Açık Oturum (136): Mithat Sancar, Fehmi Koru ve Murat Aksoy ile Türkiye’nin “acil” seçimi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 136. “Açık Oturum”una hoşgeldiniz. Bu akşam iki haftadır sürdürdüğümüz “Açık Oturum”a devam edeceğiz. Nedir o? Türkiye’nin “acil seçim”i. Kimine göre erken seçimi, kimine göre baskın seçimi. Üç konuğumuz var: Skype üzerinden gazeteci Fehmi Koru bizimle beraber. Fehmi Bey hoşgeldiniz.

Fehmi Koru: Hoşbulduk.

Stüdyoda sol tarafımda yine gazeteci Murat Aksoy bizlerle beraber, hoşgeldiniz.

Murat Aksoy: Hoşbulduk.

Sağ tarafımda HDP Mardin Milletvekili, Meclis Başkanvekili ve Hukuk Prof. Mithat Sancar, hoşgeldiniz.

Mithat Sancar: Hoşbulduk.

Efendim, her Açık Oturum’da hatırlatıyorum: Türkiye hâlâ bir OHAL rejimi altında yönetilmekte. En son 18 Nisan’da AK Parti ve MHP oylarıyla 3 ay süreyle yedinci kez uzatıldı OHAL. Bugün itibariyle OHAL’in 651. günündeyiz. 1 yıl 9 ay 9 gündür OHAL altındayız ve Türkiye 24 Haziran’da yapılacak seçimlere de OHAL rejimi altında girecek.

Hem genel seçim, hem de cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 3 Kasım 2019’da yapılacağı açıklanmıştı. Ama biliyorsunuz, Devlet Bahçeli’nin bir açıklaması, ardından Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelip konuşmaları ve görüşmeleri nihayetinde 24 Haziran’da Türkiye’de bir erken seçim yapılacak. Enflasyon açıklandı: TÜFE’de yıllık %10. Dolar 4 TL, Euro 5 TL, akaryakıt 6 TL ve Türkiye erken seçime gidiyor.

Efendim, konuklarımdan da izin alarak izleyicilere de hatırlatmak bâbında gelişmeyi çok kısa olarak şöyle bir aktaralım: 11 Ekim 2016’da Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli ağzındaki baklayı çıkardı, erken genel seçim istedi. Onun tarihi başkaydı. Çok özür dilerim, daha önce Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılacak olan sisteme geçiş için aslında 11 Ekim 2016’da ilk düğmeye basmıştı. 21 Ocak’ta AK Parti’nin 18 maddeden oluşan anayasa değişikliği teklifi 2017’de Meclis’te kabul edildi. Biliyorsunuz, 16 Nisan’da referanduma gittik. 17 Nisan 2018 Salı günü, Devlet Bahçeli tıpkı daha önce koalisyon ortağıyken yaptığı gibi, 3 Kasım 2012’de seçim yapılsın dediği gibi, tekrar bir seçim telaffuz etti. 18 Nisan Çarşamba günü Recep Tayyip Erdoğan “Biz konuştuk, anlaştık. 24 Haziran’da erken seçim yapacağız” dedi. Bu esnada Medyascope.tv’de Ruşen Çakır, Abdullah Gül’ün adaylığının söz konusu olabileceğini söyledi bir pazar günü. Ardından bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapıldı ve bir iddiaya göre 24 Nisan’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Abdullah Gül’ü ziyaret ederek aday olmamasını istediler. 28 Nisan’da Abdullah Gül bir açıklama yaparak “Ben aday değilim” dedi.

İzniniz olursa, bu konudan ve Fehmi Koru’dan başlamak isterim. Yanlış anlaşılmasın; Fehmi Koru=Abdullah Gül gibi bir durum ortaya çıkıyor her seferinde. Fehmi Bey de “Ben Abdullah Gül’ün temsilcisi, sözcüsü değilim” diyor. Bunu da oraya kaydediyorum, ama yine de oradan başlamak istiyorum. Siz Abdullah Gül’ün bu açıklamasını nasıl tercüme edersiniz? Bu açıklamanın bir tercümeye ihtiyacı var mıdır? Bir de şunu sorayım: Gazetecisiniz, bu açıklamanın ardından sizce Abdullah Gül seçimde AK Parti’ye ve cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’a oy verir mi?

Fehmi Koru: Abdullah Gül’ün açıklamasından kastınız, aday olmayacağını çalışma ofisinin önünde gazetecilerin bulunduğu bir ortamda yaptığı açıklamaysa…

Doğrudur.

Fehmi Koru: Evet, o açıklama çok net. Kime oy vereceğini bilemem elbette. Ben kendim de henüz kime oy vereceğimi tespit etmiş değilim. Ancak bildiğim kadarıyla, Abdullah Gül dünyanın bugün aldığı yeni çehre içerisinde Türkiye’nin bulunduğu durumu pek olumlu görmüyor. Uygulanan politikalardan mutlu değil. Daha farklı bir politik yaklaşım içinde olunmasını; içeride ve dışarıda tercihlerin yeniden gözden geçirilmesini; mesela “Başkanlık veya Cumhurbaşkanlığı Sistemi” adını taşıyan bu yeni sistemin denge ve denetlemelerden uzak özelliklerinin geride bırakılmasını; yeniden parlamenter sistem içerisinde ama güçlendirilmiş, daha olumlu hale getirilmiş bir sistem içerisinde Türkiye siyasetinin oluşmasını tavsiye ediyor. Bunu yeni şekilde de söylemiş değil. Zaman içerisinde birkaç kez tekrarladığı için zaten bunları herkes biliyordu. Kendisi de zannediyorum böyle bir teklif geldiğinde, eğer iktidar partisi dışındaki siyasî partiler kendisini uygun görürlerse onun da görevden kaçmayacağı yönünde, onlarla görüşmelerinde bu mesajı verdi. O mesajlar içerisinde iki tane şart vardı bildiğim kadarıyla: Birincisi, kendisinin etrafında uzun yıllardan beri bulunan kişilerin onun bu hareketini tasvip etmesi –ki bu çok önemliydi ona göre–; AK Parti’de tanıdığı, kendisiyle birlikte olmuş, parti kurucusu olmuş birtakım isimlerin –sayıları fazla olmayabilir bunların–, kendisinin değer verdiği birtakım isimlerin, yaptığı bu tercihin doğruluğu konusunda tereddütte olmamaları idi. Birinci şartı buydu. Kendi kendisine koştuğu şartlardan bahsediyorum.

İkincisi de, başkalarıyla değil; çünkü başkalarının da aday olduğu bir ortamda isimlerin tartışılacağı, oysa esas tartışılması gerekenin prensipler, ilkeler ve Türkiye’nin gideceği yön olması gerektiğine inandığı için, fazla adayların olmadığı bir ortamda, yani kendisinin temsil ettiği ilkeler platformu olarak Temel Karamollaoğlu’nun da dillendirdiği o genel ilkeler içerisinde bulunmayı arzu eden bütün siyasî partilerin kendisine destek vermesi şartıyla böyle bir işi üstlenebileceğini, öyle zannediyorum ki hem önce kendisi düşündü, hem de kendisiyle bu konuları görüşenlere bu mesajları verdi. Ama birincisinin gerçekleştiğini biliyor kendisi. Görüşmelerinden çıkardığı sonuç, o yakın çevre dediği, kendisinin doğrulandığını bilmek istediği ve ağızlarından duymak istediği insanlardan bu yönde bir destek aldığı. Ama ikincisinin süreç içerisinde gerçekleşmeyeceğinin ortaya çıktığı, bundan dolayı da aday olmayacağı. Bunu da o bahsettiğiniz açıklamasında çok açık bir dille ifade etti. Ama sadece “Ben aday olmayacağım” mesajını vermekle yetinmedi. Aslında bu 50 günlük süreç ve kampanya içerisinde tartışılmasını umduğu için köşeli birtakım fikirlerini de gazeteciler aracılığıyla kamuoyu ile paylaşmayı tercih etti. Hepimizin bunların çoğundan malumat sahibi olduğumuz bir süreç bu.

Son bir soru, kısa bir cevap: Abdullah Gül’ün adaylığı üzerinde muhalefet partileri neden uzlaşamadı sizce?

Fehmi Koru: Aslında çok belirgin bunun sebebi, Meral Akşener, yani İYİ Parti’nin Genel Başkanı, kendisinin de aday olduğunu daha en başlardan, hatta bir yıl önceden beri telaffuz etmekteydi. Öyle zannediyorum ki, Abdullah Gül formülüne bel bağlamış olan diğer partilerden siyasî isimler, onun bu noktadan geri adım atabileceğini, daha seçilebilecek bir isim olan Abdullah Gül lehine feragat edebileceğini düşünmüşlerdi. Ama öyle olmadığı görüldü. Tabii bir başka partiden, muhalefet partilerinden birinden aday çıkınca, bu sefer CHP liderliği de “Biz neden başkasını aday gösterelim?” demeye başlayan isimlerle yüz yüze gelmeye başladı. Orada da galiba Abdullah Gül yerine kendi içlerinden bir ismin adaylığı üzerinde uzlaşmak daha makul gibi göründü. Dolayısıyla Abdullah Gül de aday olmamaya karar verdi.

Peki. Mithat Bey, Abdullah Gül’ün çatı adaylığına ya adaylığına HDP’nin yaklaşımı neydi? Destekler miydi?

Mithat Sancar: Bu konuda diğer muhalefet partilerine bizim neredeyse açık çek verdiğimizi söyleyeyim. Bu seçimlerde bir stratejik hedef var. Recep Tayyip Erdoğan’ın kaybetmesi sembol olarak alınsın. Sadece bir şahsın seçimi kaybetmesi meselesi değildir, aynı zamanda bir dönemin durdurulması ve bitirilmesi meselesidir: OHAL ile yönetilen bir Türkiye. Bu anayasa değişiklikleri zaten seçimle birlikte yürürlüğe girecek ve yeni bir hükümet sistemi geliyor. Ama bu hükümet sistemi zaten var olan otoriter gidişatı iyice diktatoryal hale getirecek bir sistem. Bunun durdurulması. Eğer muhalefet bunu durduracak ortak bir aday üzerinde anlaşırsa bizim buna zorluk çıkarmayacağımız, engel olmayacağımız, tam tersine gerekli kolaylıkları göstereceğimiz yönünde mesajlarımız tüm partilere gitti. Dolayısıyla bizim burada bu stratejik hedefe ulaşmak amacıyla ilkeler temelinde yapılacak bir anlaşmaya ve mutabakata herhangi bir engelimiz olmayacak. İlkelerden de kasıt zaten çok karmaşık değil: OHAL’in, OHAL ile birlikte yaşanan bütün bu hukuk ve hak ihlâllerinin durdurulması, bitirilmesi ve aynı zamanda parlamenter sisteme, hukuk devletine dönüşü sağlayacak reformların belirlenmesi. Bu çerçevede bir mutabakat olsaydı, diğer partiler, yani CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi, bu hedeflere uygun bir aday çıkarabilseydi –aday Gül olurdu, başka biri olurdu– bizim burada engel olmamız söz konusu değildi.

Peki. Murat Bey siz bir dönem CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da danışmanıydınız. Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adayı olmasını istedi mi? Bu konuda bir bilginiz var mı? Abdullah Gül CHP’nin ve muhalefetin çatı adayı olamadıysa neden olamadı?

Murat Aksoy: Sayın Kılıçdaroğlu’nun buradaki stratejisi, Mithat Hoca’nın da ifade ettiği gibi, bir kişiden ziyade ilkelerdi aslında. O ilkeler de –yine Mithat hocama referansla söyleyeyim– OHAL’in bitmesi, ülkenin daha demokratikleşmesi, parlamenter sisteme yeniden dönüş, hukukun yeniden bağımsız ve “tarafsız” olmasıydı. Aslında temel ilkeler buydu. Ben o zaman tutukluydum, içerideyken izliyorduk; 16 Nisan Referandumu’nda “Hayır Bloku”, çeşitli partiler ve her parti kendi derdini ve kendi “hayır” gerekçesini kendi tabanına farklı dille nasıl anlattıysa, bu seçimde de aslında bu biraz önce saydığımız 3-4 tane ilkeyi kendi tabanına anlattığı ve öncesinde de isim üzerinde değil, bu ilkeler üzerinde uzlaşılmış ve bu ilkeleri temsil eden bir adayın çıkmasıydı. Fakat burada sanıyorum Kılıçdaroğlu’nun ya da CHP’nin hedefi sadece bu “Hayır Bloku”nu bir arada tutmak değil, aynı zamanda da kazanmanın garantisi olarak da “Evet” cephesindeki, yani AK Parti seçmeninden de bir miktar –%2, %3, %5 neyse bunun oranı– oy almak. Çünkü sonuçta CHP tabanında alınacak her oyun seçim sonucuna katkısı x2’dir. Yani, 1 puan geldiyse bu 2 puan demektir muhalefet açısından. Böyle bir adayı çıkarabilmekti ve bunun için de “spesifik” aday ve isim üzerinde baktığımız zaman, bu gerçekten AK Parti iktidarının kuruluşunda önemli bir isim olan ve üç kurucu isimden birisi olan Abdullah Gül’dü.

Pek çok yapılan araştırma şunu söylüyor: AK Parti’ye oy vermiş olan ama AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın izlediği siyasetten rahatsız olan % 20’lik bir kesim var AK Parti içinde. Bu toplam seçmenin neredeyse %10’una denk geliyor ve toplam içerisindeki bu %10 seçmenin de ortak iki tane sosyolojik özelliği var: bir tanesi, çoğunluğunun kadın olması; ikincisi de, bu insanların genç olması. Bu insanları gerçekten “Evet” cephesine, yani yeniden parlamenter sisteme dönüş, yeniden demokratikleşme, yeniden Avrupa Birliği, yeniden hak ve özgürlükler temeline çekebilecek bir isimdi aslında aranan. Gül sembolik bir isimdi. Ama olmadı. Burada benim sezdiğim ve yazılarımda ifade ettiğim kadarıyla mesele isim değildi, mesele önce ilkelerde uzlaşmaktı. En sonunda da bu ilkeleri temsil eden bir isimde uzlaşmaktı. Programın başında Sayın Koru’nun da, Sayın Sancar’ın da ifade ettiği gibi, burada isim konusunda uzlaşıldı; ama o da ne yazık ki Sayın Akşener’in “veto”suna ya da engeline takıldı diye düşünüyorum. Yoksa Sayın Kılıçdaroğlu’nun özellikle Gül’ü aday yapmak gibi, “bir ismi yapmak” gibi bir derdi yoktu. Ortak birtakım ilkelerde uzlaşılıp o ilkeleri temsil eden bir adayı ortaya çıkarmaktı.

Peki, yeri gelmişken sorayım. Bu sırayla, tersten devam edelim. Meral Akşener neyine güveniyor ve ısrar ediyor?

Murat Aksoy: Benim sezebildiğim, muhtemelen oradaki parti içi dengeler. Çünkü sonuçta diyelim ki Meral Akşener aday oldu ve seçilemedi, o zaman Meclis’e giremiyor. Dolayısıyla meclise giremeyen ama mecliste “grubu” olan bir parti olduğu zaman kendisinden başka iki tane güçlü aktör var aslında: Bir tanesi Koray Aydın, diğeri Ümit Özdağ. Bu içerideki meclis grubuyla, dışarıdaki lider arasında kaçınılmaz olarak bir gerilim doğabilir. Birincisi, galiba bunu da dikkate alıyor. İkincisi de, önceden deklare etti. Aday olmak belki parti kuruluşunda verilmiş veya kendi aralarında uzlaşılmış bir şey olabilir. Tutukluyken, içeride de okumuştuk, kendisi 1 yıl öncesinden parti kurulurken de adaylığını deklare etti. Ama burada benim kişisel olarak beklentim, bu yönde bir fedakârlık yapmasıydı; ama yapmadı. Bilmiyorum, ikinci bir güvencesi nedir bilmiyorum.

Ama şunu da ifade etmek lazım: Bu iki seçimi de, yani 24 Haziran’da Erdoğan’ın kazandığı ve Meclis çoğunluğunu AK Parti’nin kazandığı bir Türkiye’de, gerçekten bir sonraki seçim olacak mı gibi ciddi bir soru işareti var. Dolayısıyla bu sorunun muhatabı tabii ki tek tek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bizleriz; ama Meral Akşener’in de, diğer İYİ Parti temsilcilerinin de gerçekten neye güvendiklerini bir kere daha kendilerine –bugünlerde bile– sormaları gerekiyor. Çünkü içinden geçtiğimiz her gün, hatta daha da indirgeyelim, her saat ve her saniye, bu sistemin korunabilmesi açısından bir umuttu; ama makro düzeyde baktığımız zaman o umut her saniye giderek azalıyor diye düşünüyorum.

Mithat hocam, Meral Akşener neyine güveniyor?

Mithat Sancar: “Neyine güveniyor?” değil de “Neyi hesaplıyor?” sorusunun daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bu kadar uzun bir değerlendirmeyi de gerekli görmediğimi baştan belirteyim. Ama bir-iki noktanın altını çizeyim.

Ben sadece biraz parti içinden gelen ve diğer faktörler üzerinden bir tavır geliştirdiğini düşünmüyorum. İYİ Parti’nin ne gibi bir hedefi olduğunu, asıl amacının ne olduğunu, açık ya da örtülü, programının ne olduğunu bilmiyoruz. Bunu değerlendirmek için çok fazla veri yok; ama bir-iki tane veri var. Birincisi, diğer iki parti, Saadet Partisi ve CHP bir adayda uzlaştı. Oraya tekrar tekrar şu açıklamayı ekleyeyim: Bizim açımızdan da mesele asla isim değildi. Zaten bu baskın seçim dolayısıyla diğer partiler ve kamuoyunun çeşitli kesimleri acele bir arayışa girdiler. Ve sonuçta Murat’ın da açıkladığı gerekçelerle, şu aşamada başarı sağlama ihtimali en yüksek aday olarak görüldüğü için, isim olarak Abdullah Gül öne çıktı. Şimdi böyle bir ihtimal varken ve başarı da çok uzak görülmüyorken –başarıdan kastımız, tabii yine Erdoğan’ın, AK Parti-MHP ittifakının kaybetmesi–, bu da o kadar uzak değilken, İYİ Parti’nin bu mutabakatı bozmasının altında başka hesaplar aramak gerektiğini düşünüyorum. Çok fazla spekülasyona girmek istemiyorum. Bizim açımızdan böyle bir tartışma acil değil. Diğer meseleye, diğer faktöre baktığımızda, evet, cumhurbaşkanlığı seçimi için ortak aday üzerinde uzlaşmayı, mutabakatı İYİ Parti engelledi. Ama bizim bildiğimiz, sadece onu değil, “sıfır baraj ittifakı”na HDP’nin de dahil edilmesini bloke eden İYİ Parti oldu. Demek ki burada öyle basit hesaplar değil, daha uzun vadeli ve biraz daha “derin hesaplar” yatıyor. İYİ Parti’yi dikkatle takip etmekte fayda olduğunun altını bir kez daha çizeyim. Sonuçta bu ittifakı, yani “sıfır baraj ittifakı”nı konuşacağız sanıyorum.

Evet, konuşacağız.

Mithat Sancar: Biz ittifaka şu açıdan…

Ona gelmeden önce, bir de Fehmi Bey’in bu konudaki görüşünü alayım. Fehmi Bey, sizce İYİ Parti, Meral Akşener neyine güveniyor?

Fehmi Koru: Ben şu son birkaç ay içerisinde kamuoyu yoklamalarını çok yakından izledim. Hiçbir kamuoyu yoklamasında İYİ Parti çevrelerinin ileri sürdüğüne benzer bir tabloyla karşılaşmadım. Elbette yeni bir parti yeni bir hava oluşturdu. Ama güvenilebilir kamuoyu yoklamalarında, İYİ Parti’nin alabileceği azami oyun barajı ancak aşabileceği bir % 10 civarında oy olduğu görülüyor. O da garanti değil. Yani pek çok şarta bağlı olarak seçimde %10 barajını aşabilecek olan bir siyasî parti. Onun lideri olan bir insanın, şu süreç içerisinde hem de çeşitli imalarda bulunarak, diğer siyasî partilerin üzerinde uzlaşabileceği görüntüsünün alındığı bir ortamda, daha en baştan kendisinin adaylığını ortaya atarak ve bu konuda ısrar ederek ve diğer liderlerle görüşmelerinde de o ısrarını sürdürerek, şu anda gelinen noktayı, yani her partinin ayrı ayrı adaylarla cumhurbaşkanlığı seçimine katılması noktasını zorlamasını çok ilginç buluyorum. Bu sadece “Ben adayım ve kazanacağım” iddiasıyla irtibatlı olamaz. “Neyle ilgili olabilir?” diye düşündüğümde, aklıma fazla bir cevap gelmiyor. Ben bunu, Meral Akşener’in kısa bir süre öncesine kadar içinde bulunduğu MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, durup durduğu yerde birdenbire “26 Ağustos’ta seçim yapılsın” daveti ve ona cevap olarak da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hayır, Ağustos’u beklemeyelim, 24 Haziran’da bu seçimi yapalım” sürpriz cevabı ile çok farklı olarak görmüyorum.

Yani, Devlet Bahçeli’nin 26 Ağustos teklifini şu aşamada yapması nasıl anlaşılmaz bir şeyse, bambaşka bir anlaşmayla süreci çok farklı bir noktaya götürmek mümkünken, bunu engellemek için özel çaba gösteren Meral Akşener’in tavrının da bundan çok farklı olmadığını düşünüyorum. O da pek çok meçhulü içinde barındıran, ama belki yakından bakıldığında –şu anda görmesek bile– yarın anlaşılabilecek ve görülebilecek olan bir garip durum.

Meral Akşener’in aday olduğu bir ortamda gidilen bir seçimde, 24 Haziran’da ortaya çıkacak tablodan –o seçimde Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü bir adayın karşısında kazanma umudunu bugünden kitlelere veren bir insanın çok farklı bir sonuç aldığını, yani beklediğinin çok tersi bir sonuç aldığını görünce– ortaya çıkacak tablodan nasıl muzdarip olacağını düşünün. Çünkü bir siyasî partinin lideri, ama Meclis’e giremiyor. Bir siyasî partinin lideri kendisiyle ilgili çok yüksek perdeden hedefler koymuş ama onu gerçekleştiremiyor. O zaman ne olacak durum? Herhalde partisi onun konumunu ve durumunu gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır. Meral Akşener bunu düşünemeyecek bir insan mı? Dün siyasete girmiş birisi mi? Hayır, değil. Uzun yıllar sayılabilecek bir süre içerisinde, siyasetin en orta noktalarında bulunmuş, bakanlık yapmış bir isim. Dolayısıyla, bunu görebilecek durumda olduğu halde görmemesini de, buna rağmen tavrında ısrarcı olmasını da herhalde başka bir şekilde açıklamamız lazım. Ama şahsen ben şu aşamada bu açıklamayı bilerek yapabilecek durumda değilim.

Peki. Biraz geri çekilip tekrar bir bakalım, cumhurbaşkanlığı adayları kimler? AK Parti, MHP ve bugün itibariyle BBP’nin de katıldığı ittifakın adayı, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan. 100 bin imzayla aday olmak üzere Yüksek Seçim Kurulu’na başvuranlar: İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz. Partisi seçimlere katılamıyor, ama kendisi cumhurbaşkanı adayı olmak için başvurdu. CHP’nin adayını yarın sabah saat 10:00’da Ankara’da Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda açıklaması bekleniyor, kendileri öyle deklare ettiler. Fakat bu akşam itibariyle yayılan haberlere bakılırsa ve eğer onlar doğruysa –bir afiş bile gösterildi–, Muharrem İnce CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olacak. HDP’nin adayı ise yarın akşam saat 17.00’de İstanbul’da ve Diyarbakır’da açıklanacak. Eski Eş Genel Başkan ve halen cezaevinde tutuklu olarak yargılanan Selahattin Demirtaş HDP’nin cumhurbaşkanı adayı olacak.

Mithat Sancar: O daha sürpriz, daha açıklamadık. Açıklayacağız.

Muhtemelen olacak diyelim. Genel seçime 11 parti katılacak. AK Parti, Bağımsız Türkiye Partisi, BBP, CHP, DP, HDP, İYİ Parti, MHP, Saadet Partisi, Vatan Partisi, HÜDAPAR. Yüksek Seçim Kurulu’nun genel seçime katılacağını açıkladığı partiler bunlar.

Önümüzde bir de dörtlü ittifak, Demokrasi İttifakı…

Mithat Sancar: “Millet ittifakı”, ama daha adı konmadı galiba

Söyleyeceğim onu da. “Sıfır baraj ittifakı” olarak da ifade edilen bir ittifak olasılığı var. CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti. Bu akşam onların bir açıklamayla bu ittifakı deklare etmesi bekleniyordu. Fakat bugün CHP’den gelen bir açıklama bu deklarasyonun cumartesi gününe kaldığı yönündeydi. Çeşitli spekülasyonlar var; İYİ Parti Genel İdare Kurulu toplantı halinde, “O toplantı gecikeceği için yarına kaldı” deniyor. Saadet Partisi’nde –Saadet Partisi İhtiyar Heyeti diyesim geliyor– “Ak Sakallılar” dedikleri ekibin bir toplantısı var. “O toplantı geç saatlere kadar sürecek. O yüzden yarına ertelendi” deniyor. Fakat bir gerçek var, bu “Sıfır Baraj İttifakı”nın içinde HDP yer almıyor. Partiniz daha önce çeşitli sözcüleri vasıtasıyla bu “Sıfır Baraj İttifakı”nı destekleyebileceğini ifade etmişti. Bir: Neden bu ittifakın içinde değilsiniz? Davet olsaydı katılır mıydınız? Son soru da şu: Acaba, bu akşamki toplantılarda hâlâ –size de sorulmuş bir soru Sayın Murat Bey ve Fehmi Bey– CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’ne “Bir kez daha konuşun, ikna olun ve HDP’yi alalım şu ittifakın içine” dediği için mi gecikiyor bu iş?

Mithat Sancar: Biz bu “Sıfır Baraj İttifakı”na açık olduğumuzu, böyle bir ittifakın doğru bir yöntem olduğunu söyledik. Bunu sözcülerimiz de beyan etti, muhataplarımız da açıkça biliyor. Dolayısıyla, bizden gelen herhangi bir engelleme ve blokaj yok. Bunun altını çizmek istiyorum, nedeni de şu: Çeşitli tevatürler dolaştırılıyor, sanki bu ittifakı HDP istememiş ya da sanki burada çekince koyan HDP’ymiş gibi. Bu gerçeği yansıtmıyor. Biz şunu söylüyoruz: Barajın en büyük hedefi, Kürt siyasetidir. Bunu kimse gizlemiyor. Bu 12 Eylül’den bu yana da böyle bir amaç için kullanıldı. Biz parti olarak bu barajı 2015’te geçtik ve bundan sonra da geçeceğimiz anlaşılıyor.

Şu anda birkaç küçük parti dışında ya da seçime girecek partilere baktığımızda, büyük bir çoğunluğu için baraj yok artık. Bir tek HDP için devam ediyor. Bunun anlamı açık değil mi? Türkiye’de Kürt sorunu ve demokratikleşmeden, siyasî temsili ve demokratik siyaseti devre dışı bırakmaya yönelik bir mutabakat var gibi görünüyor. Eğer “Sıfır Baraj İttifakı” HDP’yi dışlamaya devam ederse, AK Parti-MHP ittifakının zihniyetini aynen paylaşmış olur. Çünkü AK Parti de yıllardır, özellikle 2015’ten bu yana bizi baraj altında bırakmak için elinden geleni yapıyor. Bunun somut bir sonucu daha olacak, anlatayım: Bizim oy oranımızın barajın epey üstünde olduğunu biliyoruz. Büyük bir seçim hilesi ve çok yaygın oy çalma, korkutma ve sindirme olmadığı takdirde biz 1 Kasım oylarımızın üstünde bir oy alabilecek konumdayız. Dolayısıyla bizim baraj korkumuz yok.

Ancak bütün bunlardan sonra eğer iki ittifak kurulur ve biz dışarıda bırakılırsak, bunun Türkiye siyaseti için anlamı şu: “Geniş bir blok, Kürtlerin ve diğer halkların kimlikleriyle siyasette temsil edilmelerini istemiyor ve reddediyor” demek. Kutuplaşmadan yakınan muhalefet, kendilerine muhalefet partisi diyen partiler, kutuplaşmayı çok derin ve çok tehlikeli bir noktaya taşıyan bir adım atmış olacaklar. Bu kutuplaştırma siyasetinin belki de en tehlikeli boyutuna kendileri zemin sunmuş olacaklar. Bir de şunu düşünün: Hilelerle, korkutmalarla ve baskılarla bizi baraj altında bıraktılar. O zaman Meclis aritmetiği nasıl şekillenecek, onu da düşünmek lazım. Bunun hesabı çok karmaşık değil. Eğer biz barajın altında kalırsak, AK Parti-MHP ittifakı Meclis’te çoğunluğu çok rahat sağlar. Eğer biz barajın üstündeysek bu çoğunluğu sağlamaları çok zor. Dolayısıyla şu anda “Sıfır Baraj İttifakı”na HDP’yi almayan partiler, hem başkanlık sisteminin diktatörlüğe devamını teşvik etmiş olacaklar, hem de Meclis çoğunluğunu kendi elleriyle AK Parti-MHP ittifakına sunmuş olacaklar. Türkiye’de bunun toplumsal barış, demokrasi, normalleşme, hukuk devleti açısından ne anlama geldiğini herkes kendine bir kez daha sormalı. Bizim bütün zorluklara göğüs germeye alışık, her şart altında mücadele yürütme tecrübesi olan dinamik bir teşkilatımız ve çok güçlü bağlarla değerlerine sahip çıkan bir tabanımız var. Biz bu barajı aşarız.

Ama üçüncü bir nokta daha var: Dışlanmaya rağmen barajı aştığımızda, ikinci tura kalan adaylara tabanımızın nasıl bakacağını o yarışın içinde olanlar hesaplasınlar. Yani, HDP’yi baraj altında kalma riskine rağmen dışlayan bir ittifakın adayı, ikinci tura kaldığında HDP tabanından nasıl oy isteyecek? Hangi etik ölçütlere, hangi demokratik kriterlere göre o tabana hitap edecek?

Bütün bu saydıklarımı alt alta koyun ve Türkiye’nin, Türkiye halklarının karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi daha iyi görürsünüz. “Sıfır Baraj İttifakı”nda HDP’yi dışlamak, AK Parti-MHP ittifakına karşı ileri sürülen bütün argümanları inandırıcı olmaktan çıkarır.

Pekâlâ. Birazdan başka bir şey soracağım. Şimdiden sorayım, cevabını sonra isteyeceğim. Konuşmanız arasında bize onu da değerlendirin. HDP İstanbul İl eş başkanınız tutuklandı.

Mithat Sancar: Bugün. Ben buraya gelirken yolda öğrendim.

Van’da, Hakkâri’de valilikler 30 gün süreyle…

Mithat Sancar: Etkinlik yasağı koydular.

Etkinlik yasağı koymuşlar. Bu nedir, size karşı mıdır? Bu ayrı bir soru olarak dursun.

Murat Bey’e döneyim. “Sıfır Baraj İttifakı” HDP’siz bir yere varabilir mi? HDP’nin bunun dışında olmasını neye bağlarsınız? Az önce dediğim gibi, bu akşamki toplantılar ikna turları mıdır?

Murat Aksoy: Evet bu ittifak bir yere varabilir; ama HDP’siz vardığı yer esas başlangıç noktasından, varmak istediği yerden eksik bir nokta olur. Çünkü biraz önce de ifade ettiğim gibi, bu seçimde de muhalefet açısından ana belirleyici olan: 16 Nisan’daki referandum sonucunu ve “Hayır Bloku”nu korumak, onun üzerine de AK Parti’den oy almak. Çünkü muhalefet açısından başarı dediğimiz hikâye bu aslında. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seçtirmemek değil, aynı zamanda Meclis’te de çoğunluğu elde ederek çifte başarıyı yakalamak. Dolayısıyla da bunun HDP’siz olma şansı yok. Evet, belli bir başarıya ulaşılabilir, ama HDP’siz bu ittifakın ya da makro düzeydeki bu hedefin başarıya ulaşma şansı yok.

Bana öyle geliyor ki, burada CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu’nun HDP’nin de bu barajın içinde olması için elinden gelen bütün gayreti ve çabayı sarf ettiğini düşünüyorum. Orada da Sayın Meral Akşener’in tıpkı Gül meselesindeki rezervi gibi, HDP’ye de bir rezervi var. HDP ile yan yana gelirse –%2, %3, %5, %15 neyse– bir kayıpları olur diye düşünüyor. Fakat buradaki mesele şu: Her partinin belki %1, %2 kaybederek hepsinin toplamda kazandığı bir oyun kurabilmesi lazım. Herkesin biraz fedakârlık yaparak makro düzeyde hepsinin kazanacağı bir oyun kurması lazım. Aslında muhalefetin ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun hedefi tam da bu. Belki herkesin söylem düzeyinde belli oranda kaybetmeyi düşünüp ama muhalefet partileri toplamında kazanmayı hedefleyen bir oyun kurması gerekiyor. Bence bugünkü görüşmeler, bugün açıklanması beklenen deklarasyonun Cumartesi’ye kalmasının özünde de bu arayışların hâlâ devam ettiğini gösteriyor. Sayın Mithat Sancar partinin önemli isimlerinden birisi. Sadece milletvekili olarak değil, hukukçu ve partideki ‘etkili’ kimliğiyle de önemli birisi ve burada dediği şeyler de aslında muhalefete ve diğer muhalefet partilerine her açıdan açık çek verdiğini ifade ediyor. Hem cumhurbaşkanlığı adaylığı meselesinde, hem de muhalefetin kurmak istediği oyunda. Dolayısıyla burada HDP’yi dışlayarak ya da daha açık söylersek Kürtleri dışlayarak Türkiye’nin barışı sağlaması mümkün değil. Çünkü biz burada sadece cumhurbaşkanlığı sisteminin normalleşmesinden, parlamenter sisteme geçmesinden bahsetmiyoruz. Biz burada kutuplaşmanın sona ermesinden, toplumsal farklılıkların bir arada yaşamasından bahsediyoruz. Burada bahsettiğimiz sadece Aleviliğin, Sünniliğin bir arada yaşaması, laiklerin-anti-laiklerin bir arada yaşaması değil. Burada bahsettiğimiz şey Kürtlerin ve Türklerin de bir arada yaşaması. Buradaki mesele, Türkiye’nin Kürt meselesinde olumlu adım atması ve aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’deki politikasından da birtakım geri adımlar atıp daha normalleşebilmesi. Aynı zamanda, Irak’taki politikasında da birtakım…

Biz aslında bugün tartıştık. Mesela Afrin konusu. Ne oluyor şu anda Afrin’de? Büyük bir zafer şeyleriyle girdik, şu anda konuşuyor muyuz? Türkiye orada ne yapıyor, nereleri aldı, kaç köy? Her gün askerimiz ölüyor. Tabutları gönderiyoruz, arkasından ağlıyoruz. Ne oluyor orada? Türkiye, başladığı noktanın neresinde? Kamuoyunda bununla ilgili açıklama var mı? Sadece Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklaması var. İşte, askerimiz şehit oldu, yaralandı vs.. Ne oldu bunun siyasî sonuçları ya da hedefi? Dolayısıyla burada Türkiye’nin gerek Suriye meselesinde, gerek Irak meselesinde temel pozisyonunun normale dönmesi de Türkiye’nin içerideki Kürt sorununu çözebilmesiyle mümkün. Bu da siyaseten, siyasî bir özne ve aktör olarak da HDP’nin devreye alınmasıyla mümkün.

Tabii burada muhalefeti eleştiriyoruz, “HDP’siz olmaz” diyoruz; ama HDP’nin de bu olumlu çağrıları hem biraz daha yüksek sesle söyleyebilmesi, hem de muhalefete doğru iki-üç adım daha hızlı atabilmesi gerekiyor. Çünkü buradaki temel mesele de, siyasî partiler sonuçta birtakım rasyonel gerekçelerle kararlarını alıyorlar ve dolayısıyla herkes %1’lik, %25’lik oylarla şey yapıyor. Burada HDP ile diğer partiler arasındaki mesele de güven meselesi. Bütün partiler, kamusal alanda bu güven meselesini yeniden tesis edebilirse –ki bunu da yapacak olan bu partilerin hem sözcüleri, hem kanaat önderleri– bence burada yol almak o kadar zor değil. Çünkü HDP’nin de, özellikle bu sorunda asıl uzlaşmaz denen ana muhalefet partisi CHP’nin de, gerçekten hem bu sorunun çözülmesi, hem de HDP’nin Türkiyelileşmesi konusunda, hem lider olarak Sayın Kılıçdaroğlu çok büyük fedakârlıklar yaptı ve elinden geliyorsa daha fazlasını da yapmak isteyeceğini sezgisel olarak söyleyebiliyorum.

O yüzden, evet, HDP’siz bu ittifak da en başta varmak istediği yerden eksik bir noktaya varmış olabilir, ama varabilir. Buradaki kritik mesele, cumhurbaşkanlığı seçimi sonucu ne olursa olsun, muhalefetin 24 Haziran’da 300+1 oy alabilmesi ve bunun içinde de HDP’nin 20, 50, 60 milletvekilinin olması. Çünkü bu bile denklem olarak çok şey değiştirebilir. Bazen şöyle de bir şey yapılabilir –Mithat hocam burada ne der bilmiyorum– illa böyle kamusal alanda varılmış bir ittifak değil, ama HDP ile de birtakım arka kapı diplomasisi, yani HDP’nin de kendini dışlanmış hissetmediği formülasyonlar da bu büyük hedefin başarıya ulaşmasında önemli pay sahibidir — ki ben bu arka kapı diplomasisinin de sürdüğünü ve HDP’nin de dışlandığını…

Fehmi Bey’e geçmeden hemen Mithat Bey’e soralım.

Mithat Sancar: Çok açık olarak söylüyorum: Bu konuda üzerimize düşen her türlü sorumluluğu yerine getiren çok olgun bir tavırla yaklaştık her iki konuya da. Bazı arka kapı diplomasi girişimlerini ve diplomatik ilişkileri, görüşmeleri açıklamak çok doğru değil; ama muhataplarımız çok iyi biliyorlar ki her konuda son derece yapıcı, veto koymayan, çekince koymayan, ilkeler çerçevesi dışında başka bir talebi olmayan bir tavır koyduk.

“HDP de bir şeyler yapsın” dendiğinde; ben belki içinde olmasaydım bunu anlardım, fakat içindeyim ve artık bu lafın kendisi bile haksızlık. Çünkü 7 Haziran sonrasındaki koalisyon meselelerini de hiç kimse konuşmuyor. Orada da son derece olgun, açık ve demokratik bir tavır koymuştuk, şimdi de öyle.

Öte yandan, neden bu mesele şöyle konmuyor: Bir ittifak kurulacak. Zaten ittifakın anlamı şu: Partiler ittifak yapmıyor; bir ortak listeyle giriyor ve herkes kendi seçmeninden oyunu alıyor. Dolayısıyla kimsenin kimseyle ortak seçim çalışması yapacağı yok. Kimsenin kimseyle herhangi bir yarışa gireceği yok. Burada şöyle önemli bir nokta var: İttifak içindeki partiler çok daha centilmen bir yarış yürütme konusunda da doğal olarak mutabık kalmış oluyorlar. O nedenle son derece olgun, demokratik bir seçim yaratma imkânı da var.

Bir nokta daha: Sorunu şöyle koymak gerekiyor: % 11-13 civarında bir oyu görünen bir parti ile yeni kurulmuş, cumhurbaşkanlığı konusunda ortak adayı engellemiş ve oyunun ne kadar olduğu da belli olmayan bir parti… Biz diyoruz ki, “Bizim kimseye bir çekincemiz yok, rezervimiz yok, şununla bir arada olmayız” demedik. Bütün meselemiz şu saydığımız 3-5 ilke etrafında Türkiye’de önce normalleşme, ardından bir demokratik restorasyon yapmak. Başka bir beklentimiz ve talebimiz yok. Şimdi CHP’ye şu sorumluluk düşüyor: Diğer parti diyor ki “Ben onunla birlikte olmam”. CHP de tercihini “Ben her türlü demokratik olgunluğu göstermeye hazırım” diyen partiyle değil, “Bu olmazsa ben de olmam” diyenle yapıyorsa CHP’nin bunu sorgulaması, kamuoyunun da bu konuda daha fazla soru sorması gerekiyor.

Pekâlâ. Fehmi Bey, tekrar soruyu toparlayalım. Bu “Sıfır Baraj İttifakı” HDP’siz başarılı olur mu? HDP, ittifakın içinde olabilir mi? Olursa, olmaması halinden farklı ne olabilir? Kemal Kılıçdaroğlu Marmaris’teki Anadolu Basın Buluşması’nda şöyle şeyler söylemişti: “HDP-CHP birlikteliği zaten yok, biz Hayır Cephesi’nin bir arada olmasını arzu ediyoruz”. Bir de şunun altını çizmişti: “Meclis’te yan yana oturuyorlar, kimse ‘Ben senin yanında oturmam’ demiyor. Ama iş ittifaka gelince yan çiziyorlar”. Siz bu “Sıfır Baraj İttifakı” için ne diyorsunuz?

Fehmi Koru: Aslına bakarsanız, hepimiz ilkokuldan başlayarak matematik dersleri alıyoruz. Ama bugün tabloya bakıldığında, bazılarımızın bu ilkokul düzeyindeki matematik ve aritmetik bilgisinden bile uzak olduğunu görüyoruz. Netice itibariyle eğer bir ittifak oluşturuyorsanız, bu ittifakın karşı ittifaktan daha başarılı olabilmesinin temel şartı, aritmetik olarak onun alabileceği oydan daha fazla kendisine oy getirecek olan bir potansiyele sahip olmasıdır. Bu bakımdan da aralarında hükümet kurma yönünde bir ittifak oluşmuş değil. Yani 3-4-5 parti, “Biz seçime birlikte giriyoruz, ittifak halinde giriyoruz. Eğer birinci çıkarsak ülkeyi de biz yöneteceğiz” diye bir iddianın da sahibi değiller. Sadece, karşılarında oluşmuş olan bir ittifaka karşı, oy sandığında kendilerini güvene almak ve sandıktan başarıyla çıkmak için bir seçim ittifakı yapıyorlar. Dolayısıyla, son iki seçimde zaten %10’un üzerinde oy aldığı ispat edilmiş bir siyasî partinin doğal olarak davet edilmesi gerekirdi. Bunun yapılmamasını ilginç buluyorum.

Elbette bugünlerde açıklanması beklenen koalisyon protokolüyle ilgili ertelemenin bununla bir irtibatı olabilir. Ama böyle bir hava dışarıya yansımıyor. Sanki HDP’nin ittifak içerisinde yer almaması artık kabul edilmiş gibi bir şey. O zaman “Niye böyle oluyor?” sorusunu kendi kendime sormak ihtiyacı duyuyorum. Biraz önce hem Mithat Bey, hem Murat Bey açıkça bazı gerçekleri kendileri açısından bizlerle paylaştılar. Bu gerçeklere rağmen, bu ittifak, neden matematiksel olarak da en doğru olan üzerinde değil de, daha dar bir biçimde oluştu? Bu soruyu sorduğum zaman ikinci soru olarak da hemen şunu düşündüm: MHP, öteki ittifak içerisinde değil de, bu ittifak içerisinde yer alma ihtiyacını duyan bir siyasî parti olsaydı –ki bu da mümkündü; çünkü biliyoruz ki 1-1,5 yıl öncesine kadar MHP’nin izlediği çizgi, aslında bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı olan bir çizgiydi– bugün pekâlâ MHP de bunun içerisinde olabilirdi. CHP, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin içerisinde yer aldığı ittifak içerisinde İYİ Parti gibi yeni bir parti değil de, MHP olsaydı acaba nasıl davranırdı? İYİ Parti gibi davranırdı gibime geliyor. Halbuki İYİ Parti MHP’nin çizgisinde kendileriyle bağdaşmayan birtakım eksiklikler ya da fazlalıklar gördükleri için oradan kopmuş bir çekirdek kadroya, yani MHP’den farklı olduğunu düşünmemiz gereken bir kadroya sahip olan yeni bir parti. Her ne kadar çekirdek kadroyu daha geniş tutmak için çaba gösterip büyük çapta başarılı olamasalar bile, yine de böyle bir iddiaları var. Ama MHP gibi davranıyor.

Şimdi burada ben bir yanlışlık görüyorum. Yani İYİ Parti açısından bir yanlışlık değil; bu, ittifak açısından bir yanlışlık. Baştan itibaren, İYİ Parti böylesine farklı bir noktaya kendisini getirmiş ve daha farklı kitlelere ulaşmaya çalışan, MHP tabanından belki oy alsa bile başka partilerden de oy almayı düşünen bir siyasî kuruluş gibi değil de, tıpkı MHP böyle bir ortamda nasıl davranırsa öyle davranan bir parti hüviyetinde. Bunu ben ittifakın diğer üyelerinin belki de düşünmeye başladıklarını ve bu gecikmede bunun da bir rolü olabileceğini düşünüyorum.

Aslında tam Fehmi Koru’dan ziyade Taha Kıvanç’ın cevaplayacağı bir soru geldi aklıma. Acaba İYİ Parti, Meral Akşener, Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olacağı bir 24 Haziran sonrasında MHP’nin yerini almaya ve cumhurbaşkanı yardımcısı olmaya mı oynuyor?

Fehmi Koru: Tabii bu soru çok absürd görünüyor bugünkü tabloya baktığımızda. Ama olaya biraz yakından baktığınız zaman, İYİ Parti, gerçekten kendisinden beklendiği gibi davranmayan, hatta daha geniş kitlelere açılma ihtiyacı duyan bir ittifak içerisinde yer aldığı için kendisini de daha geniş kitlelere açabilecek hale getirmeye çalışan bir parti gibi davranmıyor. Dolayısıyla da onun lideri, daha bir yıl öncesinden başlayarak “Ben Cumhurbaşkanı adayı olacağım” diyorsa –hadi o dönemde diyebilirdi, çünkü böyle bir ittifak arayışı yoktu– bugün böyle bir ittifak arayışı sonuç vermek üzereyken ve güçlü bir aday çıkarma noktasına kadar gelmişken, bunu engellediği yetmiyormuş gibi, 25 Haziran sabahı uyandığımızda veya geceden televizyonlardaki programları izlerken sonuçlar elde edildiğinde, karşımıza çıkacak olan matematiksel tablo ittifakın beklenen sonuçları doğurmadığı gerçeğiyle bizi yüz yüze getirirse, bunda başka bir sebep aramak gerekmeyecek — ki bu bir-iki davranışıyla bunu İYİ Parti yapmış demek noktasında olacağız. Dolayısıyla Taha Kıvanç’a lüzum yok, Fehmi Koru olarak da bunu rahatlıkla cevaplandırabilirim.

Hocam, bu anayasa değişikliği çalışmaları sırasında siz komisyonda üye miydiniz?

Mithat Sancar: Evet, Anayasa Komisyonu üyesiydim.

Peki. Şimdi ufak ufak şöyle bir şey dillendirilmeye başlandı. Onu konuşalım istiyorum. Varsayalım ki Erdoğan tekrar cumhurbaşkanı seçildi. Fakat Meclis çoğunluğu da muhalefete geçti. Böyle bir durumda biz nasıl bir tabloyla karşı karşıya oluruz?

Mithat Sancar: Her iki organın uyumlu çalışma mecburiyeti çıkacak. Fakat asıl sorumluluk doğal olarak Cumhurbaşkanı’nda olacak. Çünkü eğer böyle bir tablo çıkarsa, sistem hızla kilitlenmeye gidebilir. Çok hızla bir sistem krizi yaşanabilir. Şöyle basit bir örnek vereyim: Deniyor ki, Parlamento’nun işlevi kalmadı. Hayır. Eğer Cumhurbaşkanı ile Parlamento çoğunluğu aynı taraftaysa, evet, Parlamento bayağı zayıf kalacak. Ama Cumhurbaşkanlığı farklı bir yerde, Meclis çoğunluğu da farklı bir parti grubundaysa, yani partiler toplamındaysa, o zaman Cumhurbaşkanı her istediğini yapamayacak. Hep “Artık Parlamento’nun önemi yok” diye konuşuldu, ama öyle değil. Cumhurbaşkanı kararname çıkarabiliyor, doğru. Fakat Meclis o kararnamelere aykırı kanun yaparak o kararnameleri geçersiz kılabiliyor. Yani, Meclis’in güvenoyuna ihtiyacı yok, fakat Meclis’in oyuna ihtiyacı var. Meclis çoğunluğunun oyuna ihtiyacı var.

Cumhurbaşkanı’nın.

Mithat Sancar: Elbette Cumhurbaşkanı’nın. “Her şeyi kendi başıma yaparım” dediği zaman, ondan farklı davranan Meclis çoğunluğu sistemi kilitler. Bunun açılmasının tek yolu olur: Cumhurbaşkanı Meclis’i fesheder, ama aynı zamanda kendisinin de görev süresini bitirir ve kendisi de seçime gider. Bu, şu demektir: Eğer karşımıza böyle bir tablo çıkarsa, muhtemelen en fazla bir yıl içinde yeni bir seçime hazırlanalım. 2015 Haziran’ından bu yana yaşayacağımız üçüncü seçim. Araya bir de referandum girdi. Bu kadar seçim ne için yapılıyor? Hep “Ben kazanana kadar oyun devam eder” mantığı. Hani mahallede çocuklar oyun oynarken bir süre konur, bir sayı sınırı konur; ama biri çıkar ve “Hayır, oyun devam edecek” der. Nereye kadar? “Oyun bitene, en son ben kazanana kadar. Bu, ister geceyarısına, ister sabaha, ister birkaç gün sonraya kadar devam etsin, bu oyun devam eder” der.

Ama –teşbihte hata olmaz– en sonunda mahallede çocuklar döver onu mesela.

Mithat Sancar: Ya, öyle olur, ki olması normal görünen budur. Yani “Bu oyun artık oynanmaz” der toplum. “Bu oyuna biz müsaade etmeyeceğiz” diyeceği nokta uzak değildir. Bu üçüncü seçimden sonra böyle bir şeye tevessül edilirse, zannederim, ne ittifak tartışmalarına ihtiyaç kalır, ne başka şeye. Çok açık cevabı, kendini yeniden sağlama alma amacıyla erkene alacağı seçimde gereken cevabı toplumdan görür.

Siz ne dersiniz Murat Bey?

Murat Aksoy: Aslında daha hukukî ve entelektüel açıdan da daha fazla hâkim olduğu için hocamın söylediklerine tamamen katılıyorum. Ama şöyle de bir şey var, ben belki sizin sorunuza şöyle bir ekleme yapmayı anlamlı buluyorum: Diyelim ki, 24 Haziran’da muhalefet Meclis çoğunluğunu kazandı ve 24 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldı. O zaman bambaşka bir tablo çıkar. O 300+’nın muhalefetin çoğunluğuyla Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanma ihtimali biraz daha azalır. Çünkü orada da gerçekten muhalefetin moral üstünlüğü elde etmiş olması gerekiyor. Ama sizin sorunuz üzerinden gittiğimiz zaman, evet, bu uyumsuzluğu daha fazla sürdürmek mümkün değil. Sürdürmenin maliyetini biz şu anda yaşıyoruz aslında. Biraz önce programın başında dediniz ya, dolar, euro, benzin… Bu tablo iyileşmeyecek. Burada belki şunu da ifade etmek lazım: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ya da AK Parti seçimi kazandığı zaman bize daha mutlu bir Türkiye vaat edilmiyor. Şu andaki ekonomik krizle ilgili herhangi bir reçete yok, terör nasıl bitecek herhangi bir reçete yok… Yine referans veriyorum –ben içerideyken bütün onları içeriden izledik– 16 Nisan’da ne dendi? “Evet” deyince terör bitecekti, enflasyon uçacaktı, ekonomi kaçacaktı falan… Sonuç? Sonuç, ne yazık ki daha kötü. Dolayısıyla, iktidar 24 Haziran’da kazandığı andan itibaren, ister cumhurbaşkanlığı, ister Meclis çoğunluğunu kazandığı andan itibaren, bize daha mutlu bir Türkiye vaat etmeyecek. Çünkü karşı karşıya olduğumuz sorun, yapısal bir sorun ve bu, yönetim zihniyetiyle ilgili. İktidarın temsil ettiği, hem Cumhurbaşkanı’nın, hem AK Parti iktidarının siyaseten izlediği yöntem, ne yazık ki daha ‘demokratik’ ya da ‘özgürlükçü’ bir Türkiye değil; tam tersine, daha otoriter, daha baskıcı ve rıza üretmeye, rıza üretmediği ölçüde de baskıyı artıran, baskıyı artırdığı ölçüde de yönetemez bir Türkiye sunacak bize. Bunun sonucu da kaçınılmaz olarak ikisi de aynı çoğunluğu alsa bile, yani Meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanlığı’nı alsa bile bu yönetememezlik hali çok uzun vadede olmayan tekrar yeni bir seçimi Türkiye’nin önüne çıkaracaktır kaçınılmaz olarak. Çünkü ekonomimiz, dış politikamız iyi gitmiyor. Hem içeride, hem dışarıda sorunları çözecek bir anlayış ortaya konmuyor. Gerçi şu anda partiler henüz parti programlarını çok tartışmıyorlar; ama ortada iktidarın bize yeni olarak sunacağı hiçbir şey yok.

Nitekim, iki yıl önce CHP’nin önerdiği ve CHP önerdiği için de AK Partili yetkililerin, ekonomi bakanının vs. “Türkiye batar” dedikleri bütün vaatleri, şu anda yeni bir şeymiş gibi kendileri sahiplenip söylüyorlar. İki yıl önce hani batacaktı, ne oldu? Üstelik şimdi iki yıl önceki Türkiye ekonomisine göre daha da kötü ne yazık ki…

Fehmi Bey, Meclis çoğunluğunun muhalefette olduğu fakat Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği bir seçim sonucu sizce mümkün müdür? Olursa, ne olur?

Fehmi Koru: Elbette, demokrasilerde farklı sonuçların sandığa yansıma ihtimali her zaman vardır. Nitekim 7 Haziran 2015 seçimiyle, 1 Kasım 2015 seçimi arasında fark var. Birincisinde AK Parti’nin oyları neredeyse %40’a kadar düşmüştü; ama ikinci seçimde 8 puan arttı ve %50’ye yaklaştı. Dolayısıyla AK Parti’nin oyları düşmez değil. MHP’nin onunla ittifak yapması da –ki iki partinin oy toplamı neredeyse %60’a varıyor ama illa %60’ya yakın bir oy durumda alacak değiller– o bakımdan bu bir ihtimal olarak varittir.

Ama bana kalırsa, sandığa yansıyacak olan sonuç, şu anda muhalefetin oluşturduğu ittifakın önümüzdeki 50 gün içerisinde nasıl davranacağıyla çok yakından ilişkili. Eğer bu ittifak çerçevesinde buluşmuş olan siyasî partiler, toplumun arzu ettiği türden bir dayanışmacı, uzlaşmacı, yarını umutlu hale getirecek yeni bir anlayışı kendi içlerinde temsil eder görüntüsünü verebilirlerse, yani her biri kimliklerini korudukları halde ittifak içerisinde davranarak bu ittifakın kalıcı bir hükümete de dönüşebileceği görüntüsünü bu kampanyalar sırasında verebilirlerse, alternatif olmadığı için, sandıkta –demin verdiğim 7 Haziran-1 Kasım farklılaşması gibi– AK Parti’den oyunu esirgemiş olduğu halde alternatif bulamadığı için ikinci seçimde AK Parti’ye gitmiş olan o seçmen kitlesi, kendisini farklı bir yerde de konuşlandırabilir ve dolayısıyla sizin sorunuzdaki “Farklı sonuçlar çıkar mı?” noktası gerçekleşmiş olabilir.

Ama sizin sorunuz bir başka yönden önemli bence. O da, Recep Tayyip Erdoğan’ın birinci turda olmasa bile ikinci turda seçimini garantili gören bir soru. Yani tersini düşünmüyorsunuz. Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kaybettiği, ama AK Parti’nin güçlü bir şekilde Meclis’e yansıyabileceğini düşünmüyorsunuz. Böyle düşünmemeniz de bence normal. Çünkü her partinin kendi adaylarıyla seçime gittiği ortamda kendi oylarına yakın oy alacaktır. Dolayısıyla da AK Parti’nin MHP ile birlikte aday gösterdiği Recep Tayyip Erdoğan’ın birinci turda bile kazanma ihtimali hiç de küçümsenecek bir ihtimal değildir.

O bakımdan, deminden beri konuştuğumuz “Niye bu ittifak bu şekilde kuruldu? Niye daha toparlayıcı bir aday çıkartamadı?” sorularıyla eşit ve paralel olarak bu değerlendirilirse, belki de seçimin sonucunu daha şimdiden belirleyen bir durumun şu sırada yaratıldığını kabul etmemiz gerekir. Ama sizin sorunuzun esasına baktığımız zaman, eğer Meclis’e farklı bir kombinasyon yansırsa, yani muhalefet partileri 600 milletvekilinden oluşacak Meclis’te çoğunluğu teşkil eder bir görüntü verirse, bu partiler eğer hükümet kurabilecekleri konusunda da kamuoyuna bu 50 gün içerisinde mesajlarını iyi iletebilirlerse, ondan sonra artık kaos yerine, bence hiçbirimizin şimdiye kadar öngörmediği, başkanlık sistemiyle parlamenter sistem arasındaki farklara değinirken “İyice diktatörlük gelebilir, otoriter rejim yerleşebilir” tarzındaki beklentiler yerine, farklı bir beklenti, yani Parlamento’yla Cumhurbaşkanlığı’nı dengeleyecek yeni bir durum da ortaya çıkabilir. Ve bu da belki kafamızdaki pek çok soruyu –sadece bizim değil, başkanlık sistemini arzu edenlerin de kafasındaki birçok soruyu– daha açık bir şekilde görmeyi sağlayabilir. Belki onlar başkanlık sisteminin doğru olmadığını o vesileyle görürler. Belki de, parlamenter sistemin daha doğru olduğunu düşünen bizler, başkanlık sistemi ve parlamenter sistem arasında bir başka yöntemin de bulunabileceğini –çünkü başka ülkelerde bizdekinden çok farklı örnekler de var– belki de bunları konuşuyor olacağız.

Bu bakımdan, önemli bir seçime doğru gidiyoruz. Sandığın ortaya çıkaracağı her türlü sonuç, aslında Türkiye’nin geleceğiyle ilgili yönü de belirleyecek. Ben bunun hayırlı bir sonuç olmasını bekliyorum. Karamsar davrananlar, kaos beklentisi içerisinde olanlar var. Ama kaosu bugünden telaffuz etmek yerine, tam tersine, şu karmaşa ortamında ittifakların doğmasını ve dört partinin bir araya gelmesini bile büyük bir başarı olarak görmemiz lazım. Bu başarıyı seçim sonrasında da bir biçimde devam ettirecek yakınlaşmaları bu önümüzdeki dönemin müjdecisi olarak görebilmemiz lazım diye düşünüyorum.

Peki. Yayının sonuna geldik; ama son bir soruyla hemen kısa bir tur atmak istiyorum. Mithat hocamdan başlamak isterim. Benim açımdan riskli bir soru: Muharrem İnce CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edilmiş değil, ama bu akşam itibariyle bir sürü yerde yazılıp çiziliyor. Diyelim ki Muharrem İnce yarın CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edildi. Ve cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldı: Recep Tayyip Erdoğan ve Muharrem İnce. HDP seçmeni Muharrem İnce’ye oy verir mi?

Mithat Sancar: Ne yapacağına, ne vaat edeceğine ve nasıl davranacağına bağlı. Kimse HDP tabanını bir tarafa mecbur gibi görmesin. Büyük bir yanılgı, haksızlık ve hatta ötesi, hakaret olur. Bu seçimlerde şu âna kadar diğer muhalefet partileri dediğimiz grubun yaklaşımında sıkıntılar büyük. Eğer bu böyle devam ederse, diyelim ki “Sıfır Baraj İttifakı” şimdi olduğu gibi devam ederse, sonraki aşamada bu ittifakın mensupları ne vaat edecekler ve bunu nasıl telafi edecekler? HDP’nin burada yer almamasını nasıl açıklayacaklar? Ve buradan doğan sıkıntıları nasıl gidereceklerini söyleyecekler, bunlar önemli.

Bir şey daha var, altını ısrarla çiziyorum: Bizim baraj sorunumuz yok; ancak böyle oluşmuş iki büyük ittifakın yarattığı bir tehdit var. Bu tablo bir tehdit yaratıyor. AK Parti kendini rahat hissetmek için HDP’yi hep baraj altında bırakmak istedi, bunu söyledim demin. HDP’yi dışlayan iki büyük blok. Bana göre iktidar burada seçim hileleri, baskıları ve oyunları konusunda kendini bayağı rahat hissedecek. Yani cesaret alacak. O nedenle bu “Sıfır Baraj İttifakı”, bizim baraj altında bırakılmamız konusunda da –sadece dışarıda tutulmamızdan dolayı değil– iktidara bize daha fazla baskı yapması için cüret ve cesaret veriyor. Şimdi biz diyelim ki barajın altında kalırsak… Oyunlar oynandı, baskılar yapıldı… Demin siz söylediniz, sürekli yeni gözaltılar, çalışmamızı engelliyorlar, şu, bu… Baraj altında bırakılırsak, bu “Sıfır Baraj İttifakı”ndan herhangi bir kimse, hangi gerekçeyle HDP tabanından oy isteyecek? Bu soruları sormak doğrudur. Biz bunu söylerken herhangi bir şantaj yapıyor değiliz, basit el yükseltme hesabı içinde değiliz. Bugüne kadar bunlarda olmadık. Türkiye’de çatışmayı bitirmek, önce normalleşmeye, ardından demokratik restorasyona gitmek gibi mütevazı ortak hedefler dışında bir şey talep etmiyoruz. Bütün bunlara rağmen, eğer biz sürekli baskı altında tutulur ve hilelerle, oy hırsızlığıyla, şunla bunla baraj altında bırakılırsak, Türkiye’yi bekleyen gelecek hiç de aydınlık görünmüyor.

Peki. Fehmi Bey, demin dediğim gibi, an itibariyle spekülatif bir soru. Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanı adaylığını nasıl değerlendirirsiniz?

Fehmi Koru: Ben hayırlı olsun diyorum. Netice itibariyle CHP’nin içinden birinin çıkacağı, Abdullah Gül formülünün işlemez olduğunun anlaşılmasından itibaren belliydi zaten. Muharrem İnce olmasaydı başka bir isim olacaktı. Ben CHP’liler ve Kemal Kılıçdaroğlu açısından bunun doğru bir isim olduğunu düşünüyorum. Ama eğer “Muharrem İnce ikinci tura kaldığı zaman ittifakı oluşturan diğer siyasî partilerin tabanları oylarını ona yönlendirirler mi?” sorusu eşliğinde soruyorsanız bana bu soruyu…

Tabii tabii.

Fehmi Koru: Ben o kadar olabilecek gibi görmüyorum. Çevremdeki insanların, daha Muharrem İnce ismi ortaya atılmadan önce, yani CHP içinden herhangi bir isim ikinci tura kalırsa, Recep Tayyip Erdoğan karşısında nasıl oy kullanacaklarını sorguladığım zaman aldığım cevaplar pek CHP’nin lehine değildi. Yani CHP’nin bu süreç içerisinde kendisini cazip hale getirecek bir söyleme de kavuşması, adaylarını ve listelerini ona göre düzenlemesi ve cumhurbaşkanı adayının da kendi söylemini ona uygun bir hale getirmesi gerekecek herhalde. Ama o kadar kısa bir süre ki, bu kadar kısa bir sürede bunların nasıl olabileceği konusunda kuşkudayım.

Peki. Murat Bey, son söz sizin.

Murat Aksoy: Ben de aslında burada tamamen Mithat Hoca gibi düşünüyorum. Diyelim ki İnce ikinci tura kalırsa, ilk turda da aslında bu belirleyici olacaktır. Sonuçta ilk turda da hedef, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşısında olabildiği ölçüde en çok oyu alarak ikinci tura kalabilmek.

Oradaki kritik mesele de, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bu ortak aday meselesinde ilkeleri nasıl gözettiyse, Sayın Muharrem İnce’nin adaylığı konusunda da birtakım ön görüşmelerin, bu ilkeler konusunda bir genel konsensüsün olduğunu varsayarak böyle bir adaylığın önerileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla ben Sayın İnce’nin çok dışlayıcı bir söylemle değil –evet, belki kişisel tarzı Sayın Recep Tayyip Erdoğan gibi daha yüksek sesle konuşan, daha ‘karşıtlık’ üreten bir tarz olabilir– ama Türkiye’nin temel meselelerine dokunan, o meseleleri hisseden –Mithat Hoca’ya referansla– ve belki de restorasyon ve parlamenter sisteme dönüş yolunda güvenilir mesajlar veren… Çünkü buradaki mesele –şayet aday olursa– sadece Sayın İnce’nin söyleyeceği değil, aynı zamanda partiler arasında varılan o konsensüsün, bir biçimde HDP’nin de eklemlenerek sürdürülebileceğini düşünüyorum. Çünkü muhalefet açısından ikinci turda aday kim olursa olsun, ben adaydan ziyade, arka planda ilkelerin yarıştığını ve dolayısıyla da ilkeleri temsil eden bir söylemin –Muharrem İnce bile olsa o söylemi temsil edebilirse– ancak başarı şansı olduğunu düşünüyorum.

Peki. Çok teşekkür ederim Murat Aksoy, Mithat Sancar ve Fehmi Koru. Türkiye’nin “acil” seçimine 52 gün kala neler olup bittiğini değerlendirmeye çalıştık. Umarım zihin açıcı olmuşuzdur. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus