Transatlantik: 23 Haziran seçimleri ve Batı, İran’a yeni yaptırımlar, Trump-Erdoğan buluşması

Ruşen Çakır, Ömer Taşpınar ve Gönül Tol, bu hafta 23 Haziran seçimlerinin Batı’da nasıl karşılandığını; AKP’den doğması beklenen yeni partilerin ilgi görüp görmeyeceğini, ayrıca Japonya’da yapılacak Trump-Erdoğan görüşmesi ve ABD’den İran’a yeni yaptırımları konuştu.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik” ile karşınızdayız. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar tatildeler, ama aynı zamanda “Transatlantik”teler. Arkadaşlar merhaba. İyi tatiller ve iyi yayınlar diyeyim.  Gönül, ben tam sizin Ortadoğu Enstitüsü’ndeki toplantıya girdiğimde YSK’nın kararı açıklanmıştı. Ve orada Türkiye uzmanı bir grup insanla yaptığımız tartışmada genel eğilim, Erdoğan bunu ertelettiğine göre herhalde bunu alır yaklaşımı çok baskındı. Ben orada tam tersine bunun farklı bir yenilgiyle sonuçlanacağını söylemiştim. Bayağı bir tartışma çıkmıştı. Orada edindiğim intiba şu idi açıkçası: Batı’da, en azından ABD’de, Erdoğan’a çok ciddi bir güç atfediliyor ve çok ciddi bir oyun çevirme gücü olduğu düşünülüyor. Hiç de böyle olmadı; şimdi görüyoruz ve çok yazı var. Herkes biraz hayretle karışık yazıyor. Nasıl bir hava var? Sen biraz toparlar mısın — özellikle ABD’de?

Gönül Tol: Aslında Ruşen, tam da onunla başlamak istiyordum; çünkü o toplantıda, dediğin gibi Türkiye’yi yakından izleyen bir sürü insan vardı ve herkes senin iyimserliğine çok çok şaşırmıştı. Hatta kötümserlikleriyle kızdırmışlardı seni. Seçimden sonra o toplantıda bulunan birkaç insanla haberleştim. “Ruşen haklı imiş” dediler ve çok şaşırdılar. Genel kanı şu idi: Evet, Erdoğan böyle bir karar aldıysa seçimi kazanacağından emin olmadan, böyle bir mekanizma kurmadan böyle bir karar alınmazdı. Dolayısıyla bu seçim artık kaybedildi varsayabiliriz diyorlardı. Türkiye’nin nasıl bir rejim olduğuna dair yazılar yazılma arifesindeydi. Tabii bu herkesi çok şaşırttı. Özellikle de kazanma ihtimali olduğu görülüyordu. Katıldığım toplantılarda hiçbir müdahale olmazsa İmamoğlu’nun kazanma ihtimali var, ama kesinlikle müdahale olacak deniyordu. Fakat iyimser olanlar dahi bu kadar büyük bir şey olacağını tahmin etmiyordu.  O nedenle Türkiye’ye dair paradigma bir anlamda değişti gibi görünüyor — özellikle Washington’da. Çünkü dediğin gibi, Erdoğan’ın sanıldığı kadar güçlü olmadığı anlaşıldı. Türk demokrasisinin de zannedildiği kadar güçsüz olmadığı anlaşıldı. 

İstersen Ömer’e bir soru sorayım. Bu konuyu konuşacağız, çok boyutlu bir konu. Ömer, seçimden önce söylediğin bir şey, hatırlayacaksın şimdi söyleyeceğim: Bugün, Daron Acemoğlu ile Ulusların Çöküşü’nü birlikte yazdığı ekonomist Robinson, bir yazı kaleme aldılar: “İstanbul, demokrasinin nasıl kazanıldığını gösterdi”. Buradaki temel argüman şöyle; dünyada biliyorsun popülist otoriterlik örneklerinde Erdoğan hep telâffuz ediliyordu ve popülizme ve otoriterliğe bir yenilmezlik atfediliyordu. Bu anlamda İstanbul sonuçları birçok yerde böyle de okundu. Sen de diyordun ya; eğer bu seçim sandıkla değişirse, Türkiye’de hâlâ demokrasinin varlığını gösterme meselesi. Bunu biraz konuşsak. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir olay değil. Dünyada dönen bir tartışmaya da katkı sanki İstanbul seçimleri.

Ömer Taşpınar: Kısmen öyle. Dünyada literatürde Türkiye gibi rejimlerin ne olduğu konusunda bir tartışma var. Çok fazla akademik teoriye girmeden şöyle özetlenebilir; daha popüler terim: İlliberal demokrasi. Yani liberal olmayan demokrasi. Başka bir bakış açısı da rekabetçi otoriter sistem. Bunların arasında bir yerde duruyor Türkiye. Bir otoriterlik var, fakat bu tam bir diktatörlük değil. Belirli bir demokrasi de var, ama o demokrasi de liberal demokrasi değil. Denge mekanizmaları kurulamıyor, kurumlar iyi işlemiyor, bireysel haklar teslim edilmiyor. Bu İstanbul seçimi aslında temelde şunu gösteriyordu; Daron Acemoğlu ile Robinson’ın aslında ekonomist kimliklerinden yola çıkarsak, bunlar hep diyorlar ki: Ekonomi hep belirleyici mesele; fakat siyasetle de taçlandırılması gerekiyor ekonominin. Ekonomide başarılı ülkeler genellikle bir şekilde halkı kucaklayabilen şeffaf paylaşımcı kurumlara sahipler. Türkiye’de ekonominin çok önemli olduğunu gösteriyor İstanbul seçimi. Dünya genelinde de öyle. Bir Brexit’e baktığımızda, Trump’ın gelişine baktığımızda, İtalya ve Fransa’da popülizme baktığımızda iki ana damardan besleniyor popülizm dediğimiz şey. Birincisi ekonomik kriz. İkincisi küreselleşmeye tepki. Küreselleşmeye tepki de özellikle göçmenler üzerinden gelen bir tepki. Ekonomik kriz çok önemli. Küresel kriz gerçekten popülizmi güçlendirdi. Hem sağda hem solda. Fakat Türkiye açısından baktığımızda hep şunu söylemek gerekiyor: Erdoğan’ın 17 yıldır Türkiye’yi yönetmesinin arkasındaki sihirli değnek ekonomi. Yani insanlar temelde başarılı ekonomi politikaları gördükleri için, hayat standartları yükseldiği için bu partiye oy veriyorlardı. Bence Türkiye’deki seçmen çok ideolojik bakmıyor. İdeolojik bakan tabanlar var, fakat o tabanların üzerine kazanma potansiyeli her zaman ekonomi ile katmerleniyor. Erdoğan da büyük bir risk göze aldı. İkinci kez bu seçime gittiğinde elinde ekonomik olarak hiçbir değişken yoktu. Ekonomi daha da kötüye gidiyordu. Onun üzerine böyle de bir hukuksal temeli olmayan bir durum olunca bir mağduriyet yarattı. Buradaki ana alınacak ders, ekonomi iyi gitmiyorsa ve seçimler varsa otoriter rejimler bile eğer seçimlere hile karıştırmıyorsa seçimleri kaybedebilir.  

Gönül Tol: Ömer’in dediğine ek olarak, dedi ki ekonomi çok kilit bir rol oynuyor. Ama onun dışında önemli bir faktör daha var. Avrupa’da mesela popülist hareketler toplumun alt tabakasından çok destek alıyorlar. Mesela Almanya’da endüstri devrimini gerçekleştiren köyler kasabalar şehirler var. Bunlar işçi hareketlerinin kalbi olmuşlar vaktinde. Fakat şu anda o AFD denilen aşırı sağ partiyi destekliyorlar. Şimdi bunun sebebi Türkiye özelinde şu: Türkiye’de işçilerin, toplumun alt tabakasının sınıfsal ve ekonomik problemlerine çözüm üretme ve o problemleri dillendirme görevini hep sağ partiler üstlendi. Bu da bence aslında Türkiye’de gerçek anlamda sol partinin olmamasından kaynaklanıyor. Mesela son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde merkez eridi. Sağ partiler, sol partiler ve bir tarafta aşırı sağ popülistler kaldı. Diğer tarafta yükselen yeşiller kaldı. Şimdi bu solun özellikle erimesinin sebeplerinden biri Avrupa da çok kimlik siyasetine bulaşması. Toplumun alt tabakasının sınıfsal problemlerini göz ardı etmesi. Türkiye’de de benzer bir dinamik var. CHP kendisine sosyal-demokrat diyen bir parti; fakat 70’lerde çok kısa bir dönem dışında gerçekten sınıfsal problemleri dillendiremedi, onu gündemine alamadı. Çözüm üretemedi. Kendi asıl tabanı toplumun alt kesimleri olması gerekirken ondan koptu. Bunu da ben, Türk modernleşmesi ile birlikte öne çıkan kimlik siyasetine bağlıyorum. Şu anda İmamoğlu’nun başarısı o anlamda bir fırsat içeriyor. Türk solu için CHP’nin gerçek bir sol parti olabilmesi için ciddi bir fırsat bence. Çünkü İmamoğlu’na, gördük, AK Partililer de Kürtler de MHP’liler de oy verdi. Saadet Partililer de oy verdi. Dolayısıyla o kimlik siyasetiyle ilk bakışta görülen şey o ki bir tarafa itilmişler. Bu da CHP için kimlik siyasetini bırakıp hakikaten İstanbul ile başlayıp her şeyden önce o toplumun ezilen kesimleri, işçi-emekçi kesimleriyle yeniden buluşup onların sorunlarını kendi gündemine alıp, bütün siyasetini onun üzerine inşa ederek gerçek bir sol parti olma fırsatı veriyor diye düşünüyorum.

Şimdi biraz Batı ile ilişkilere geçelim istiyorum. Ömer, şimdi Erdoğan vardı ve tek aktör gibiydi ve muhalefetteki aktörler çok güçlü gelmiyordu. Pek seçenekleri yoktu. Şimdi İmamoğlu figürü ile beraber ilk defa bir aktör çıktı. Ama bunun dışında iyice netleşmiş durumda. Önümüzdeki günlerde Ali Babacan Abdullah Gül destekli partiyi kuracak, öyle gözüküyor. Hatta Ahmet Davutoğlu da yeni bir parti kurabilir. Şimdi Batı’da, sence Washington’da bu aktörler nasıl değerlendirilecek? Bunlar ne kadar önemsenip ciddiye alınacak? Kaba tabiriyle, kime yatırım yapılacak?

Ömer Taşpınar: Şimdi Erdoğan’ın çok sevdiği ve ABD’den ödünç aldığı bir terim var: Topal ördek.  Genelde bunu yanlış kullanıyor. Topal ördek kavramı Amerika’da son dönemini geçiren ve artık bir daha seçilmeyecek olan başkanın sonuçta seçimleri kaybettikten sonra geçirdiği son aylar döneminde kullanılan bir terim. Erdoğan İmamoğlu için topal ördek diyor. Çünkü bir şekilde onun önünü kapatmaya çalışacak. Ama kendisi biraz topal ördek durumuna düşüyor. Niye düşüyor? Çünkü 25  yıldır İstanbul’da kazanan o idi. 17 yıldır da Türkiye’de kazanandı. Fakat 31 Mart gecesi Türkiye’nin en önemli ekonomik damarlarını, İstanbul’u kaybetti.  23 Haziran’da İstanbul’u daha da beter bir şekilde kaybetti. Dünyanın gözünde belki Türkiye’de demokrasi kazandı, ama demokrasi kazanırken kaybeden Erdoğan oldu. Çünkü Erdoğan imajı bir şekilde sanki “Seçimle gitmez, iktidarda kalacak otoriter bir figür, Türkiye’de iş yapılacaksa bir tek Erdoğan var” imajı üzerine kuruluydu. Tabii zafer sarhoşluğuna da girmeyecek Batı. Çünkü Erdoğan daha bir süre iktidarda. Dünkü grup konuşmasında da “Biz 4 yıl daha iktidardayız” diyor. Mantıklı olan da ekonomi böyle giderken seçime gitmek olmayacak tabii. O nedenle dünya yine başkanlık sistemi altında Türkiye’de kendine muhatap olarak Erdoğan’ı alacak. Fakat bir gözü de ekonomide Erdoğan’ın zayıflamasında olacak. İmamoğlu ismi şu anda Batı’da artık duyulan bir isim. İnsanlar şimdiden İmamoğlu’nun adını Türkiye’deki başkanlık sisteminde belki de başkan adayı olarak görmeye başlıyorlar. CHP’nin imajı parladı. HDP’nin bir şekilde CHP ile kurabileceği koalisyon aslında Türkiye’nin önünü açar.  Bu analizler yapılıyor. HDP Kürt meselesini temsil eden bir parti. CHP Türkiye’de cumhuriyeti, devleti, kurumları, ülkenin geleneksel üniter yapısını temsil eden bir parti. Eğer CHP ile HDP arasında olası bir seçim ittifakı yaşanırsa, bu CHP ile İYİ Parti arasındaki seçim ittifakından çok daha anlamlı hale gelebilir. Toplumsa barışta ve dünyaya da Türkiye Kürt meselesinde mesafe alıyor imajı da verebilir. Bütün bunlar için son derece erken daha. Dediğim gibi Erdoğan iktidarda, fakat zayıfladı. Erdoğan Kürt meselesinde tökezledi. En önemli meselesinde bir çözüm üretemedi. Türkiye’nin önünü açacak bir isim, bir parti değil AK Parti. Önümüzdeki bir iki yıl içinde İmamoğlu ve CHP ve muhalefet partileri Washington ve Brüksel gibi şehirlerde daha fazla ilgi görecekler. Çünkü Türkiye’yi yönetecek kadrolar oralardan gelecek. Ali Babacan ismi bugün niye piyasalarda dolaşıyor? Çünkü Babacan ekonomi ile özdeşleşen bir isim. Onun da yakında Washington’a geleceğini ve konuşmalar yapacağını tahmin ediyorum. 

Buradan Gönül ile devam edelim. Gönül, özel olarak bu AKP’den kopma potansiyeli olan Babacan ve Davutoğlu isimlerinin Batı’da ve Washington’da  özellikle nasıl imajları var?

Gönül Tol: Şimdi, Ali Babacan, Ömer’in dediği gibi bütün dünyada bir teknokrat olarak ciddi bir kredibilitesi var. Dünyayı bilen güvenilir bir isim. Ahmet Davutoğlu’nu Washington özelinde konuşayım: Davutoğlu 2009 dışişleri bakanı oldu, ben o dönemden beri Washington’dayım. Birebir görme imkânımız oldu. Her Ahmet Davutoğlu toplantısından sonra söylenenleri, her Türkiye’nin bölgeden yaptığı hamleden sonra söylenenleri birebir gözlemleme imkânımız oldu. Ahmet Davutoğlu Washington’da bir hayalperest olarak görülüyor. Çok şey söyleyen, fakat gerçeklerden çok kopuk bir idealist olarak görülüyor. O yüzden Suriye özelinde Arap ayaklanmaları özelinde konuşulduğunda Davutoğlu Türkiye’nin attığı yanlış adımların tek müsebbibi olarak görülüyor. O nedenle ben her iki ismi kıyaslamak gerekirse, Babacan iş yapan teknokrat ve ekonomi background’ı nedeniyle gerçekçi olması beklenen bir isim. Onun karşısında Davutoğlu, çok büyük sözler söyleyen, teorilerin arkasına sığınan, fakat aslında düşündüklerini çok hayata geçiremeyen bir isim olarak tanınıyor. Dolayısıyla da çok fazla kredibilitesi olacağını; insanları arkasından sürükleyecek, Türkiye’de siyasî dengeleri değiştirecek bir isim olarak görüleceğini düşünmüyorum.

Burada bir soru sorabilir miyim Gönül? Ömer, bu soruyu sana da sormuş olayım: Babacan ile ilgili anlatılan şöyle bir şey var; sadece eski AKP’lileri değil de Özal’vâri yeni bir ANAP kurmak isteyeceği… Özal da biliyorsun ekonomiden gelme, 24 Ocak Kararları’nın arkasındaki isimdi. Sence oradan yeni bir Özal ve yeni bir ANAP çıkma ihtimali var mı?

Gönül Tol: Zaten sadece AK Parti küskünlerini toplayarak bir parti inşa etme gerçekçi bir fikir değil. Hatta çok daha ötesine gidilmeli. O anlamda Özal şey bir isim, merkez sağda bir oluşumdan söz ediyorsanız Özal o anlamda örnek alınabilecek bir isim. Kürt meselesine dair önemli bir yanıtının olması gerekiyor yeni oluşumun. Ekonomiye dair bir yanıtının olması gerekiyor. Toplumsal çeşitliliğe dair neler önerecekler? Cumhurbaşkanlığı sistemi konusunda yeni partinin söylemi ne olacak? Parlamenter sisteme mi geçmeyi önerecek? Hak-hukuk vs. bu konularda ne tür reformlar vaat edecek? Bütün bu sorulara vereceği yanıtlar önemli. Hatırlayalım, Erdoğan da o çizginin –Adnan Menderes ve Özal’ın– devamı olarak öne çıkmıştı. Çok büyük bir başarı göstermişti ilk geldiği yıllarda. Bir taraftan muhafazakâr kimliği, diğer taraftan neo-liberal politikaları öne çıkardı; bir sentez oluşturdu. Bir şemsiye altında toplumun farklı kesimlerini bir araya getirdi. Özal modeli AK Parti’nin geçmişini düşündüğümüzde başarılı bir modeldi. Ali Babacan için o çizgiyi devam ettirmek siyaseten mantıklı geliyor. 

Ömer Taşpınar: Şimdi, onursal başkan da tahmin ediyorum Abdullah Gül olacak. Bu parti ister istemez bu isimler nedeniyle, soldan birkaç isim gelse bile kendini merkez sağda bulacak. Ama baktığımızda AK Parti nasıl başlamıştı? Milli Görüş’ten kopup “muhafazakâr demokrasi” adı altında başlamıştı. Onlar da o dönemde oldukça esnek bir şekilde bazı liberallerin, sosyal-demokratların desteğine de muhtaçlardı. Ali Babacan da Gül de zannediyorum ANAP’vâri bir imajla ortaya çıkacaklar. Fakat bağlam çok farklı, siyasî ortam çok farklı 1980’lerden.  Bir kere başkanlık sistemi içinde gidiyoruz. Eğer başkanlık sisteminden bir geriye dönüş olmazsa –ki çok zor görünüyor– gerçekçi değil. Kılıçdaroğlu ne kadar geri dönelim dese de, tahmin etmiyorum kolay kolay Türkiye’de parlamenter sisteme geri dönüleceğini. 

Ömer, hızlı bir şekilde: Japonya’da ne olacak? Ne bekliyorsun? Gönül ile de İran’a yaptırımları konuşalım ve bu haftayı noktalayalım. 

Ömer Taşpınar: Kısaca Japonya’yı anlatayım. Japonya’daki G-20 Zirvesi’nde Erdoğan Trump ile bana göre aslında çok da uzun sürmeyecek bir görüşme yapmayı planlıyor. Sanıyorum Trump görüşmeye 1 saatini ayıracak. Plan uzayabilir. Ana mesele tabi ki F-35ler ve S-400  meselesi ve Türkiye’nin gelecek yaptırımlar konusunda Trump’tan destek isteyecek olması. Kongre’den eğer CAATSA çerçevesinde bu askerî-ekonomik yaptırımlar gelirse, sizin veto etmenizi bekliyoruz diyecek. Böyle küçük jestler de yapıyor gibi Türkiye. Konsolosluk çalışanı Mete Cantürk’ün ev hapsinin kaldırılması küçük bir jest. Fakat burada Erdoğan’ın eli zayıf, Trump’ın eli güçlü gibi geliyor bana. Erdoğan’ın Türkiye’de eski güçlü imajı yok. Aynı zamanda da ekonomi son derece zayıf. O nedenle Trump bastırabilir. “Neden S-400’lerden vazgeçmiyorsunuz? Ekonominizi etkileyebilir” diyebilir. Turmp’ın bence taviz vermemesi yönünde Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Pentagon, kendi başına sık sık yaptığı gibi bazı vaatlerde bulunmasın istiyorlar. Fakat Erdoğan çok iddialı. İkna edebileceğini düşünüyor. Ben bu kanıda değilim. Nasıl ki PYD’ye yardım konusunda ikan edemedi ve sonuçta Amerika’da sistem Kürtlere silah verdi, bu konuda da sistem kararını almış durumda. F-35’ler Türkiye’ye gelmeyecek S-400’ler geliyorsa — ki geliyor. Kongre de kararını almış durumda. Belirli yaptırımlar gelecek. Trump veto edebilir; bunun da belirli bir maliyeti olur Trump’a. Bu maliyeti göze aldı mı emin değilim.

Evet Gönül, İran yaptırımlarını da senden alalım. Hamaney’i de kapsıyor olmasının sembolik anlamı olduğu kesin. Onun dışında maddi anlamda da İran’ın canını çok acıtan bir uygulama mı?

Gönül Tol: Aslında pratikte önemli uygulamaları olabilecek bir uygulama. Aslında bir sürü İran analisti bunun sembolik olduğunu söylüyor. Dinî lidere, en son Hamaney’e yaptırımlar gelmişti. Hamaney sadece dinî bir lider değil. Aynı zamanda elinde çok ciddi ekonomik-finansal araçları bulunan bir lider ve hatta bu Batı’da çok bilinmiyor ve konuşulmuyor. Humeyni tarafından kurulan bir kurum var İran’da; devrimin kaosu içerisinde malını mülkünü bırakan kaçan insanların o mülküne el koymak üzere kurulmuş bir kurum Setad. Yıllar içerisinde öyle bir büyük bir ekonomik finansal güç haline geliyor ki… yani bugün “Biz hâlâ evini terk edenlerin malını mülküne el koyuyoruz” diyorlar, ama öyle değil. Azınlıkların, farklı iş insanlarının mallarına sorgu sual edilmeden el konuluyor. Bu kurumun bünyesinde tutuluyor. 95 milyar dolarlık bir ekonomik-finansal gücü olduğu düşünülüyor. Bu kurumun başında tek bir insan var, o da Hamaney. Bu kurum ne Parlamento tarafından denetlenebiliyor, ne herhangi bir şeffaflığı var, ne de ekonomik faaliyetlerinin ne olduğu Batı dünyası tarafından bütünüyle anlaşılmış değil. Fakat 2013’te Obama yönetimi Setad’a da yaptırım uygulamıştı. Aslında bu, Hamaney’in canını çok sıkmıştı. Hamaney’e uygulanan finansal yaptırımların da Setad üzerinden önemli ekonomik götürülerinin olması muhtemel. O nedenle bu İran için yeni bir kötü haber demek. Ama bir de Ömer’in söylediğine şunu ekleyeyim: Dedi ya, Erdoğan’a çok taviz vereceğini düşünmüyorum dedi; bir de İran faktörü  var bu konuda. İran konusunda çok eleştiri alıyor Trump. Bir süredir o maksimum baskı politikası izliyordu. Her iki taraf da gerilimi artıracak adımlar atıyordu. En nihayetinde yeniden yaptırımlar geldi ve şimdi İran dedi ki, yarın Perşembe günü, 2015’te imzalanan nükleer anlaşma ile getirilen sorumluluk vardı İran’a, o da uranyum zenginleştirme faaliyetlerine sınırlama getirmişti anlaşma. O sınırlarını ihlal edeceğini söyledi. Tansiyon yükseliyor. Trump’ın bu maksimum baskı siyasetinin arkasında gerçek bir strateji yok. Bolton dedi ki, “Biz,” dedi, “İran’dan nükleer silah programını sona erdirmesini istiyoruz, ancak o zaman konuşuruz” dedi. Fakat Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu defalarca şunu söyledi: Öyle bir program yok. İran anlaşmaya uydu ve 2015’ten bu yana bir nükleer silahı yok İran’ın. Dolayısıyla çok ciddi bir kafa karışıklığı var. Trump’ın attığı günlük-haftalık adımların ardında bir strateji yok. Tansiyon arttıkça artıyor ve Trump yönetimi de bunu anladı. Birkaç gündür meseleyi uluslararası çerçeveye sokmaya çalışıyor. 

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkür ediyoruz. İyi bir yayın oldu. İzleyicilerimize de çok teşekkürler, iyi günler. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar