Pankaj Mishra: “Koronavirüs, başımıza gelecek onlarca yıkıcı şoktan yalnızca ilki”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Hint yazar Pankaj Mishra’nın 16 Mart 2020 tarihinde Bloomberg’de yayımlanan yazısının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz:

“Küresel arz zinciri bozulunca havayolları seyahatleri durdurdu, ulus-devletler arasındaki sınırlar yeninden keskinleşti. Çin’den Almanya’ya, Avustralya’dan ABD’ye kadar bütün büyük ekonomiler gerileme korkusuyla yüzleşiyor. Olağanüstü bir dönemden geçtiğimize şüphe yok.

Önümüzdeki tek soru işareti küreselleşmeyi âdeta bir rüzgâr veya hava gibi doğal bir gerçeklik olarak algılamış ve bütün kavramsallaştırmaları buna göre yapmışken yeni durumu nasıl kavramamız gerektiği. Koronavirüs çok daha radikal bir dönüşüme işaret ederken bundan önceki bütün kabulleri de paramparça ediyor.

Aslında koronavirüsten önceki büyük çalkantı tam olarak yüz yıl önce gerçekleşmişti. Sanatta, felsefede ve tabii ki ekonomide büyük çaplı değişikliklere yol açmıştı.

20. yüzyılın başları malların, sermayenin ve işgücünün serbest dolaşımı ile tarif ediliyordu. Yani John Maynard Keynes’in anlattığı gibi Londra’da yaşayan bir kişi yatağında sabah çayını yudumlarken telefonla dünyadaki onlarca farklı ürünü sipariş edebiliyordu.

Küresel kapitalist sistemin hem üreticisi hem de tüketicisi kendi zenginliğini yatırım haline getirip dünyanın herhangi bir yerine götürebiliyordu. Aynı zamanda pasaport ve diğer resmî prosedürlerle uğraşmadan herhangi bir ülkeye en ucuz ve konforlu yollarla gidebiliyorlardı.

Ekonomik açıdan bu kadar iç içe geçmiş bir dünyada savaşlara karşı çok sayıda önlemin doğal olarak geliştiği düşünülür. Bu iyimserliğin modern teorisi Thomas Friedman tarafından ortaya konmuştur. Basitçe söylemek gerekirse Friedman’ın ortaya koyduğu ‘Golden Arches‘ teorisine göre McDonald’s restoranlarına sahip ülkeler birbirleriyle savaşmazlar.

Birinci Dünya Savaşı yalnızca bütün sınırları aşan küreselleşme fikrini tekzip etmekle kalmadı, aynı zamanda tarihte geri dönülemez bir ilerleme yaşandığını iddia eden entelektüelleri de haksız çıkardı. Henry James’in bir arkadaşına yazdığı bir mektupta ifade ettiği gibi: ‘Sonuç olarak bizi birbirimize bağlayan güçlü bir bağ, boylu boyunca büyük Niagara Şelalesi’nden aşağı düştü.’

Birinci Dünya Savaşı’nı Büyük Buhran takip etti. Bunu anlamlandırmak o dönem zordu, çünkü krizin kökleri on yıllar öncesine dayanıyordu. Ancak ana akım siyasetçiler ve yorumcular bunu göz ardı etmişlerdi.

Sanayi Devrimi’nin yarattığı yeni eşitsizlikler çağında, gerek duygusal bir eşitlik hissi olarak, gerekse yetişkinlerin kullandığı oylardaki temsil yetkisini genişleten bir kurum olarak demokrasi modern dünyanın ana teması haline geldi.

İnsanları defalarca hayal kırıklığına uğratan demokrasi aşırı sağ ve sol akımları yerleşik düzeni savunan elitlere karşı güçlendirmişti. Bu akımlar en çok gelişmiş şehirlerin sömürülmüş insanlarından destek buluyordu. Genellikle şehir merkezinden uzakta, geleneksel yaşayış şekillerinden kopan ve büyük şehirlerde sefalet içinde yaşamaya zorlanan insanlar artık seslerini bu siyasî hareketler vasıtasıyla duyuruyorlardı. Dünyanın en gelişmiş şehirleri 19. yüzyılın sonuna gelinirken dünyanın gidişatından duyulan rahatsızlığın açığa çıktı yerler haline gelmişti.

Eşitsizlik yaratan ekonomik modeller uygulanırken eşitlik isteyen insanların taleplerinin nasıl karşılanacağı İtalya, Almanya ve Japonya gibi ülkeler için oldukça kafa karıştırıcıydı. Onlar da ileri batı ekonomilerine öykünüyorlardı.

19. yüzyılın sonlarına doğru baş gösteren büyük krizler ‘Büyük Buhran’ ile tepe noktasına ulaştıktan sonra aşırı sağ partilerin iktidarı ele almaları ve büyük savaşların ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelmişti.

Bizim içinde bulunduğumuz konjonktürde ise, bir önceki felakette mevcut olan her koşul geçerliliğini koruyor, ama benzersiz bir ölçüde yaşanıyor.

On yıllardır sanayisizleşme, işlerin dış kaynaklarla temin edilmesi ve otomatik kontroller pek çok çalışanı işinden, güvenliğinden ve onurundan ederken batıdaki bu insanları demagojiye açık hale getirdi. Aynı zamanda yükselen güçler olarak kabul edilen Hindistan ve Rusya gibi ülkelerdeki ekonomik durgunluklar ve şehirleşme politikalarının başarısız olması aşırı sağ figürlerin ve hareketlerin güçlenmesine neden oldu.

2008 ekonomik krizi ise Büyük Buhran’dan bile acı bir tecrübe oldu. Daha derin ve uzun dönemli sonuçlara yol açtı. Herkese refah vaat eden küreselleşme yanlısı elitlerin düşüncelerini tasfiye ederken Donald Trump gibi fırsatçı demagoglara alan açtı. Bu bağ da bir önceki gibi Niagara Şelalesi’nden aşağı sürüklenirken bu kez bazı dersler öğrenilmişti. Tam da bu sebepten dolayı bizim yaşadığımız kriz politik, ekonomik ve çevre sorunları açısından çok daha entelektüeldi.

Analitik eksiklik ise her geçen gün büyüyen sorunlara ana akım gazetecilerin ve siyasetçilerin getirdiği çözüm önerilerinin hâlâ birbirine benziyor oluşu. Ekonomik açıdan küresel serbest piyasa ekonomisini güçlendirecek reformlar, yeniden ısıtılıp önümüze konan liberal demokrasinin otoriter yönetimlerden üstün olduğunu vurgulayan soğuk savaş söylemleri ve şeffaflık ile küresel liderliğe geri dönme senaryoları bunlardan bazıları.

2008 öncesi ekonomik koşullara dönme arzusu genellikle iklim değişikliği üzerinden geliştirilen söylemlerden besleniyor. Bu söylemlerin yetersizliği daha fazla insan salgından etkilendikçe ve kendilerini toplumdan izole ettikçe daha belirgin hale gelecek. Kendi içinde barındırdığı sistemi bozma gücüyle birlikte koronavirüs ileride karışımıza çıkacak onlarca şokun birincisi olarak önümüzde duruyor.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus