2019 Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması sonuçları açıklandı: Şiddet en büyük sorun

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi, Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması’nın beşincisini gerçekleştirdi. Araştırmanın sonuçları dün, Kadir Has Üniversitesi’nde Prof. Dr. Mary Lou O’Neil ve İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Aslı Çarkoğlu’nun sunumuyla yapılan basın toplantısında açıklandı.  

18 yaşın üzerindeki 1205 kişiyle yapılan ankete göre, toplumun yüzde 60’ı, kadınların toplumdaki en büyük sorunu olarak ‘şiddet’i görüyor. Medyascope.tv olarak izlediğimiz toplantının ardından Aslı Çarkoğlu ile sonuçlar üzerine konuştuk.

En temel sorunun şiddet olduğunu görüyoruz. Buradaki şiddetin kapsamı nedir?

Kartta parantez içinde fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik diye belirtiliyor. Şiddet diyerek aslında genel sebepleri azımsamış oluyoruz. Şiddet sorun ancak şiddetin temel sorun olmasının en temel sebebi aslında işsizlik ve eğitimsizlik. Kadın işsizliğinin yüksek olduğu ülkelerde kadına yönelik şiddetin sorun olarak kalması daha büyük ihtimal. Çünkü şiddet gördüğü veya şiddet eğilimi gördüğü zaman yapabilecek bir şeyi olmuyor. O yüzden aslında kadın işsizliği de çok önemli bir sorun, opsiyonlarının olmaması… Sadece maddi bağımsızlığının olmaması da değil, ben bu ilişkiden çıkarsam, para kazanıp bir şeyler yapabilirim bilgisinin olmaması. O anda çalışıyor olması tabii ki bir şey, ama o anda çalışmıyor dahi olsa çalışabileceğini ve kendine bakabilecek yetilerinin olduğu farkındalığı ve bu eğitimi almış olması.

“Kadınlara başka bir hayat imkanı sunmak zorundayız”

Kadının olabildiğince ev-özel hayatının dışına çıkması hem özel hayatını hem de kendi hayatını eşit hale getiriyor. Bunu belli bir yaşa kadar eğitimle yapabiliriz, sonrasında da iş hayatında yapabiliriz. Kadınları çok erken yaştan itibaren geleneksel bir yapının içine hapsediyoruz, o zaman, onun içinden çıkması çok zor. Orada şiddet çok ön plana çıkıyor. Şiddet buz dağının görünen tarafı. Sorun olarak parmağımızla gösterebildiğimiz şey bu, ancak oraya gelene kadar altta yatan faktörler aslında eğitimsizlik ve işsizlik.

Türkiye’de çok büyük sayıda, 15 yaşından sonra evde yaşayan kadın var. Başka hiçbir şey yapamıyorlar çünkü ortaokul mezunu, çalışmak istese dahi çalışabileceği iş çok az ve çok düşük seviye işler, ilerleyebileceği işler değil… Yani böyle bir hayatını adayıp çalışması için, ekonomik olarak da baktığınız zaman, öyle bir işte çalışacağına evde birisiyle evlenip daha zengin bir eve gitme ihtimali daha yüksek. Şimdi ama bu kadınların da 18-20 yaşlarına kadar yaşadıkları son derece sıkıcı bir hayat. Arkadaşları yok, anne babalarının arkadaşlarıyla sıkılıyorlar; bir yandan televizyon var, gençler, ergenler ve bütün o ergenliğe ait değerlere de sahipler ama o hayatın inanılmaz uzağındalar. Ve eş seçiminde ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çünkü hayatlarına erkek girmiyor aile üyeleri dışında, çıkmıyorlar çünkü evden. Böyle bir grupla çalışma yapmak da çok zor aslında, çünkü eve gidip kapıyı çalmadıkça sokakta dahi rastlamıyorsunuz. Ev kadınlarına bile çocukları olduğu zaman parklarda erişebilirsiniz, bunlar onlar da değil.

Bu kadınlar son derece şiddete açık ortamlara yetişiyor. Çünkü baba ve ağabey üzerinden şiddete açıklar. Evlendikten sonra da kocalarından ve kayınpederlerinden gelen şiddete açıklar. Ve itiraz edebilecekleri hiçbir dayanak noktaları kalmıyor ellerinde, o yüzden şiddet çok önemli. Çünkü böyle kocaman ve çok kırılgan bir grubumuz var elimizde. Ama o grubu daha şiddetsiz bir ortama kavuşturmanın yolu, sadece erkeklere “vurmayın” demekten geçmiyor; bu kadınlara da bir hayat imkanı sunmamız lazım. Erkeğin davranışını değiştirelim sorun bitecek diye bakıyoruz ama sorun bu değil, sorun kadının başka bir hayat ihtimalinin olmaması.

“Çocuk bakımının baba tarafından üstlenilmesi, kadınlar açısından da anneliğin eksilmesi olarak görülüyor”

Sonuçlara bakınca babaların geçmişte çocuklarıyla çok daha az vakit geçirdiğini görüyoruz ama erkeklerin ev işlerine katılımında buna paralel bir değişim olmamış. Bunu nasıl yorumlayabiliriz?

Burada aslında “Sizce çocukların neleri yapması uygundur?” sorusuna gelen cevaplara bakmak lazım. Kadınları çok erken yaştan itibaren ev işleri için eğitiyoruz, erkeklereyse hiçbir eğitim vermiyoruz. Böyle olunca erkeklerin evlendikten sonra ev işlerine katkı sağlamalarını beklemenin çok anlamı yok. Hayatı boyunca çamaşır yıkamadıysa, ev işine bakmadıysa, evi temizlemediyse, yatağını bile toplamadıysa evlendikten sonra bunları gaipten seslerle ilgilenip yapmasını bekleyemeyiz.

Kız çocuklarını ev temizliği ve bakımı işlerinde çok farklı yetiştiriyoruz, çocukluktan itibaren, erkeklerden beklemediğimiz pek çok şeyi onlardan bekliyoruz. Eğer erkeklerden de aynı şekilde ev işlerine yardım etmelerini beklesek belki onlar da büyüyünce daha fazla katkı gösterecek. Yani bu durum, çocuk yetiştirmeyle doğrudan alakalı. 
Muhafazakâr ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini ev içinde fazla sorgulamayan bir toplumuz. Annelik rolü mesela, çok az sorgulanıyor. “Çocuk bakımı tabii ki anne tarafından yapılacak”, “Çocuğun altını değiştirmek, ona yemek yapmak, tabii ki annenin görevi olacak…” gibi. Bunun baba tarafından yapılması, kadınlar açısından da anneliğin eksilmesi olarak yorumlanıyor. Benzer bir şey temizlikte de var: “O benim kadar iyi temizleyemez, benim kadar bilemez…” Çok üst seviye eğitim gruplarında bile çok rastladığımız bir şey bu. Dünyada da çok farklı değil, ABD’de İngiltere’de yapılmış babalık çalışmalarında çoğunlukla babanın çocuklarıyla oyun oynamak dışında pek ilgilenmediğini görüyoruz.

Kadın hareketinin duruşu nedir bu noktada?

Kadın hareketindeki dalgaların bazıları tamamen annelik rolünü reddetti. Şu anda son duruma baktığımızda annelik rolünün tekrar belirlendiğini ancak bunun eşit ebeveynlik üzerinden yapıldığını görüyoruz. Özellikle Avrupa’da ciddi olarak konuşulan ve taraf bulan bir konu, babanın da çocuk bakımında aktif rol almasının beklenmesi. Babalık izni, evden çocuk bakımı gibi konular… Bizde bunlar konuşulmuyor bile.

Toplantıda “Sadece daha fazla çocuk yapın diyerek propaganda yapar ve çocukların bakımı için hiçbir hizmet sağlamazsanız, pratikte kadını iş dünyasından çıkarmış olursunuz” diye bir yorumda bulundunuz. Buna biraz değinelim.

Daha fazla çocuk yapın ve o çocuklara siz bakın. Birinin dışarı çıkıp çalışmak zorunda olduğu bir ülkeyiz artık, tarım temelli bir toplum olsak, evde çocukların bakımı, ev işi üzerinden kazanılan bir ekonomi olsa, belki çocuğun evde olması bütün ailenin kaldırabileceği bir yük olabilir diyebiliriz, ama endüstriyel bir toplumda “Daha fazla çocuk yapın ve  ben devlet olarak çocuk beş yaşına gelene kadar hiçbir hizmet sağlamayayım” dediğiniz zaman, orada kimin evde kalacağı çok bariz. Bu hep böyle oluyor. Bunu değiştirmek için değiştirebilen toplumlar var, orada devlet tarafından erken çocuk bakımı sağlanıyor; eğer bu sağlanırsa ancak bir değişim görebiliyoruz. Ne var ki biz bu seviyede endüstrileşmiş bir toplum değiliz. 

“Erkekleri feminist yapmak zorundayız”

Feminizme yaklaşımda bir değişiklik var gibi… “Erkekler feminist olamaz” ifadesi yıllar içinde daha fazla tutulur olmuş. Kısmen feminist hareketin kendisinden de kaynaklanıyor bu, değil mi? 8 Mart’larda özellikle görüyoruz, bir yandan temsil imaj meselesi olarak görülüyor…

Temsil-imaj sorunu olabilir 8 Mart konusunda, akşam sokakları bir kere de biz dolduralım demek başka bir şey, hayır erkeklerle yürümek istemiyoruz demek başka bir şey. Erkekten feminist olmaz demek ise başka bir şey bana sorarsanız. Biraz daha uç bir noktada duruyor. Bence orada argümanın tarafı kaçıyor. Yani kadının haklarını sadece kadın savunabilir yaklaşımı bana sorarsanız kadın hak savunucuları için, kendilerini ayağından vurmaktan farksız. “Siyahların haklarını sadece siyahlar savunabilir, beyazlar savunamaz” mantığı nasıl işlemediyse, kadınların haklarının kazanılmasında da erkekler bu işe girmeyecek, kadınlar kazanacak diye bir şey yok. Erkekleri dahil etmek zorundayız, erkekleri feminist yapmak zorundayız. Bizim en çok ihtiyacımız olan şey feminist erkekler şu anda.

Bir yandan da bir güvensizlik var. Feminist söylemleri kullanan ancak kişisel hayatında böyle olmayan, mesela şiddet kullanan kişiler sosyal medyada ifşa ediliyor… 

Kadınlar için olduğu gibi, erkeklerin de söylemine uygun davranmayanı olacak tabii ki. Yani bunun tersini görmememiz, bunların olmadığı anlamına gelmiyor. Biraz o tarafı da düşünmek gerekiyor, erkekler arasında feminist söylemi kabul etmiş, sonra evin içinde kadınlara karşı şiddet uygulamışlardan konuşuyorsak belki tersini de biraz yapmalıyız. Aynı şekilde feminist söylemi savunan ama eve geldiği zaman kocasının önüne yemeği koyan kişi de aynı derecede sorun mu tartışmasını belki yapmak gerekir. Devamlı ayrımcılığa uğramış olanın bir anda kendini özgürleştirip ben artık eşitim demesinin ne kadar zor olduğunu biliyorsak eğer, elinde gücü olanın yalan söylemesinin ne kadar kolay olduğunu da göz önüne almalıyız.

Ama tartışmanın buradan yapılmasını, erkeklerin kadın mücadelesinin dışında görmenin yanlış olduğuna bizi götürdüğü kanısındayım. Hayır, kadın mücadelesinin en ortasında erkekler, mesela babalık, önemli bir sorun; erkeklik kadın mücadelesi için önemli bir sorun ve bu sorunlarla feministlerin uğraşması gerekiyor. Yalnızca kadınlıkla uğraşmak sorunun yarısını görmemek demek.

Avrupa’da ve Türkiye’dekini mukayese edebilir miyiz. Avrupa’da bunlar daha mı çok konuşuluyor?

Avrupa’da babalık ve erkeklik elbette çok daha fazla konuşuluyor. Ama biz burada, “Bir dakika yahu! Biz daha şiddeti çözemedik, babalık mı konuşacağız” şeklinde bakabiliyor olabiliriz…. Çok sevdiğim bir hocam “Sorunları sıralamak şart değildir, herkes bir ucundan tutabilir, yeterince insan var” derdi. Ben de böyle bakıyorum. Evet, şiddet en ciddi sorun olabilir, ama şiddetin başlangıç noktası yine annelik ve babalık üzerinden geliyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus