Paul Virilio: “Hız dünyayı hiçe indirgiyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünyanın hızlanmasından büyülenen filozof Paul Virilio, «küreselleştiririmcilik» (globalitarisme) diye adlandırdığı totaliter bir ekolojinin tehlikelerinden sakınmamız için bizi uyarıyordu. Geçen hafta (10 Eylül 2018) bir kalp krizi sonucu 86 yaşında ölen şehircilik  kökenli Paul Virilio, bıkmadan usanmadan hızı düşüne düşüne, sosyolog ve filozof olmuştu. Hız ve Politika’yı (çev: Meltem Cansever, Metis Yay., 1998, son bas. 2018) yayımladığı 1977’den beri, dünyanın hızlanmasını ve bunun insan, ekonomi, çevre ve jeopolitik üzerindeki sonuçlarını düşünmüştü. Hükümranlık alanının (territoire), onu katetmeyi ve denetlemeyi mümkün kılan teknolojilere bağlı olduğunu söylüyordu. TGV (çok hızlı tren), posta güvercini ya da İnternet, uçak ya da Minitel; iletişim teknikleri de söz konusu olsa, bir yerden bir yere gitme teknikleri de söz konusu olsa, ufalan bir mekân-zaman olarak tanımlıyordu hükümranlık alanını.

Virilio ile 3 Temmuz 2010’da Libération’dan Laure Noualhat’nın yaptığı söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

“Korkunun İdaresi”nde (L’administration de la peur, Ed. Textuel, 2010), korkunun bir yönetme yolu olduğunu söylüyorsunuz.
Toplumlarımızda –monarşik kökenlerden demokrasiye–, yönetme yollarının hep bir parçası olmuştur korku. Bugün bunu güvenlikçi politikalarla görüyoruz. Korkunun iktidarı, kamu yararını tanımanın iktidarına hükmediyor. Bu kitapta, benim üzerimden bir kuşak konuşuyor ve korkunun başka yollarla ayakta tutulduğunu saptıyor; önce atom korkusuyla, sonra da terör ve çevre korkularıyla. Üç korkuyu zikrediyorum: dehşet dengesi, terör dengesizliği ve ekolojik korku. Dehşet dengesi Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla son bularak yerini terör dengesizliğine bıraktı. Bu da başımıza her an, her yerde, Londra’da, New York veya Madrid’de gelebilen terörizme tekabül eder. Hâlihazırda, yeni bir büyük korku yaşıyoruz: Ekolojik korku.

Doğa ve insanı dengelemek, korku yoluyla yönetmenin yeni bir şekli mi?
Ekolojinin aynı paniklere yöneltmesinden katiyetle kaçınmak gerek. Devletler-arası biçimi Soğuk Savaş’tan sonra gelip terörizmin daha karmaşık biçimi olan ekolojik korku, bana Lebensraum’u, o jeopolitik “yaşam alanı” mefhumunu hatırlatıyor. Askerliğimi yaparken iyi görmüştüm bunu: Almanya’daki birinci Fransız işgal ordusu karargâhındaki pankart fotoğraflarında, “Yahudilere yasak ormanlar” bildiriliyordu. Yaşam alanı, kutsal telakki edilen bir yerde ahalinin bir kısmının varlığını yadsımaktaydı… Bugün, yaşam alanı ideolojisi ekoloji ideolojisiyle örtüşebilir. Ama dikkat! Ekolojiye karşı değilim, yaşam mekânımızı korumak gerektiği bâriz. Noksanlığını hissettiğimiz o mekânın ideolojisinden kendimizi çok sakınmamız gerektiğini söylüyorum ben.

Onu totaliter ideoloji olarak nitelemesek de, ekoloji neden bu kadar korkutuyor?
Ölümlüyüz, yaşamımızı tehdit eden her şey korkutuyor: Tür olarak var kalmamız büyük dehşetimiz haline geliyor. Korkmak değil bununla yüzleşmek gerek; zira korku, atalarımızdan kalan sorunlardandır. Uç alanlardan olan ekolojik krizde, iknadan ziyade alt etmek isteme eğilimi büyük. Korkuyla dayatılan ekolojik küreselleştiririmciliği reddetmek gerek; çünkü dehşet daima iyilik namına salınır. Ekolojistlerde korkuyla yönetme eğilimi var. Totalitarizmi Hannah Arendt gibi Lebensraum üzerinden yaşamış olan ben, küreselleştiririmciliğin artık mümkün olduğunu düşünüyorum.

Hep hız üzerine çalıştınız, hız ile korku arasındaki bağıntı nedir?
Hızı anlamadan terörü/dehşeti, paniği anlayamazsınız; biz bir bilgiyle meşgulken bizden önce davranılmasını… Bunun için, Hannah Arendt’in sözü çok önemli: “Terör, hareket yasasının gerçekleşmesidir.” Şu sıralar söz konusu –Dünya Ticaret Merkezi binasının yıkılışı da olsa, borsanın çökmesi de olsa, Xynthia fırtınası veya Futbol Dünya Kupası da olsa–, bilginin hızlanması üzerinden olup biten de budur.
Heyecanın eşzamanlılaşmasını, duygulanımların küreselleşmesini yaşıyoruz. Aynı anda, gezegenin herhangi bir yerinde, her birimiz aynı dehşeti, aynı gelecek kaygısını hissedebiliyoruz, ya da aynı paniğe kapılabiliyoruz. Yine de inanılmaz bir şey bu! Görüşlerin –basın özgürlüğü sayesinde mümkün kılınan– standartlaşmasından, heyecanların eşzamanlılaşmasına geçtik. Heyecan topluluğu, mesela politikada solu ve sağı tanımlayan sınıf çıkarı topluluklarına hükmediyor artık. Toplumlarımız bir çıkar ortaklığı üzerinde yaşıyorlardı, bir duygulanım (affect) komünizmi yaşıyorlar artık.

Ekoloji hıza nasıl ayak uydurabilir?
Eksiğinin kalmaması için ekoloji, zamanın da ekolojisi haline gelmelidir. Yeşil ekoloji, maddelerdeki, faunadaki, floradaki, atmosferdeki, kısaca bütün ekosistemlerdeki kirlenmeyi ele alır. Gri ekolojinin ise, mesafelerdeki, ölçeklerdeki, doğal büyüklüklerdeki kirlenmeyi ele alması gerekiyor. Şeyler orantıları üzerinden var olurlar: Boyumuz 2,5 metreyi geçerse, artık insan olmayız; hayaletizdir, ya da 18 metre ise bir akçaağacızdır. Ulaşımdaki ve anlık aktarımlardaki hız ise dünyayı hiçe indirgiyor. İlginç bir dönem yaşıyoruz; zaman ve mesafe ölçeklerimiz alt üst oldu ve yeryüzü ilerlemeye dar gelmeye başladı. Eski toplumlar bizim yaşadığımızı yaşamadılar; aktarımların hızıyla neredeyse hiçe, ses hızının aşılmasıyla da az şeye indirgenen şu dünyayı yaşamadılar. Dünyanın sonuna ve kıyamete inanmak söz konusu değil, fakat mutlak bir eşsizlikle karşı karşıyayız. Devrimci değil, vahiyci cinsten bir vizyon gerek artık.

Bu vizyon nasıl dünyaya getirilir?
Sizi icbar etmek/zorlamak (contraindre) yerine ikna etmeyi (convaincre) tercih ederim. Kanaat korkunun kışkırtmasıyla olmaz; felsefi zekânın önemi buradadır. Ekoloji felsefe ile bilimi tekrar uzlaştırmalıdır; sadece çevre bilimlerini değil, aynı zamanda insan bilimlerini, özgürlüğü, otoriteyle ve demokrasiyle bağıntıyı. Bilim ile felsefeyi tekrar barıştırmak gerek. Bence, ölü doğmuş büyük bir karşılaşma, Bergson ile Einstein’ın birbirlerini anlamadıkları zamandır. Einstein boşluktan ve fiziğin boşluğundan söz eder; Bergson ise diriden, canlıdan, canlının hızından bahseder. Şayet ekoloji insanlığa, demokrasiye, özgürlüğe yararlı bir bilim olmak istiyorsa, teknolojinin ilmine (techno-science) açık olduğu gibi felsefenin ilmine de (philo-science) açık olmalıdır. Ekoloji demokratik politikaya girmiştir, ama postmodernliğin sahasında kuramcılar noksandır. Sadece bir tespit vardır ve tespit yetmemektedir. Gereken felsefi düşünceyi geliştirmekte pek azız. Üstelik kötümser ve mahviyatçı muamelesi görmekteyiz… ve ciddiye alınmıyoruz.

Yavaşlasak daha mı az korkardık?
Bana eksilmeden söz edildiği vakit, oyunu bırakırım. Oraya varmadık: Bize bir fazla getiren şeye nasıl hayır denir? Yavaşlamadan evvel, neyin söz konusu olduğunu anlamak gerek önce. Dünya ölçeğinde yeni bir akademik çalışma gerek. Bir zaman ve tempo bakanlığı neden tasarlanmasın? Müzikoloji tarzında, bir melodi oluşturmak için ritimler bestelenmesi gibi, bir siyasî hız düşüncesi üzerine neden kafa yorulmasın?

Bizi yerimize çakılı tutup tekrar zamanla ilişkiye sokmak için volkan patlamaları gerekiyor… Daha iyi düşünmek için ideali yavaşlamak değil mi?
İzlanda’daki volkan, kendi tarzında, küreselleşmeyi tehlikeye atacaktı az kalsın; zira küreselleşme üç hız üzerine kuruludur. Eşzamanlılaşmayı mümkün kılan hız; uçakların ulaştıkları ses hızı; TGV’lerin ya da onlarsız gökdelen düşünemeyeceğimiz asansörlerin hızı.
Bu üç hız birleşik olarak küreselleşmeyi mümkün kılar. Volkan, önlem alma ilkesi adına ses hızının başarısızlığını tescil etti; ki bu da yeni bir mülteci tipinin icadını başlattı: Turistik mülteciler. Uygarlığın tarihinde kaydadeğer bir olaydır bu. Turistler esas olarak uçak kullanırlar ve turizmde finansman ve halkların karışımı bakımından devasa bir güç vardır. Volkanla birlikte, küreselleşme o üç hızının birinde saldırıya uğradı.

Düşünceleriniz için tükenmez bir konu şu hız…
Apaçıklıklara refakat eden bir escort-boy’um ben; gösterilmeyen bir apaçıklığa eşlik ediyorum! Haddinden fazla sinir bozucu; ama bu saatten sonra, duracak değilim.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus