazete’de ilan etmediler, sonra Anayasa Mahkemesi iptal etti. Beş üniversiteye özerklik veriyorlardı. Yani rektör atamasından tut, kendi standartlarını koyabilme, kendi öğretim üyelerini atayabilme, kendi yükseltmelerini yapabilme gibi çok önemli imkânlar tanıyorlardı ve beklenti de bu üniversitelerin daha üst düzey, Avrupa’yla Amerika’yla, dış dünyayla rekabet edebilecek düzeyde iş yapmalarıydı. Fakat o yasa gerçekleşmedi. Ondan sonra 1990’lı yılların sonuna doğru, 97-98 olabilir, Yüksek Öğretim Kanunu gene altı yedi üniversiteye, bunlar lisansüstü eğitim yapsın dediler. Çünkü o zaman çok sayıda üniversite de kuruluyordu. Yurtdışına öğrenci gönderiliyordu, öğretim üyesi olmak üzere, lisansüstüne. Ve dendi ki o sıra, bunlar bir kısmı bizim yerli üniversitelerimizde kalsınlar, orada yapsınlar doktoralarını. Onun için bu üniversitelere biz imkânlar tanıyalım, lisansüstü öğrenci alsınlar, lisans öğrenci sayılarını kısalım, falan filan bunun gibi. Yine beş altı üniversiteydi bunlar. İTÜ vardı, ODTÜ vardı, Boğaziçi vardı… Hatta ek ödenekler veriliyordu o zamanlar. O da başka bir yere, fazla bir yere gitmedi. Şimdi bu üçüncü denemedir araştırma üniversiteleri işi, gayet güzel. Araştırmaya, AR-GE’ye odaklanmalarını istiyorlar. Bilim üretmeye odaklanmalarını istiyorlar. Ama üniversitelerin bunu yapabilmesi içini doldurmaları lazım. O düzenlemenin içi de üniversitelerin mali özerkliğinden geçer. Çünkü stratejik plan yaparsın, ben şu hedefe gideceğim diye. O yöne doğru para harcayamıyorsan, kazandığın parayı, devletin verdiği parayı doğru dürüst tahsis edemiyorsan kaynaklarına –ki mali özerklik o demektir–, o zaman hiç stratejik planlama yapma. Araştırma hedeflerine ulaşma. İkincisi, sen araştırma üniversitesiysen lisansüstü öğrenciye ihtiyacın var. Lisansüstü öğrenci yerine lisans öğrencisi alıyorsan, senin kapından içeri gönderiyorlarsa tonla lisans, o işi yapamazsın. Bunun gibi içinin doldurulması lazım. Bence kavram çok iyi bir kavram, Türkiye’nin ta Özal yıllarından beri yerleştirmeye çalıştığı bir kavram. Fakat daha da içinin doldurulmadığı bir kavram diye düşünüyorum ben.

Güzel bir adım ama, bir yandan da dediğiniz gibi, bu özerklik mevzuunda ileriye değil geriye gidiyoruz.

Tabii orada da öğretim üyesinin yükseltmesine… Üniversite kendi standartlarını koyabilmeli. Anlatabiliyor muyum? Kimi alacağım ben buraya? Yani ben araştırma üniversitesi olacağım ama hangi tür araştırmalarda odaklanacağım? Hangi tür lisansüstü eğitim vereceğim? Hangi tür öğretim üyeleri bu işlere daha yatkın? Bu kararları üniversite verir. Tepeden birileri verip oraya göndermez.

Umalım her şey daha iyi gitsin bundan sonra üniversiteler için.

İnşallah.

Çok, çok teşekkürler. Aydınlattınız bizi bu kadar muğlak bir konuda. Ayaklarınıza sağlık diyelim.

Aydınlattım mı yoksa aklınızı mı karıştırdım, bilemiyorum.

En azından hangi kavramın ne olduğunu, hangisinin geçmişte var hangisinin yok olduğunu öğrenmek değerli bu muğlaklıkta. Çok sağolun. Medyascope TV’de bugün yardımcı doçentliğin kaldırılması ve yeni akademik sistem planlarını konuştuk. Bizi dinlediğiniz için teşekkürler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus