Ünlü siyasetbilimci Andrew Arato: “Anayasa Mahkemesi 2010 değişiklikleriyle zayıflatılmasaydı, Türkiye bugünkü otoriterleşmeyi yaşamayabilirdi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sosyal ve siyasi teori uzmanı Profesör Andrew Arato, sivil toplum siyaseti ve karşılaştırmalı anayasa yapım süreçleri üzerine yaptığı çalışmalar ile tanınıyor. 2016’da Oxford Üniversitesi yayınlarından çıkan Post Sovereign Constitution Making: Learning and Legitimacy adlı kitabında 1980’lerden bu yana Türkiye’deki anayasal gelişmeler üzerine detaylı bir analiz yapan Arato’yla arkadaşımız Edgar Şar, bu gelişmelerin bugünkü Türkiye siyaseti üzerine etkisi üzerine konuştu.

EŞ: Profesör Arato, tekrar hoş geldiniz.

AA: Beni ağırladığınız için teşekkür ederim.

EŞ: İlk sorum 1982 Anayasası hakkında olacak. Sizin iddianıza göre 1982 Anayasası, “vesayet kurumları” adını verdiğiniz kurumlar aracılığıyla biri diğerine üstün olacak şekilde iki devlet ya da bir “devlet içinde devlet” yarattı. Sizce bu durum 1980’lerden bu yana Türkiye’deki anayasal gelişmeleri nasıl etkiledi?

AA: Bunun bir etkisi oldu tabi. Çünkü siyasi aktörler, sivil düzene geçilir geçilmez başlarda Turgut Özal’ın liderliğinde, bu ikili yapıdan kurtulup anayasal olarak gerektiği gibi işleyen bir demokrasiye doğru yol almaya çalıştılar. Yani en baştan itibaren asker ve anayasal düzen taraftarı politikacılar arasında bir mücadele başladı ve bu en azından 2004 – 2005’e kadar devam etti.

EŞ: 2004 – 2005 yıllarına temas ettiniz. Burada da AKP’nin, iktidarının ilk yıllarında Türkiye’yi anayasal olarak demokratikleştirmek için çok önemli adımlar attığı konusunda neredeyse bir fikir birliği var. Fakat siz kitabınızın Türkiye’yle ilgili bölümünde AKP’nin bu süreci başlatan siyasi aktör olmadığını ve üçlü koalisyon döneminde başlayan bu süreci devam ettirdiğini iddia ediyorsunuz. Bu AKP’nin ilk yıllarında Türkiye’nin demokratikleşmesinde oynadığı rolü gözümüzde büyütmememiz gerektiği anlamına mı geliyor?

AA: Aslında bu iki iddia birbirini dışlamıyor. Evet, demokratikleşme süreci aslında 1987’de yapılan anayasa değişiklikleriyle başladı ve bu değişikliklerin bir bölümü de AKP’nin henüz olmadığı 1990’larda devam etti. O zamanlarda AKP’nin seleflerinden olan Refah Partisi’nin duruşu ise pek belli değildi. Eğer Refah Partisi neredeyse her seferinde kendi dini-politik çıkarlarını öne çıkarmamış olsaydı, belki çok daha önemli anayasa değişiklikleri o dönemde yapılabilirdi. Sonuçta Refah Partisi ve sonrasında Fazilet Partisi kapatılınca AKP, siyasi İslam’ı temsil eden parti olarak öne çıktı ve belki kısmen samimi kısmen de stratejik sebeplerle AKP, zaten başlamış olan demokratik anayasa değişiklikleri yapma dalgasına katkıda bulunacak şekilde kendini tekrardan tanımlamayı tercih etti. Ve kazandığı ilk seçimin ardından meclisteki çoğunluğuyla AKP önemli değişikliklerin yapılmasını sağladı. Fakat sürece genel olarak baktığımızda AKP’nin bir başlatıcıdan ziyade, devam ettirici olduğunu söyleyebiliriz.

EŞ: AKP döneminde yapılan anayasa değişikliklerine bakıldığında, siz uzlaşma ile yapılan değişikliklerle çoğunlukçu yöntemle yapılan değişiklikler arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Sizce bu ayrım neden önemli?

AA: 2000’lerin başında AKP’yle birlikte meclisteki tek parti CHP’ydi. Ve bu iki parti o yıllarda anayasada önemli değişikler yapmak üzere uzlaşıp, toplumun çok farklı ve büyük bir kesiminin kabul edebileceği bir sonuç ortaya çıkarmış oldular. AKP, o dönemlerde meclisteki çoğunluğuna dayanarak bu değişiklileri yalnız yapmayı da deneyebilirdi, fakat o durumda ortaya çıkacak sonuç çoğunlukçu ve toplumun sadece bir kesiminin kabul edebileceği bir sonuç olurdu. Dolayısıyla uzlaşma ile yapılan değişikliklerle dayatma ile yapılan değişiklikler arasında temel bir fark var ve AKP’nin çıkarları zaman içinde onu uzlaşmayı bırakıp diğer yöntemi uygulamaya itti.

EŞ: O zaman bu durumda demokratikleşme yolunda anayasa değişikliği yaparken yöntem olarak uzlaşmanın seçilmesi, vesayet kurumlarını by-pass etmek için de uygun bir yöntem oldu diyebilir miyiz?

AA: Evet, bu kesinlikle doğru. Örneğin 1990’larda yapılan önemli anayasa değişiklikleri düşünüldüğünde, bir vesayet kurumu olarak sesini sürekli yükselten ordunun bu değişikliklerden memnun olmasa dahi toplumun büyük bir kesimini temsil eden birçok partinin bir araya gelip ortaya çıkardığı bu değişikliklere açıktan karşı çıkamadığını görüyoruz. Anayasa Mahkemesi (AYM) için de aynı şey geçerli. Her ne kadar AYM’yi salt bir vesayet kurumu olarak görenlere katılmasam da, o dönemlerde anayasa değişikliklerinin parlamentoda büyük bir uzlaşmayla yapılması, AYM’nin de bu değişiklikleri iptal etme şansını ortadan kaldırdı çünkü AYM’nin anayasa değişikliklerini inceleyebilmesi için en az 110 milletvekilinin değişiklikleri mahkemeye götürmesi gerekiyor.

EŞ: Yani AYM bir anayasa değişikliğini incelemek için kendi kendini harekete geçiremez diyorsunuz.

AA: Evet AYM’nin böyle bir yetkisi yok. Bir anayasa değişikliğini incelemesi için AYM’yi ya cumhurbaşkanı ya da 110 milletvekili harekete geçirebilir. Bu durum örneğin 2008’de olmuştu, başörtüsü özgürlüğü için yapılan anayasa değişikliğinde. Bu değişikliği AKP, MHP’nin desteğiyle meclisten geçirmişti fakat CHP, 110’dan fazla milletvekili olduğu için değişikliği AYM’ye götürmüş, mahkeme de değişikliği iptal etmişti.

EŞ: Kitabınızda özellikle 2007’den sonra AKP’nin anayasa değişikliklerinde uzlaşma yerine meclisteki çoğunluğuna başvurması sonucunda AYM ile arasında bir “at yarışı”nın başladığını ve bu yarışa tepki olarak AKP’nin 2010 değişikliklerini gündeme getirdiğini söylüyorsunuz.

AA: Evet, “at yarışı” dediğim şey sanırım 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında çoktan başlamıştı. Abdullah Gül’ün seçilmesinin mahkemece engellenmesi ve AKP’nin cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğiyle karşılık vermesiyle yarışın ilk turunun berabere bittiğini söyleyebiliriz. İkinci tur ise, başörtüsü meselesiyle ilgili yapılan anayasa değişikliğinin AYM tarafından iptal edilmesiyle mahkeme tarafından kazanıldı. Daha sonra AKP’ye açılan kapatma davasında mahkemenin yeterli oyu bulamamasıyla AKP mahkeme karşısında bu turu kıl payı farkla da olsa kazanmış oldu. Buna rağmen, AYM’nin kendi önünde büyük bir engel olduğunu gören AKP 2010 değişiklikleriyle başta AYM olmak üzere yargıyı etkisiz kılmak istedi ve değişikliklerin referandum ile geçmesiyle aslında bu yarış AKP tarafından kesin olarak kazanılmış oldu.

EŞ: Peki şimdi de biraz 2010 değişikliklerinin içeriğine girelim çünkü bu konu sanırım bugünkü otoriterleşmeyi analiz ederken de gayet önemli. Siz bu değişikliklerin anayasacılığa karşı olduğunu söylüyorsunuz, bunu biraz açabilir misiniz?

AA: 2010 değişiklikleri çok akıllıca tasarlanmıştı. Toplam 26 değişiklik vardı ve bunların arasından en az 20 tanesi çok olumluydu; toplumsal cinsiyet eşitliği, sendikaların tanınması gibi liberal demokrasinin alkışlayacağı tarzdaki değişiklikler ne anayasacılığa ne de demokrasiye karşı. Fakat AYM’yi ve yargıyı ilgilendiren diğer değişiklikler bana göre başından beri anayasacılığa karşı bir saldırıydı ve CNN Türk ve Milliyet’e verdiğim mülakatlarda Türk dostlarımı bu paketin tamamına evet dememeleri için uyardım. Bu değişikler anayasacılığa karşı bir saldırıydı çünkü AYM’nin anayasa değişikliklerini denetleme gücünün zayıflatılması ve hükümetin tek taraflı olarak seçeceği üyelerin mahkemeye yeni üyeler olarak atanması, “court-packing” dediğimiz mahkemenin hükümet yanlısı bir biçimde yeniden şekillenmesine sebep oldu. Benim 2010 değişikliklerini sadece AYM’ye karşı değil doğrudan anayasacılığa karşı bir saldırı olarak adlandırmamın sebebi ise anayasacılığın tanımından kaynaklanıyor. Anayasacılık, yürütme gücünün yetkisini keyfi olarak kullanmaması için anayasal olarak sınırlandırılmasını öngörür. Böyle bir sınırlandırmanın gerçek anlamda işler olması için ise bağlayıcı olması gerekir. Bağlayıcılık da içinde yaşadığımız modern koşullar altında bir isyan ya da devrim aracılığıyla kolaylıkla olamayacağından bağımsız mahkemelerin varlığı şarttır. Dolayısıyla AYM’nin bağlayıcı denetleme gücünün 2010 değişiklikleri ile azaltılmasıyla, hükümet yetkilerini daha rahat kullanmayı amaçladı ve kendi anayasal projesini, yani başkanlık sistemini gündeme getirmek için de uygun ortamı sağlamış oldu.

EŞ: Bu durumda 2010 değişikliklerinin Türkiye’nin bugün yaşadığı otoriterleşme süreciyle doğrudan ilişkili olduğunu söylüyorsunuz? Peki bu değişikler otoriterleşme sürecine gelinmesinde nasıl bir rol oynadı?

AA: Evet, burada formel bir rolden bahsedebiliriz. Bu değişikliklerle birlikte AYM’nin bundan sonra gelebilecek anayasa değişikliklerini denetleme ihtimali ortadan kalkmış oldu. Ve burada da Nisan 2017 değişikliklerinden bahsetmek gerekiyor. Esasen Nisan 2017 değişiklerini mümkün kılan 2010 değişiklikleridir. Peki neden bu kadar beklemek zorunda kalındı? Bu 7 yılda çok şey oldu, özellikle seçimler bağlamında. 2011 yılındaki seçimlerde AKP ilk önce mecliste 330’dan az sandalye kazanarak referandumla da olsa tek başına anayasa yapma gücünü kaybetti. 2010’da bu gücü vardı ve kullandı. Şimdi bu gücü kaybedince, AKP’nin Öcalan’la yürüttüğü çözüm süreci kapsamında Kürtlerle anlaşacağı ve başkanlık sistemini bu yolla getireceği söylendi. Fakat böyle olmadı, tarihsel sebeplere pek girmek istemiyorum ama sanırım HDP’nin yapısı AKP’nin bu stratejisinin çökmesine sebep oldu.

7 Haziran seçimlerinde ise AKP parlamentodaki çoğunluğunu kaybetti. Fakat daha sonra hepimiz biliyoruz ki Kürtlerle olan savaş tekrar başladı. Buna kim sebep oldu? Pek ayrıntıya girmek istemiyorum ama sanırım iki tarafın da hatalarıyla bu noktaya gelindi. Sonuçta AKP yeni bir tercih yapıp bana göre anayasal projesini mümkün kılacak bir adım atmış oldu. Bu tercih milliyetçi bir tercihti; belki de gizli bazı müzakerelerde MHP, AKP’yi bu tercihi yapması için cesaretlendirmiş olabilir, bilemiyorum. Sonuç itibariyle Kürtlerle olan savaşın tekrar başlaması AKP ve MHP’yi birbirine çok yaklaştırdı. Bu sayede hem 1 Kasım 2015 seçimleri kazanılmış oldu hem de anayasası değiştirecek çoğunluk MHP ile sağlanmış oldu. Tüm bu süreçlerde eğer gerçekten güçlü bir anayasa mahkemesi olsaydı, demokratik olmayan anayasa değişikliklerini denetleyebilir ve muhtemelen iptal edebilirdi. Fakat bu fırsat 2010 değişikleriyle kaçırılmış oldu.

EŞ: Bu noktada şu önemli soruyu sormak isterim. 2010 değişiklikleri lehinde oy kullanan birçok kişi, kendisini bizatihi bir vesayet kurumu olarak gördükleri AYM’nin vesayetinin kırılması için evet oyunun doğru tercih olduğunu düşündüler. Siz ise bu değişiklikler olmasaydı ve AYM daha güçlü olsaydı, Türkiye bugün yaşadığı otoriterleşme sürecini yaşamayabilirdi diyorsunuz.

AA: Evet bu görüşü hukukçu Aslı Bali de savunmuştu. Hatta o benim “court-packing” yani mahkemenin hükümetin çıkarlarına göre yeniden şekillendirilmesi olarak gördüğüm süreci, bunun tam tersi anlamına gelen “court unpacking” olarak değerlendirmişti. Çünkü ona göre, demokratik olarak seçilmiş parlamento ve hükümet tarafından mahkemeye seçilecek yeni üyelerle, mahkemedeki “Kemalist” çoğunluk ortadan kalkacaktı. Bana göre böyle bir çoğunluk o tarihte artık pek kalmamıştı. Sanırım şu an Bayan Aslı Bali’yle birlikte 2010 değişiklik paketini destekleyen kesimler, bu değişiklerin bugün yol açtığı şeylerden ötürü çok üzgündür. Aslında bu değişikliklerin bugün yol açtığı dönüşüme bakıldığında bu değişiklikleri destekleyen kesimlerin ne kadarının bugün üzgün olduğu da ilginç bir soru.

Başlangıçtan beri yaptığım söylediğim gibi, çok güçlü bir anayasa mahkemesi duruma göre vesayetçi bir kurum olarak görülebilir. Fakat AYM’nin tarihine baktığımızda özellikle 1960 Anayasası kapsamında kurulan mahkemenin verdiği kararlara bakıp değerlendirdiğimizde, AYM’nin hükümetlere ve hatta askeri vesayete karşı temel hak ve özgürlükleri korumak adına da birçok karar aldığını görüyoruz. Özellikle 1970’lerde orduya ve ordunun desteklediği hükümetlere karşı aldığı kararlar, AYM’yi zaman zaman vesayetçi kurumlarla karşı karşıya da getirdi. Hatta bu yüzden 1982 Anayasası’nda cunta AYM’nin anayasa değişikliklerini inceleme yetkisini önemli ölçüde daraltmıştı. Sonuç olarak AYM’nin hak savunuculuğu ile vesayet savunuculuğu arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz. Bu AYM’nin yaşadığı bir kimlik ikilemi ve bu ikilemin 21. yüzyılın ilk on yılında da çözülemediğini söyleyebiliriz. Buna rağmen bana kalırsa AYM’nin rolünü güçlü bir şekilde oynayabilmesi çok önemliydi çünkü AYM Türkiye’de anayasa yapıcıları yöntem olarak uzlaşmayı seçmeleri konusunda zorlayabilecek tek kurumdu. Daha önce de söylediğim gibi bir anayasa değişikliğinin AYM’ye götürülmesi için meclisin en az 1/5’i yani 110 milletvekilinin gerekmesi, anayasa yapıcılarını AYM’nin sürece olumsuz anlamda dahil olmaması için, değişiklik paketlerini yeteri kadar milletvekilini ikna edecek bir uzlaşma zemininde oluşturmaya teşvik etti. Yani tamamıyla vesayetçi bir kurum olduğunu varsaydığımızda dahi AYM’nin bu tarz bu uzlaşmayı teşvik etme rolü olduğu da açık. 2010 değişiklikleriyle ise AYM’nin bu rolü ortadan kalkmış oldu. Bu ortadan kalkınca, partilerin demokratik bir anayasa için uzlaşmaya yanaşmaları ancak seçim yoluyla ya da tüm siyasi partilerin anayasal sadakatleriyle gündeme gelebilirdi. Fakat 2011’den sonraki seçimler gösterdi ki anayasa yapmak ya da anayasayı değiştirmek için kendi çoğunluğunuz yoksa bile bir ortak bularak yine uzlaşmadan uzak bir anayasa değişikliği sürecine girilebiliyor ki Türkiye’yi Nisan 2017 referandumuna getiren de bu oldu. Dolayısıyla evet AYM, hak savunuculuğu ile vesayet savunuculuğu arasında yalpalayarak bir kimlik ikilemi yaşamış olsa da, güçlü bir mahkemenin varlığının bile uzlaşmaya zorlayan ya da teşvik eden bir etkisi vardı.

EŞ: Profesör çok teşekkür ederiz katıldığınız için. Sizi ağırlamak bizim için bir memnuniyetti.

AA: Teşekkürler, benim için de öyle. Umarım ülkeniz için her şey çok daha iyi olur.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus