Türkiye’yi terk eden bir genç anlatıyor: “Ne kalanlar daha çok yurtsever gözümde ne de gidenler vatan haini”

14 Eylül 2018’de yaptığım İyi eğitimli gençlerin neden gözü dışarıda? başlıklı yayına olumlu ve olumsuz çok tepki aldım. Bunlardan bir e-postayı, içindeki özel bilgileri ayıklayarak yayınlıyorum.
Ruşen Çakır

3 yıl önce ÖSS sınavında derece yaparak üniversiteye girdikten sonra, İletişim Fakültesi ve Siyaset Bilimi Bölümleri’nden çift diploma ve 3 yabancı dil bilerek mezun oldum. Daha sonrasında alanlarımla alakası olmayan bir işte 1750 liraya işe başladım ve benim gibi birçok üniversite arkadaşım da bu ücrete ve hatta asgari ücrete işe başladılar. Zaten Dışişleri Bakanlığı’na bu kadar torpilin döndüğü bir ortamda nasıl girebilirdik ki? Bu işyerimden bir yıl sonra ayrılıp küresel bir firmada işe başladım ve maaşım 2500 liraya yükseldi ve bu, Türkiye’deki son işim oldu.
Geçtiğimiz yıl bir Avrupa ülkesine yerleştik eşimle birlikte. Benim mantığım aslında kalifiye eleman olarak çalışmak değildi. Şahsen fabrikaya girip işçi olarak çalışmak bana hiç de mantıksız gelmiyordu. Çünkü istediğim statü ya da daha çok para değil, insan gibi yaşamaktı. Belli bir standardım olduktan sonra da, mavi yaka ya da beyaz yaka olmak arasında fark yoktu benim için. Çünkü çok kısa olmasına rağmen iki yıl içinde iş hayatında gördüğüm adaletsizlikler bana yetmişti. Küresel firmaya geçmemin sebebi de buydu aslında, anlayışın farklı olacağını düşünmüştüm ama sanırım ne kadar küresel de olsa firmalar, Avrupa’da kuramayacakları cümleleri Türkiye’de çalışanlarına gayet rahat söyleyebiliyorlar.

Üniversitelerin bütçe sorunu

Sonrasında bir üniversitede yüksek lisans programına kabul aldım ve şu an devam ediyorum eğitimime. Ama yurtdışında yüksek lisans yapmak benim yüzüme gerçek anlamda bir tokat oldu. Türkiye’de “çok iyi” bir okulda okumuş olmama rağmen, yaptıklarımızın bilimle hiç alakası olmadığını gördüm maalesef. Burada tüm eğitim bilimsel temeller ve istatistiki kanıtlar üzerinden ilerliyor. Zaten burayı gördükten sonra, Türkiye’de sosyal bilimler alanının neden ciddiye alınmadığını daha net anladım. Çünkü bizde literatür taraması yapmak, adeta bilim yapmak sanılıyor. Böylece birçok “araştırmanın” aslında araştırma kısmının olmadığını görmüş oldum. Bunu özellikle vurgulamamın sebebi, iyi bir okuldan mezun olduğu iddia edilen bir genç olarak, Türkiye’de aldığım eğitimin beni bilimsel bir araştırma yapacak yetkinliğe getirememiş olması. Şu an resmen yüksek lisansı nasıl bitirebileceğimi düşünüyorum. Böyle bir durumda tabii ki insanlar, yurtdışında eğitim almak ister. Bakan yardımcısının “ABD’ye neden gidiyorlar?” demesi tam bir fiyasko bence. Buna ek olarak, Türkiye’deki akademinin dünya standartlarına gelememesinin tek nedeninin, Türkiye’deki ifade özgürlüğü eksikliği ya da bağımsız bilim platformu eksikliği olmadığını düşünüyorum. Bir araştırma yapılabilmesi için, üniversitelerin çok ciddi bütçelerinin olması gerekiyor ve sanıyorum ki, akademisyenlerimizin önündeki ciddi -ama çok üzerinde durulmayan- engellerden biri de bu.

“Benim gücüm var, ben haklıyım” mantığı değişmediği sürece…

Maddi şartların adaletsizliği bir yana, Türkiye’den gitmek istememin tabii ki de en önemli sebebi adaletin hiçbir anlamda kalmamış olması. Ne zaman bir adaletsizlik ya da haksızlık başıma gelse, elimin kolumun bağlı olduğu hissi kadar çaresiz bir hissiyat yaşamamışımdır herhalde. Kime hesap sorayım, kime gideyim, kimden sonuç alayım? Bu arada bu bahsettiğim adaletsizlik de öyle polislik, adliyelik şeyler değil. En basitinden satın aldığınız hizmetin karşılığını alamadığım için şikâyet etmişimdir ya da üniversitedeki hocaların yaptıkları haksızlıklara üzülmüşümdür, sinirlenmişimdir. Tren kazalarında evlatlarını kaybeden insanlar, sınav soruları çalındığı için haksızlığa uğrayan insanlar ya da yok yere hapse tıkılan insanlar ne yapsınlar? Ama gerçekten akademisinden şirketine, bu “Benim gücüm var, ben haklıyım” mantığı değişmediği sürece, ben Türkiye’nin hiçbir şeyinin düzelebileceğine inanmıyorum. Çünkü bu anlayış maalesef hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor.
Göçmen bir ailenin çocuğum. Milliyetçilik nedir, insan başka yerden geldiği için nasıl dışlanır, bunu da bire bir yaşadığım için çok iyi biliyorum. Dediğiniz gibi kimse gülerek oynayarak göç etmiyor. Suriyeliler konusunda dediklerinize kesinlikle katılıyorum ve bu insanlar savaştan kaçıp hayatta kalmaya çalışıyorlar; daha nasıl bir gerekli sebep olabilir bu insanları kabullenmek için? Ama ruh sağlığımın bu kadar etkilendiği bir memlekette, beni koruyup kollaması gereken ve ben her gün istediğim için orada var olan devlet; benim özgürlük alanımı günden güne daralttıkça, beni kendi milli eğitim sistemiyle ve daha birçok enstrümanla uzun süredir istediği şekle sokmaya çalışan ve bu kalıbın içinde bana gittikçe daha az bırakan bir devlet karşısında ne yapabildim ki bunca yıl?

“Ya sev ya terket!” mantığı

Bir önceki yayınınızda “Hiçbirimizin onlara ya kalın, nereye gidiyorsunuz demeye yüzümüz yok!” demiştiniz. Bense şöyle düşünmüştüm siz o sözü söyleyince: “Keşke kalın demeye yüzleri olmadığı gibi, defolun demeye de olmasa!” Çünkü sırf yetişmiş bir beyin olarak, fabrikada çalışmayı göze alıp giden bir insan olduğum için, eğitim seviyesi doktora olan ve Türkiye’nin orta-üst kesiminden bir arkadaşım tarafından vatan hainliğiyle suçlandım ve gerçekten aramızda hiçbir sorun yokken, bu arkadaşım benimle sırf yurtdışına gidip insan gibi yaşamak istediğim için bir daha konuşmak istemediğini söyledi. Aynen dediğiniz gibi “Ya sev ya terket!” mantığı. Çünkü ben kalifiye eleman olduğum için, Türkiye’deki emek piyasasında sömürülmeliydim.
Eşim burada bir firmada işe başladı. Tek maaşla, şu an Türkiye’de iki kişi çalışırken sahip olmadığımız standartlara sahibiz. Psikolojik olarak da sakinleşmiş durumdayız. Ama şu da bir gerçek ki, nereye giderseniz gidin, kaçmak bir parça rahatlatıyor, o kadar. Bütün sevdikleriniz Türkiye’de olduğu ve hâlâ hayatınızın hem yasal hem de manevi olarak Türkiye’yle bağı bulunduğu için, hiçbir zaman tam bir rahatlama olmuyor. Yani aslında insanlar ne güle oynaya gidiyor ne de buranın kendi insanının yaşadığı rahatlığı yaşayabiliyor. Bu arada, ikimizin de Türkiye’deki işlerini bırakıp ve sadece kendi birikimimimizi kullanıp buraya iş bulmadan gelerek aslında çok büyük bir risk aldığımızı da belirtmek istiyorum. Gerçekten işlerimiz denk gitti de burada bir düzen kurabildik.

Türkiye’deyken tam bir prekarya olduğumu farkettim

Bir ödev için, Standing’in prekarya makalesi üzerinde çalışıyorum şu an ve gerçekten bu gruba mensup insanları tanımlamak için kullanılan kriterlere baktığımda, aslında kendimin Türkiye’deyken tam bir prekarya olduğumu farkettim. Zaten 3. Havalimanı örneğinin de Türkiye’de gittikçe büyüyen prekaryanın varlığının ciddi bir işareti olduğunu düşünüyorum. Esnek emek piyasası içinde güvencesizce devam edilmeye çalışılan hayatlar yaşamak zorunda bırakılıyor herkes.
Bazen öyle şeyler duyuyorum ki, “Benim yaşadıklarım ne ki, daha kötüsünü görenler neden gitmemişler ya da gitmiyorlar?” diye soruyorum kendime. Aslında ne kalanlar daha çok yurtsever gözümde ne de gidenler vatan haini. Herkesin hayattan farklı beklentileri var muhakkak.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar