İmamoğlu ve CHP’yi bitirme planı

Yayına hazırlayan: Semanur Kızılarslan

Merhaba, iyi günler. Cumartesi akşamı İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nda sanatçı Jülide Kural, Selahattin Demirtaş’ın Devran adlı öyküsünü okudu ve buraya geniş bir davetli topluluğu katıldı. Öncelikle Kadir İnanır –Jülide Kural’ın hayat arkadaşı–, siyasetçilerden Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, HDP’den isimler hep birlikte bu gösteriyi izlediler. Ve hemen ardından çok yoğun bir kampanya başlatıldı. Karalama kampanyası, dezenformasyon tam gaz gitti; hâlâ etkisini sürdürüyor. Ama belli ki bu yoldan yürümeye devam edecekler. Buna ben “İmamoğlu ve CHP’yi bitirme planı” adını taktım. Ama bu sahici bir plan değil. Sahici olma imkânı da olan bir plan değil. Fakat bunu hatırlayanlar olacaktır; Ergenekon döneminde, Ergenekon’un kilit olaylarından birisiydi; “AKP ve Fethullah Gülen’i bitirme planı” diye bir plandan bahsedildi. Islak imza var, yok vs.. Ve burada ordunun belli kademelerine karşı çok güçlü bir operasyon yapılmıştı. Ama yıllar sonra AKP ve Fethullah Gülen birbirlerini bitirme konusunda çok yoğun bir savaş verdiler. O plana atfen bunu söylüyorum. Ama ortada bir plan olduğunu sanmıyorum. Daha doğrusu bir plan var, bir niyet var, ama hiçbir elle tutulur yanı olduğu kanısında değilim. Birçok husus var burada tabii. Katılan birçok kişinin içerisinden özellikle Dilek İmamoğlu’nun seçilmiş olması, onun üzerinden yürünüyor olması ve bunun, Ekrem İmamoğlu’nu terör işbirlikçiliğiyle suçlamaya kadar vardırılması — ki bunun devamı da geldi; belediyenin kitabevlerinde satılan kitaplar vs. gibi kimisi doğru, kimisi yanlış, kimisi eksik, çoğu çarpıtma ve uydurma, uydurma fotoğraflar. Tam hakikat-sonrası çağa uygun olarak üretilen bir yığın malzeme var, propaganda malzemesi var; karalama malzemesi var. Bütün bunlar da bize aslında şu anda siyasî iktidarın ve destekçilerinin bula bula Fetullahçıların yıllar önce denenmiş ve belli bir aşamaya kadar başarılı gözüküp ondan sonra tam bir fiyaskoyla sonuçlanan yöntemlerine başvurduklarını gösteriyor. Peki bu niye böyle yapılıyor? Burada çok bariz hedef tabii ki Ekrem İmamoğlu. Çünkü Ekrem İmamoğlu bir şeyi becerdi, yakaladı. Bunda kendi katkısı vardı, ama konjonktürün de katkısı vardı. Özetle şöyle söyleyebiliriz: Hem İYİ Parti gibi Türk milliyetçiliği hassasiyeti olan kesimlerin, hem HDP’lilerin, hem de AKP’yle artık mesafe koymak isteyen muhafazakârların, bu arada CHP’nin kendi klasik tabanının oylarını birlikte alabilmiş birisi. Ve dolayısıyla kendisinin adı bir sonraki seçimde Erdoğan’ın rakibi olarak geçiyor. Kendisi de aslında bu konuyu reddetmiş değil ve bana göre aşırı ölçüde buna yönelik birtakım mesajlar veriyor — doğrudan olmasa da. Dolayısıyla İmamoğlu’na yönelik olarak, Erdoğan’ın en önde gelen rakibi olarak sivrilen İmamoğlu’nu baştan yok etme yolunda bir çaba var. Bu çaba geniş bir kitleyi kapsıyor. Ama geniş kitleye baktığımız zaman, bunlara şunu söyleyebiliriz: Bunlar kaybedenler kulübü. 31 Mart’ta ve 23 Haziran’da kaybettiler. Aynı yöntemleri bir kere daha deniyorlar. 31 Mart kampanyasının temeli, biliyorsunuz, bekaydı. Beka meselesinde de terör tehdidi öne çıkartıldı. Terör tehdidi deyince HDP, PKK, Selahattin Demirtaş, bütün bunlar sonuna kadar tüketildi. Suriye tabii ki, YPG, PYD, bütün bunlar kullanıldı; ama tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. 23 Haziran’da da bu iyice perçinlendi. Şimdi tekrar aynı şeyi yapmaya, aynı suda ikinci kez yıkanmaya çalışıyorlar; ama yıkanmak yerine bir anlamıyla –benzetme olarak söylüyorum– çamura bulanıyorlar. Başarısızlığı kanıtlanmış bir stratejide ısrar etmek aslında bir çaresizliğin göstergesi. Yani İmamoğlu’na karşı ve CHP’ye karşı. Burada tabii o husus çok önemli; İmamoğlu tek değil, burada CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun özellikle referandumdan bu yana izlediği ittifak politikasının –ki bunların bir kısmı görünüyor, bir kısmı görünmüyor–, ittifak politikasının başarısıydı 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri. Burada bunu bertaraf etmek için bu ittifak stratejisi sabote edilmek isteniyor. Ve bunun yumuşak karnının HDP ve Selahattin Demirtaş olduğu düşünülüyor. Ve bence çok büyük bir yanlış yapıyorlar. Zayıf sandıkları yerden vurdukça orayı daha da güçlendiriyorlar ve anladığım kadarıyla da, gördüğüm kadarıyla da Selahattin Demirtaş’ın zaten var olan gücünü daha da artırıyorlar. Selahattin Demirtaş’ın gücü nedir? Selahattin Demirtaş –geçen İsmail Saymaz da bir televizyon yayınında söylemiş–, eğer Demirtaş “CHP’ye oy verin” demeseydi ya da tersine “CHP’ye oy vermeyin” deseydi, şimdi iktidarın bayağı sahip çıkacağı birisi olacaktı. Ama Demirtaş böyle bir şey yapmayacaktı, yapmadı. Bundan sonra da yapacağını sanmıyorum. Çünkü seçim öncesinde Demirtaş’ı, HDP’yi ve Suriye’yi alabildiğine kullanan siyasî iktidarın aynı şekilde buna paralel olarak Abdullah Öcalan’ı devreye sokmak istediğini biliyoruz. Abdullah Öcalan’ın kardeşiyle TRT’nin röportaj yaptığını da biliyoruz. Yani buradaki mesele aslında PKK’yla mücadele falan değil, iktidarı kaybetmeme kaygısı. Ve buradan yürünmeye çalışılıyor. Kılıçdaroğlu’nun başını çektiği Millet İttifakı’nın yumuşak karnının Kürt meselesi, HDP’nin doğrudan ya da dolaylı, açık ya da örtülü varlığı olduğu düşünülüyor ve oradan yürümeye çalışıyorlar. Bunu başaramayacaklar, başaramadılar, başaracaklarını da sanmıyorum. Evet, bu çaresizlikten oluşuyor; ama ilginç bir şekilde bir bakıyoruz: Gelecek Partisi de bu çabaya dahil oldu. Neden dahil oluyor? Bunun tabii ki bir nedeni Selahattin Demirtaş’ın içeride tutulma gerekçelerinin önde gelenleri Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı dönemlerine denk geliyor. Ahmet Davutoğlu kendisinden sonra işlerin kötüye gittiğini düşünen birisi olarak, Demirtaş konusundaki devlet tutumunun, yani onu cezaevinde tutmanın doğru olduğu kanısında belli ki. Ve burada Gelecek Partisi sözcüsü Temurci çıktı ve bütün bu süreçte Demirtaş’ı suçlayan, Demirtaş’ın özür dilemesi gerektiğini söyleyen bir beyanda bulundu. Bu da aslında Gelecek Partisi’nin de bu beka meselesindeki trendin gerçekte ne olduğunu anlamadığını ya da anlamak istemediğini bence gösteriyor. Çok bariz bir yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Sussalardı, kimse onlara niye konuşmadınız demezdi. Ama yaptığı basın toplantısında bunu özellikle öne çıkartıyor olması, burada Gelecek Partisi’nin ve Davutoğlu’nun bir iddiası olduğunu gösteriyor. O iddia da HDP’yi ve Demirtaş’ı dışlayarak siyaset yapma iddiası. Bu ne kadar başarılı olur Gelecek Partisi için, onu daha sonra göreceğiz. Babacan’ın partisi ne yapar bu konuda? Babacan’ın en son Şirin Payzın söyleşisinde söylediği bence, Demirtaş konusunda söylediği tutuksuz yargılanma bahsi çok zayıf bir duruş. Onun da tam olarak bu konuda yeterince cesur davranabileceğini açıkçası sanmıyorum. Bakalım ama, daha parti kurulmadı. Onu daha sonra göreceğiz. Şöyle bir anlayış var insanlarda: Türkiye’de çoğunluğun dediği olur. Bu çok basit bir anlayış. Genellikle bu böyle oluyor. Dünyanın dört bir tarafında, böyle önemli kırılmaların olduğu yerlerde sayıca çok olanlar tabii ki birtakım şeyleri belirleyebiliyorlar. Ama Türkiye’de Kürt meselesinde “Kürtler sayıca az, dolayısıyla onların tercihleri, beklentileri çok da önemli değil” yaklaşımıyla varılabilecek bir şey yok. Bu noktada kamuoyu araştırmacısı İbrahim Uslu günlerdir şunu söylemeye çalışıyor, sosyal medyada görüyorum. Diyor ki: Güneydoğu’da sağ partilere yönelen seçmen oranı her geçen gün azalıyor. Bunun yolunu bulmak lãzım. Kendisi de sağda yer alan birisi olduğu için –sağ kesimden olan birisi, eşi yakın bir zamana kadar AKP’de üst düzey görevlerde bulunan birisi– böyle bir uyarıda bulunuyor. Diyor ki: “Bu olay gidiyor, elimizden kaçıyor” — ki öyle. Burada devletin merkezinde yer alan partilerin, şu andaki Cumhur İttifakı’nın bu gidişi durdurmak gibi bir derdi var mı? Anlaşıldığı kadarıyla yok. Ya da durdurabileceklerini düşünmedikleri için inceldiği yerden kopsun şeklinde bir siyaset izliyorlar. Devletin merkezindeki, sistemin merkezindeki partilerin yöneticileri böyle bir şey istiyor olabilir. Orada tamamen bir kopuş, zihnen bir kopuşu benimsemiş olabilirler. Ama toplumun böyle bir kopuşu yaşadığı, hissettiği kanısında kesinlikle değilim. Eğer öyle olsaydı 31 Mart’ta açık ara büyükşehirlerde Cumhur İttifakı’nın adayları kazanırdı. Adana’da MHP kazanırdı, Mersin’de MHP kazanırdı. Ankara ve İstanbul’da AK Parti kazanırdı. Hiç de böyle olmadı. Çünkü toplum, tabii ki terör meselesini önemsiyor, tabii ki bu konuda hassasiyetleri var; ama benim anladığım kadarıyla artık bu “beka” lâflarıyla bu olayı tamamen güvenlik yöntemleriyle çözme iddialarıyla Türkiye’nin çok da fazla ilerleyemeyeceğini, gidemeyeceğini bir şekilde hissediyorum. Olayın böyle bir boyutu var. Burada bakıyoruz; şimdi Dilek İmamoğlu üzerinden Ekrem İmamoğlu’na yönelik saldırının içerisinde, bu dezenformasyonun içerisinde birbirine benzemeyen ya da benzemediğini sandığımız birçok insanın, kurumun, kuruluşun yan yana yer aldığını görüyoruz. Burada aktif bir şekilde yer aldıklarını görüyoruz. Örneğin 23 Haziran öncesine kadar Ekrem İmamoğlu’na yanaşmaya çalışmış ve yanaşmış eski Fethullahçı, sonra AKP tetikçisi birtakım insanların şimdi “İmamoğlu da bildiğimiz gibi değilmiş” diye çıkışlar yaptıklarını görüyoruz. Ya da ismini vermek istemediğim birtakım kişilerin kraldan çok kralcı bir şekilde olaya dahil olduklarını görüyoruz. Bütün bunların hepsi, tekrar söylüyorum, kaybedenlerin buluşması. Böyle bir plan var mı? Var gibi duruyor. Bir plan olmasa bile kör topal bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Ama buradan bir şey çıkması kesinlikle mümkün değil. Çünkü Demirtaş, şu anda siyasî aktör olarak Türkiye’nin öne çıkan birkaç isminden birisi. Kendi becerisi de var, içinden geldiği hareketin yeri de önemli. Ama burada ona rakip olan, düşman olanların ona yaptıklarının rolünü hiç yabana atmamak lâzım. Zamanında Tayyip Erdoğan’ın başına gelenin çok daha fazlası Demirtaş için pekâlâ söz konusu oluyor olabilir. Yani onu, rakibini yargı yoluyla tasfiye etme çalışmaları ters tepiyor. Selahattin Demirtaş bunun bir örneği. Burada tabii esas önemli olan İmamoğlu’nun ve CHP’nin ne yapacağı. Şu âna kadar İmamoğlu bu konuda çok sarsıntı geçirmedi. Ama onu sürekli yoklamaya ve ilginç bir şekilde CHP’den ayırarak ona yönelmeye çalışıyorlar. Burada işte, ayrı, ince bir strateji olabilir. Bu anlamda baktığımız zaman İmamoğlu ve CHP’yi bitirme planı yerine, belki şunu söylemek daha doğru olabilir: CHP’nin stratejisini, ittifak stratejisini akamete uğratmak için İmamoğlu üzerine birtakım taktiklerin ve stratejilerin hayata geçirilmesi. Çok ilginç şeyler yaşanıyor. Dün Ankara’da yaşanan, mesela İmamoğlu’na ödül verilecekken, özel olarak çağırılmışken, son anda programın iptal edilmesi, İmamoğlu’nun Erdoğan’a mektup vermesi, Erdoğan’ın toplantı sırasında mektubu okuması, İmamoğlu’nun da bunu görmesi. Bunlar küçük küçük ayrıntılar belki, ama siyasette semboller gerçekten bazen olaylardan daha önemli olabiliyor. Eğer İmamoğlu, bu süreci ve bundan sonraki süreci iyi yönetirse, normal şartlarda bunlar aslında İmamoğlu’na yarayan şeyler bence. Eğer bunu iyi yönetirse, rakiplerinin beklemediği kadar, ummadığı kadar, hayal bile edemediği kadar güçlü bir siyasetçi olarak ilk seçimde Erdoğan’ı –ya da karşısına kim çıkarsa–, onu yenebilecek bir güce gelebilir. Ama bunu yapıp yapamayacağından da açıkçası, kişisel olarak çok emin değilim. Şu haliyle bu yaratılmak istenen krize baktığımız zaman, ortada fol yok yumurta yok, bir kitap var, kitabın tiyatroda okunması var. Bunların hepsi çok normal, sıradan, medeni dünyada hiçbir şekilde rahatsız olunmayacak şeyler. Kim yazarsa yazsın, ne yazarsa yazsın, kitaplara yönelik bu saldırı furyalarının demokrasiyle, ifade özgürlüğüyle hiçbir alâkası olmadığı da çok ortada. Böyle bir şey yaşanıyor. Eğer İmamoğlu burada sarsılmadan durursa, bunu kendi hanesine bir puan olarak, güçlü bir puan olarak yazabilir. Şu haliyle yazacakmış gibi görünüyor ama sürecin daha başındayız. Tabii bu arada şöyle bir soru var: Ortada fol yok yumurta yok, niye bu kavga şimdiden çıkıyor? Seçim bekleyenler var. Ben açıkçası onlardan değilim. Ama yanılıyor olabilirim. Pekâlâ erken seçim de olabilir. Ama burada Ekrem İmamoğlu meselesinde yapılan, İmamoğlu’na yönelik yapılan husus, baştan güçlü olmadan önce onu zayıf düşürme çabası. Kanal İstanbul olayında onun inisiyatifi almış olduğu gözüküyor. Ve bu anlamda çok daha önde olduğu gözüküyor Erdoğan’a karşı. Bunu bertaraf etme, tekrar Erdoğan’ı güçlendirme çabası. Yani savaşı erken başlatmak. Ama savaşı erken başlatarak kaybedeceklerini de erken ilan ediyor olabilirler. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar