Ekonomi Tıkırında (1): Betonarme ekonomisinin sonu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Haftalık ekonomi yorumunun ilkinde Sedat Pişirici, Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Zeynep Duru Güzelil

İyi akşamlar, merhaba. Bugünden itibaren her pazartesi günü saat 17.30’da ekonomi gündemini değerlendirmeye çalışacağım. Bu programda ve bundan sonraki programlarda eğer sürçülisan edecek olursam şimdiden affınıza sığınıyorum. Programın adı “Ekonomi Tıkırında”. Nereden aldık bu adı? Ankara Sanat Tiyatrosu’nun “Nereye Payidar” oyununda Timur Selçuk’un söylediği şarkının adı aynı zamanda. Bu vesileyle buradan da ustaya, Timur Selçuk’a bir selam göndermiş olalım. Şarkıyı hatırlar mısınız bilmem, en akılda kalan nakarat kısmı şöyle: “Ekonomi tıkırında ekonomi tıkırında, kriz var kriz var, bunalım var.” Peki Türkiye ekonomisi tıkırında mı, Türkiye ekonomisinde kriz var mı? Bu ilk programda öznel konulardan ziyade önce bir genel giriş yapmak istedim, bu soruların cevabı bağlamında.

Efendim rivayet muhtelif ama görünen o ki ekonomimiz tıkırında değil. Bana sorarsanız yakında krize dönüşme eğilimi içinde olan bir ekonomik sıkıntı yaşıyoruz. Perşembenin geleceği çarşambadan belliydi esasen. O kadar belliydi ki siyasi iktidar bile aslında 2019’un kasım ayında yapacağı cumhurbaşkanlığı seçimini ve genel seçimi erkene, çok erkene almak zorunda kaldı. 24 Haziran’da bir genel seçim yapıldı biliyorsunuz. İlk işaret fişeğini aslında 8 Mart 2018’de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından Moody’s fırlatmıştı. Ama Türkiye’de bu işaret, başta siyasi iktidar olmak üzere algılanmadı, algılanmak istenmedi, üstü örtülmek istendi. Ne demişti Moody’s: Türkiye’nin kredi notunu BA1 ‘den BA2’ye düşürüyorum, not görünümünü negatiften durağana çeviriyorum. O zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisi, “Bunların notları bizim karne notumuz değil, bizim notumuzu halkımız verir” olmuştu. Dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, “Moody’s hikaye, Türkiye yoluna devam eder” demişti. Dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de fırsat bu fırsat deyip, “Türkiye üzerindeki kredi maliyetlerini, finans maliyetlerini artırmaktan başka bir şey değildir, bu bir tefeci mantığıdır, piyasaların verdiği tepki sıfır, sana verdiği itibar sıfır” demişti Moody’s’e seslenerek. O gün Türkiye’de dolar kuru 3 lira 82 kuruş, euro kuru 4 lira 73 kuruştu. Aradan 40 gün geçti, yani Moody’s’in bu açıklamasının üstünden 40 gün geçti, siyasi iktidar ve onun koalisyon ortağı MHP, ekonominin toparlanamayacağını görmüş olacaklar ki 17 Nisan’da MHP Genel Başkanı çıkıp, “Erken genel seçim istiyoruz” dedi. 18 Nisan’da MHP Genel Başkanı ve AKP Genel Başkanı bir araya geldiler. Toplantı sonrasında da 24 Haziran’da erken bir genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacağı açıklandı. Sonrasını sizler de iyi kötü biliyorsunuz. Kredi derecelendirme kuruluşları art arda Türkiye’nin notlarını düşürdüler. Cumhurbaşkanı Erdoğan 13-15 Mayıs tarihlerinde Londra’ya bir seyahat yaptı. O seyahatte yabancı yatırımcılarla görüştü. O görüşmelerde “Enflasyonun nedeni faizdir” dedi. Seçimlerin ardından para politikası konusunda daha etkin rol oynayacağını anlattı ve bunlar yabancı yatırımcılarda ayrıca bir gerginlik, bir tedirginlik yarattı. Araya Rahip Brunson nedeniyle gerilen Türk-Amerikan ilişkileri girdi. Ne oldu, Amerika Başkanı Trump açıkça Türkiye’deki yönetimi rahibin bırakılması için tehdit etti, zorladı. Türkiye’den alınan alüminyum ve çeliğin vergisini iki katına çıkardı. Bu kararın uygulandığı gün olan 13 Ağustos günü erken Asya piyasaları açıldığındaysa dolar kuru bir ara 7 lira 24 kuruşu gördü. Ciddi bir kriz yaşadı Türkiye finans piyasaları.

Efendim, 13 Ağustos’ta bu çarpıcı noktaya gelindiğinde Hazine Bakanı Berat Albayrak, “Paramız doğrudan bir Amerikan başkanının saldırısı ve tehdidi altındadır, hedef alınmıştır” dedi ama işler iyiye gitmedi, hemen bir başka “dış yardım” ihtiyacı doğdu. Hatırlarsanız 15 Ağustos’ta Katar Emiri Şeyh Temim El Sani Türkiye’e geldi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la buluşup saatler süren toplantılar yaptılar. Toplantının ardından Katar’ın Türkiye’ye 15 milyar dolar yatırım yapacağı açıklandı. Gerçi o günden bugüne bu 15 milyar dolar yatırım geldi mi, yapıldı mı, nereye yapıldı, nereye kaç para yatırıldı, bu konuda bir bilgi sahibi olmadık, herhangi bir açıklama yapılmadı. Benim izlediğim kadarıyla 4 Eylül 2018’de Türkiye Ticaret Bakanı ile Katar Ekonomi Ticaret Bakanı Ankara’da bir törende işte bu 15 milyar dolara ilişkin bir ticaret ve ekonomik ortaklık anlaşması parafladılar. Ama o gün de 15 milyar dolar para Türkiye’ye geldi mi gelmedi mi, nereye yatırıldı nereye yatırılacak, bu konuda bir bilgi alamadık. Türkiye ekonomisi sıcak yaz aylarını daha da sıcak bir sıkıntı içinde geçirirken yeni ekonomi planı ilan edildi ki aslında o da eski orta vadeli plandı, açıklaması yasaya göre gecikmişti, adı değiştirildi, “yeni ekonomi programı” oldu. Bu krize karşı Türkiye ekonomisinde dengeleme, disiplin ve değişim hedeflendiği söylendi. Büyüme ve enflasyonla ilgili hedefler konuldu. Bu, 20 Eylül tarihinde yapılmıştı. Enflasyonda bir manalı gerileme olmayacağı görülünce bu sefer ekim ayının başında “enflasyonla topyekun mücadele” programı açıklandı. Hatırlarsanız iş dünyası temsilcileri oradaydı, ilgili bakanlar oradaydı, İstanbul’da yapılmıştı toplantı. O toplantıda enteresan bir açıklaması da şuydu toplantıyı yapan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın; yıl sonuna kadar elektrik ve doğalgaza zam yapılmayacağını söyledi 9 Ekim 2018 tarihinde. Fakat zaten ondan önce 1 Ağustos’ta, 1 Eylül’de ve 1 Ekim’de doğalgaz ve elektrik ücretlerine okkalı birer zam yapılmıştı.

Efendim bugün tablo nedir? Kamunun ve özel sektörün toplam dış borcu 448,5 milyar dolar. 2018 yılı enflasyonu tüketici fiyatlarında %20,30, üretici fiyatlarında %33,64. Ki tüketici fiyatları enflasyonuna ilişkin bu veri konusunda da -hadi birtakım çevrelerin diyelim- şüpheler var. 2018 yılı büyümesi Türkiye’nin ilk çeyrekte %7,3, ikinci çeyrekte % 5,2 oranındaydı. Üçüncü çeyrekte büyüme %1,6 oranında gerçekleşti. Ekonomimizde bir daralmadan söz edebiliriz. Son çeyrekte ne gelecek, iyimser bir tahmin yok bu konuda. Beri yandan Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma teşkilatı (OECD), ülkenin 2018 yılında %3,2 büyüyeceği tahminini açıkladı ki önceki tahmini 5,1’di. OECD 2019 yılı tahminini %0,5 olarak açıkladı ki önceki tahmini %4,9’du. OECD, Türkiye ekonomisinin 2019 yılında ciddi biçimde daralacağını tahmin ediyor. IMF’nin tahmini var Türkiye ekonomisinin büyümesiyle ilgili; onun tahmini 2018 yılını %3,5 seviyesinde kapatacağımız yolunda. Önceki tahmini %4,2’ydi. IMF 2019 yılındaysa Türkiye ekonomisinin %0,4 büyüyebileceğini tahmin ediyor ki önceki tahmini 3,9’du. 

Türkiye İstatistik Enstitüsü’nün açıkladığı işsizlik verilerine göz atıyoruz. Son veri Eylül 2018’e ait. İşsizlik oranımız %11,4. Bu demektir ki 3 milyon 749 bin vatandaşımız Türkiye’de resmen işsiz. Genel işsizlerin içinde 15-24 yaş arasındaki genç işsizlerin payı ise %21,6. Asgari ücret tespit edildi. 2019 yılı için net 2020 lira. 2018 yılında bu miktar net 1603 liraydı. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2017 yılında 2018 yılının asgari ücreti belirlenmeden önce açıkladığı bir araştırmanın sonuçları var. Ona göre, Türkiye’de çalışan sayısı, stajyer ve kursiyerler dışarıda bırakıldığında 14 milyon 547 bin 574 kişi. Çalışanların %40,3’ü bir başka deyişle 5,8 milyon kişi asgari ücret alıyor, o tarihte 1404 lira. Çalışanların %42,7’si ise asgari ücretin iki katı kadar maaş alıyor, o tarihteki iki katı yani 2808 lira. Buna göre de çalışanların %83’ü -o tarihte Türkiye’de 12 milyon kişi- 1404 ile 2808 lira arasında değişen aylık ücretlerle çalışıyorlar. Yani Türkiye’de çalışanların çok büyük bir bölümü aslında asgari ücretle çalışıyor. Türkiye’de asgari ücret belirleme seansları aslında Türkiye’de çalışanları asgari ücrete mahkum etme seanslarına dönüşmüş durumda.

Sanayi üretimimize bakıyoruz. Yine Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı Ekim 2018 verilerine göre sanayi üretimi 2017 yılının aynı dönemine göre %5,7 oranında düşmüş. İstanbul Sanayi Odası tarafından yayınlanan Türkiye İmalat PMI’ı aralık ayında 44,2 seviyesinde gerçekleşmiş ki PMI’ların 50’den büyük olması önceki aya kıyasla iyileşme ve artışa işaret ediyor. 50’den düşük PMI’lar her zaman bir kötüleşme ve düşüş olarak değerlendiriliyor. Öyle ki İSO bile bu PMI’ı açıkladığı raporunda 44,2’yi “Türk imalat sektöründe zorlu faaliyet koşulları devam ediyor” diye yorumlamış. Hal böyleyken Türkiye’de konkordatolar aldı başını gitti. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bakanlığının 2019 bütçesine anlatır, bununla ilgili soruları cevaplarken, anonim şirketlerde 294, limited şirketlerde 552, toplamda 846’ya ulaşan bir konkordato ilanından söz etmişti. Halbuki bugün bakıyoruz Hürriyet Gazetesi’nde Erdal Sağlam’ın köşesinde Ticaret Sicil Gazetesi’nden aldığı veriler üzerinden yaptığı bir hesaplamayla 2018 yılında konkordato ilan eden şirketlerin toplam sayısının 1549 olduğunu görüyoruz. 

Efendim bu ahval ve şeraitte geçenlerde bir gelişme daha oldu. Merkez Bankası 18 Ocak 2019’da olağanüstü genel kurul toplantısı çağrısı yaptı. Normalde nisan ayında yapılması gereken bir toplantı bu. Bu toplantı nisan ayında yapılır ve varsa Merkez Bankası’nın karı, nisan ayı sonu veya mayıs ayı başında dağıtılırdı. Şimdi ortada 40 milyar lira civarında bir para olduğundan söz ediyorlar. Merkez Bankası’nın 2018 yılı karının 40 milyar lira civarında olduğu söyleniyor. Hazine’nin ocak ayında, yani bu ay 6 milyar 360 milyon lira, gelecek ay 22 milyar 723 milyon lira borç ödemesi var. Ayrıca yerel seçimler için de siyasi iktidara para lazım. Dolayısıyla en yakın, en sıcak para kaynağı olarak Merkez Bankası görülmüş. Bu arada şunu da eklemek lazım, Merkez Bankası’nın kar etmesi bir ülke için iyi bir şey değil. Merkez Bankamız 2014 yılından beri düzenli olarak kar ediyor. 2014 yılında 8,6 milyar, 2015’te 13,9 milyar, 2016’da 9,5 milyar, 2017’de 18 milyar 383 milyon lira kar etmiş. Bu yıl da 2018 için 40 milyar liradan söz ediliyor. Merkez Bankası’nın kar etmesi demek aslında muhattaplarının bir tür zarar etmesi demek. Çünkü Merkez Bankası bu karı sattığı TL’den ve dövizden elde ediyor. Yani birilerinin Merkez Bankası’ndan borçlandığı Türk Lirası ve dövizden Merkez Bankası, faiz ve kur farkıyla bir kar elde ediyor. Bütün bu tablo bize neyi gösteriyor? Borç bini aşmış, şirkette panik var, mutfakta yangın var, hanede işsizlik var. Yabancı, Türkiye’ye kuşkuyla bakıyor. Yerli, Türk Lirası’na güvenmiyor, bulduğu her fırsatta her kuruşunu dolara yatırıyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bankalarla ilgili düzenli yayınladığı verilere baktığımızda, yurtiçindeki yerli döviz mevduatının düzenli olarak arttığını görebilmek mümkün. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 17. iktidar yılında, betonarme ekonomisinin sonuna geldiğini görüyoruz. 

Bu tablo efendim hamasetle düzelmez, bu tablo milliyetçi hassasiyetleri kaşıyarak ya da komşuya asker taşıyarak da düzelmez ve unutturulamaz. Açıkça görülüyor ki bu sıkıntıyı aşmak için para lazım, fedakarlık lazım. Para nereden bulunacak? Gidişat IMF’ye başvurmanın zorunlu olabileceği yönünde. Fedakarlık, geniş halk yığınlarının sırtına yıkılacak gibi duruyor. Sorun genel olarak içte ve dışta ekonomi aktörlerinin, özelde mevcut ekonomi yönetimine, genelde bu siyasi iktidara karşı ekonomik anlamda güvenlerini ciddi ölçüde yitirmiş olmasında aranabilir. Bakın TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik bugün Cumhuriyet Gazetesi’ne bir söyleşi vermiş. O söyleşide kendisine soruluyor “TÜSİAD olarak 2019’da ekonomide öngörüleriniz neler” diye. Cevabı, “2019’da bir süre daha finansmana erişim, nakit sıkışıklığı ve kredi daralmasının maalesef devam edebileceğini öngörüyoruz. Yüksek enflasyon da bizi zorlayacak başlıca konular arasında yer alacak. Ekonomimizin ciddi reformlar yapması ve yeni bir büyüme hikayesi yaratması gerekiyor. Türkiye  eğitim sistemini, vergi sistemini, üniversitelerini, KOBİ’lerini kısaca tüm ekonomisini yeni çağa daha uyumlu hale getirmeli.”

Bir soru daha soruluyor Erol Bilecik’e: “Türkiye’de yaşanan gelişmeler ışığında yabancı yatırımcıların Türkiye’ye bakışı nasıl?” TÜSİAD Başkanı’nın cevabı: “Güvenlik kaygıları, kutuplaşan toplum, yabancılar tarafından gözardı edilmeyen noktalar. Hukuk, bağımsız yargı, özgürlükler önemli. Yatırımcılar nereden olursa olsun, Türkiye’nin yönünün Batı’da olduğunu görmek istiyor.”

Böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu tablo ışığında 31 Mart 2019’da yapılacak bir yerel seçime doğru dolu dizgin gidiyoruz. Önümüzdeki haftalarda ekonomi gündemini daha öznel konularda değerlendirmek üzere yeniden karşınızda olacağım efendim. Hoşçakalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus