Bertrand Badie: “Büyük yenilikler büyük korkulardan doğar”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Havayolu köprüleri artık Çin’den Avrupa’ya doğru kurulurken, uluslararası ilişkiler uzmanı Bertrand Badie koronavirüs jeopolitiğinin şifrelerini çözüyor. “Bu krizin verdiği ders belli: Yeni bir Roma Anlaşması yapılmazsa, Avrupa bütünleşmesini unutun” diyor. Mediapart’tan Joseph Confavreux’nün Badie ile söyleşisini Haldun Bayrı çevirdi.

Bertrand Badie

Bertrand Badie siyasetbilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanı. Paris Sciences-Po.’da (Mülkiye) emeritus profesör ve Uluslararası İnceleme ve Araştırmalar Merkezi CERI’de öğretim üyesi ve araştırmacı. Son yayımlanan kitapları: “Tartışmalı Hegemonya. Yeni Uluslararası Hâkimiyet Biçimleri” (L’Hégémonie contestée. Les nouvelles formes de domination internationale, Odile Jacob, 2019), “Güney Dünyayı Yeniden İcat Edince” (Quand le Sud réinvente le monde, La Découverte) ve “Artık Dünyada Yalnız Değiliz” (Nous ne sommes plus seuls au monde, La Découverte). Mediapart için, Covid-19’un küreselleşmenin hangi yönlerini açığa vurduğunu ele alıyor. Joseph Confavreux’nün yaptığı söyleşinin çevirisini sizlerle paylaşıyoruz:

Çin’den Avrupa’ya bir havayolu köprüsü kurulduğuna tanık olmamız, yeryüzü jeopolitiğinde nihaî bir tersyüz oluşun göstergesi mi?

Bertrand Badie: Dar anlamıyla jeopolitiğin öldüğünü düşünüyorum ben şahsen; her halükârda geleneksel şekillenmesiyle… Günümüzdeki olaylara bu prizmadan bakmanın da tehlikeli olduğunu düşünüyorum; zira o zaman bu olayları yorumlamada ifrata kaçma eğilimine kapılınıyor. Çin, salgının merkez üssü onun topraklarında bulunduğu vakit kullanamadığı bir propaganda kartını oynuyor tabii. Bu sayede, ötekiler diz çökmüşken ayakta olduğu mesajını göndererek dünyanın artakalanına üstünlüğünü gösteriyor.

Ama en azından iki nedenle işin esası bence burada değil. İlk neden, bu krizde ulus-ötesi ve dünya çapında bir hâdiseye karşılık vermek söz konusu; birbirimizle rekabet etme yeteneğimiz değil, bu hâdiseye karşı birlikte cephe oluşturma kapasitemiz sınanıyor. İkinci neden ise, Çin’in küreselleşmede batılı ekonomilere ihtiyacı olduğunu çok erken anlamasıdır: Bencilce bir bakış açısıyla bile olsa, Avrupa’ya ve ABD’ye yardım etmeye yönelmesidir; çünkü eski güçlerin çökmesi onun ekonomisi için gerçek bir felaket olur. Dolayısıyla bugün, Çin, Rusya ya da Küba sağlık ekiplerinin karşılandığı İtalyan havaalanlarında göz alıcı fotoğraflar çekilmesine olanak verse de, sergilenen gurur tablosunu yorumlarken ifrata kaçmayalım…

Eski komünist ülkelerin, mevtâ olmalarından sonraki bir rövanşını mı görmek gerek burada?

Kimileri için, belli belirsiz iletilmek istenen o mesajlardan biri de budur kuşkusuz. Ama, bir kez daha, otuz yıldan fazla bir zaman önce duvarın yıkıldığı bir dünyada, asıl önemli olan bu değil gibi geliyor bana.

Gerek Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumlar, gerek AB, G7 ya da G20 gibi çoktaraflı kurumlar koronavirüs krizini idare etmekte güçsüz görünüyorlar. Nasıl açıklıyorsunuz bunu?

Çoktaraflılık işlemediği zaman, nadiren onun kusurudur bu; çoktaraflılığa hiçbir taviz vermek istemeyen devletlerin hatasındandır daha çok. Bununla beraber, geleneksel olarak çoktaraflılığın alanına giren unsurlar arasında bir tasnife gitmek gerekiyor. Bugünkü ihtiyaçlar ile, insanlığın en zengin ve sözümona en güçlü kısmını temsil eden G7 ya da G20 gibi oligarşik kurumlar arasında muazzam bir boşluk var öncelikle; günümüzdeki enkazın merkezinde bulunan ülkeleri müzakere alanından dışlıyor bu. Emmanuel Macron’un krizi idare ederken ilk tepkisi, Çin’in üye bile olmadığı G7’ye çağrıda bulunmak olmuştu! “En zenginler”in G20’sine gelince, güçlülerle zayıfların karşı karşıya gelmediği bir krizle başa çıkmaktan o kadar âciz ki, bütün insanlığı bir pandemiyle karşı karşıya bırakan böyle bir krizde, G173’e çağrıda bulunulsa yeridir. O çoktaraflılık güncel meydan okuma karşısında böylesine bir uyumsuzluk arz ediyor.

Şimdi, bölgesel çoktaraflılığa bakarsak, bir cephe oluşturmaktan âciz geri kafalı bir model geveleyen Avrupa’nın tepki verememesinden ancak korkuya kapılabiliyoruz. Her ne kadar AB artık bazı hastaların başka ülkelerde ağırlanabilmesini akıl etse de, 27’ler ortak bir sağlık politikası geliştirmekten âciz kaldılar ve borçların karşılıklı mahsuplaştırılması gibi kilit nokta oluşturan bir sorun üzerinde mutabakat sağlayamadılar. Bu krizin verdiği ders şimdiden belli: Kelimenin güçlü ve simgesel anlamında yeni bir Roma Anlaşması yapılmazsa, Avrupa bütünleşmesini unutun. Tek bir umut var: 1945 sonrasında, Avrupa’nın hem yeni bir savaştan hem de kendini yeniden inşa edememekten korktuğu sırada kotarılmış olan anlaşmanın 1. maddesi. Bugün, Avrupa sıfır noktasında; ama bu kez de trajik bir salgından ve yeniden ekonomik canlanmada karşılaştığı sorunlardan korkuyor yeniden: Savaş sonrasındaki korkuya benzeyen bu korku, aynı sebepler bazen aynı sonuçları ürettiğinden, hakiki bir kurtarıcı değişime yol açabilir.

Birleşmiş Milletler’in çoktaraflılığına gelince, onu ezmekten kaçınmak gerek. Genel Sekreter António Guterres’in hayli gayri muhtemel bir umumi ateşkes çağrısında bulunduğu görüldüğünde, ya da Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) genel direktörünün tuhaf ve zayıf beyanlarına bakıldığında, sırça köşktekilerin ve ajanslarındakilerin güçsüzlüğü çok sarstı beni elbette. Çiçek hastalığının kökünün kazınmasından güney ülkelerindeki sağlık hizmetlerini geliştirmeye kadar hakiki bir çalışma gerçekleştirmiş olan DSÖ’den, hem yardım faaliyetleri hem de kuralların uygulamasında uyum sağlanması bakımından daha etkin bir düzenleyici rol oynaması beklenebilirdi. Fakat devletler dışında kaynağı yok ve salgına karşı mücadelenin eşgüdümünü sağlamaktan âciz. Bir kez daha belirtirsem: Bu güçsüzlük sadece çoktaraflılığa dayandırılamaz; ayrıcalıklarının bazılarından taviz verir vermez egemenliklerini yitirmekten çekinen devletleri de görmek gerek. Oysa bu salgın sadece ulusal düzeyde kalan tepkilerin anlamsızlığını iyi gösteriyor. Böylelikle bu kriz, çoktaraflılığın iflasından ziyade, ona duyduğumuz daha da âcil ihtiyacı açığa vuruyor.

Dünyadaki bu sağlık krizi, küresel tehdidin artık ötekinin gücünden değil de, çökmüş devletler ya da sağlık denetiminden geçirilmemiş hayvan pazarları gibi gezegenin zayıf noktalarından geldiğini hangi noktaya kadar gösteriyor? Ve yeni tipteki bu tehdide nasıl tepki verilmeli?

Asıl dönüm noktası bu. Bütünüyle miadı dolmuş kavramlarla akıl yürütmeye devam ediyoruz. Bizim için, hem de yüzyıllardan beri, emniyetsizlik ötekilerin gücünden gelir. Dolayısıyla tehdidi savuşturmak için, kendi gücümüzü, özellikle de yeni hedefler karşısında elden hiçbir şey gelmese bile, askerî alandaki gücümüzü geliştirmeyi denemişizdir hep. Bugünkü emniyetsizliğin esası zayıf noktalardan gelmektedir ve bilindiği gibi bir zincirin direnci en kuvvetli halkasına değil en zayıf halkasına bağlıdır. En zayıf halkaların sağlamlaştırılmasını sağlayacak şekilde dünya yönetişimini tekrar tepeden tırnağa örgütlemeyi gerektiriyor bu. Günümüzdeki durumun, sorumluluğu sadece devletlerde olan yıllık 2 trilyonluk askerî harcamalarla, bir divanelik olduğunu ve bu olanakların büyük bir kısmının bütünüyle başka şekilde harcanması gerektiğini kabul etmek gerekecektir. En yoksullara ve en güçsüzlere karşı bir cömertliği kastetmiyorum; çıkarımızın bunda olduğunu iyi anlamak gerekiyor. Klasik güç araçlarını vestiyere bırakmanın zamanı geldi.

Devletlerin bu şekilde topraklarını koruduklarını zannettikleri yollar, nihai bir biçimde kullanılmaz hale mi geldi?

Geleneksel savunma anlayışıyla bir virüsü nasıl durdurabilirsiniz ki? Sınırları ve hükümranlıkları umursamayan bir salgın karşısında düzenleme araçları eskiden olduğu gibi zorlayıcı olamaz artık. Sağlıktaki güvensizlik gibi, çevre veya gıda konularındaki güvensizlikler için de geçerlidir bu. Gıda güvensizliği artık bizi ilgilendirmiyor gibi görünse de, dünyada hâlâ, günümüzdeki virüsten daha yüksek ve daha ölümcül bir ritimde açlıktan ölmeye devam ediliyor: Bir gün bu güvensizlik, belki daha dolaylı ama yine de daha trajik biçimde bizim de suratımıza çarpacaktır…

Son çalışmalarınız, terörist örgütler de söz konusu olsa sivil toplum kesimleri de söz konusu olsa, devlet dışı aktörlerin jeopolitik önemini vurguluyordu. Şu yaşadığımız an devletlerin kuvvetli bir biçimde geri döndüklerinin mi belirtisi?

Âciliyet gerektiren önlemleri derhal alabilecek tek merciden, her ülkedeki devlet yetkililerinden kaynaklanan kısa vadeli tepkiyi ayırt etmek gerek. Ama uzun vadede, tekrarlanma riski olan bu tür meydan okumalara, kendimizi devletler arası geometriyle sınırlı tutarak kalıcı bir biçimde kafa tutulamaz. Sağlık politikalarının eşgüdümünü küresel bir yönetişimle sağlamak gerekecektir. Aynı zamanda krizi idare eden devlet ile ona yöneltilen mesajı da ayırt etmek gerekmektedir: Yeni bir refah devleti talebiyle beklenen, özellikle sosyal devlete itibarının iadesidir; oysa otuz yıllık neo-liberalizm döneminde, böyle bir şey yok gibi davranılmıştır.

Bugün devletten talep edilen, elbette dönmesidir; ama o ünlü saçma “Komşuda pişer bize de düşer” teorisi (trickle down theory) tarafından ekonomik büyümenin farazi bir basit ürününe indirgenerek mahv ve paramparça edilmiş bir sosyalliği yeniden icat etmesi için. Bugün yaşadığımız aslında, Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya, toplumsal hareketlerin kesiştiği bütün 2019 yılı boyunca yaşanan olaylara benzemektedir. Bütün bu hareketler, daima güçlü bir güvensizlik telkin eden devletlere fazla bel bağlamasalar da, sosyal devlete âcilen dönmenin gerekliliği üzerinde ısrar ediyorlardı.

Bu virüs küreselleşmeyi ve onun bazı saçmalıklarını çırılçıplak ortaya döktü; virüs tanı kitlerinin Çin’de ya da ABD’de bulunması gibi. Küreselleşmeden ya da en azından onun yarattığı birbirine bağımlılıklardan dönülmesini kaçınılmaz mı kılıyor bu?

Küreselleşmekten dönme terimine karşı çıkıyorum. Küreselleşme öncelikle iletişimi, ama aynı zamanda ulaşımı da etkileyen bir küresel teknolojik devrimin yön verdiği bir süreçtir. Uyduları, interneti ya da uçakları ortadan kaldırarak insanlık serüveninin bu aşamasını sorgulayacak değiliz! Bizim hatamız, azar azar tek bir dünyayı inşa etmiş olan bu sürecin ancak tek bir şekilde tamama erebileceğini, ancak neo-liberal yöntemi izleyerek dünyayı tek pazar etrafında birleştirebileceğini düşünmek oldu. Değiştirmek gereken budur!

Ama neo-liberalizmle küreselleşmenin birbiriyle karıştırılmış olunması, birbiriyle bağlantılı ve birbirine bağımlı bir dünya gerçekliğinin alternatif bir biçimde, dayanışma, düzenleme ve çoktaraflılık üzerine kurulabilmesi imkânını ortadan kaldırmaz. Fiilî olarak hastane sistemini, sağlığı ve insan güvenliklerinin bütününü yok etmiş olan bir yaklaşımın yerine bu değerler konabilir. Thatcher’ın yanlış olduğu kadar kinik de olan ünlü formülü “There is no alternative” (pazarı kastederek) formülünün etkisi altında kalmadan, “küreselleşmenin ikinci perdesi”ni başlatmak yerinde olur.

Böylesi bir salgın, mesela Çin’in hastalığa karşı daha iyi mücadele etmeyi becermiş olması ileri sürülerek, daha otoriter rejimlere giden yolun taşlarını mı döşüyor? Yoksa bu virüs saldırısından önce de hiç iyi durumda olmayan liberal demokrasilerimizin köklü bir biçimde yenilenmesine kapı mı aralıyor?

Neredeyse virüsle aynı hızda dolaşan bu gerekçeye gıcık oluyorum! Otoriterlik hiçbir zaman hayatları kurtarma eğilimiyle nam salmamıştır. Buna karşılık, özgürlüklerin birincisi, her birimizin yaşama ve varkalma hakkıdır. Şayet varkalmak için bireylerin dolaşmalarının engellenmesi gerekiyorsa, demokrasinin hakiki ve güçlü anlamında bu bana derinlemesine demokratik gelir. Bu akıl karışıklığı, kendimizi demokrasinin bulanık bir tanımıyla uyutulmaya bırakmış olmamızdandır; bu tanım ortak varlıklardan habersizdir, aşırı bireycilikle kendini eğler ve sadece etik olmakla kalmayıp aynı zamanda pratik de olan dayanışma ihtiyacını es geçer. Demokrasiyi yeniden inşa etmek bunu onun kolektif erdemlerinden yola çıkarak yapmaktır; onu yozlaştırmış olan bireyci yüklerinden kurtularak…

Büyük küresel krizler her zaman derin dönüşümlere yol açar mı? Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazizm’le olduğu gibi daha betere, ya da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi Kerim Devlet’in güçlenmesine gidilmesi neye dayanır?

Genel olarak, tarih büyük yeniliklerin büyük korkulardan doğduğunu öğretmiştir bize. Büyük Buhran’dan sonra Keynesçi tepki ve Roosevelt’in New Deal’inde de doğrulanır bu; Soğuk Savaş’ın termonükleer endişeye kapılınan bazı anlarında da… İnsan varlığı korktuğu anlarda yenilik yapmaya karar kılar. Ama halihazırdaki korkumuz çabuk dağılırsa –ki hepimiz diliyoruz bunu–, korkunun arındırıcı etkisinin de dağılma riski vardır. Buna karşılık kalıcı olursa, o zaman şeyleri dönüştürmek için gerekli enerjiye sahip olup olmadığımızı görmemiz gerekecek.

Dünya savaşlarına dönersek, hepsinden aynı dersleri çıkarmamışızdır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, güç mantıklarının doruğundaydık. Dolayısıyla uluslar arasında önüne geçilmez bir rekabet olduğunu ve galip çıkan ulusun mağlup ulusa kendi düzenini kabul ettirmesi gerektiğini, mağlup ulusun elinde ise sadece intikamını tasarlama tesellisinin kaldığını düşünüyorduk. İkinci Dünya Savaşı’ndan çıktığımızdaki dersler farklı oldu, çünkü mağlubu aşağılamamanın önemli olduğunu anlamıştık; üstelik savaşın getirdiği soykırım bütün insanlığa karşı işlenen bir suç olmuştu. Bugün, fazla iyimser olmamak gerekse de, ilkinden ziyade ikinci savaştan çıkıştaki modele daha yakın olduğumuzu düşünüyorum; zira bu krizden çıkış, güçlünün zayıf karşısında bir zaferi olamaz.

Evlere kapanmışlıktaki farklılıklar ya da evden bağlanarak çalışabilme imkânının olup olmaması ölçüsünde toplumsal bir öfkenin ve çatışma potansiyelinin yükseldiği hissediliyor; çünkü toplumda uzun süredir mevcut olan eşitsizlikleri daha yakinen yaşatıyor. Sağlıktaki, toplumdaki ve ekonomideki krizin siyasal başkaldırıya varacağını tahayyül edebilir miyiz?

Mümkün bu; ama 2019 yılı bu toplumsal öfkenin zaten dünyanın her yerinde mevcut olduğunu ve çoğu zaman bunun alev alması için ufak bir kıvılcımın yettiğini gösterdi bize — Santiago’da metro biletine yapılan bir zam, Beyrut’ta WhatsApp uygulamasına konulan bir vergi, Fransa’da veya İran’da bir akaryakıt zammı olabildi bu kıvılcım. Kurumlara karşı artan güvensizlik, tüm gücü elinde toplayan bir pazar karşısında duyulan hüsran ve alternatif bir politika yokluğunda yaşanan hayal kırıklığı: Bütün bunlar her an her yerde patlayabilir. Aynı şeyi Bağdat, Paris, Hong Kong, Santiago veya Cezayir’de görebilmemiz, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir siyasal ve toplumsal dönüşüm talebine doğru yönelen güçlerin olduğunu göstermektedir.

Emmanuel Macron’un savaşçı belâgati konusundaki hükmünüz ne? Umumi seferberliğe çağırabilmek için gerekli bir söylem mi bu? Yoksa savaşın ne olduğunu bilmeyen birinin sözleri mi?

Bir devlet başkanının, kaydadeğer bir hedef karşısında ve ahalinin riskleri ciddiye almadığını hissettiğinde cengâverce bir söz dağarcığına başvurmasını anlarım. Ama kurduğu bu benzerliği tadında bırakmaya dikkat etmek gerek; çünkü bu krizin, yüzyıllardır teorisi yapılan ve muhayyilemizde yer eden savaşla alâkası yok. Virüsü “ABD’nin bir düşmanı”, hem de “Çinli bir düşman” haline getiren Trump, bu kavgayı klasik bir savaşla özdeşleştiriyor, oysa hiç alâkası yok.

Bir husumet mantığı içinde değiliz; kendi zorunlulukları ve tehlikeleri olan bir küreselleşme bağlamındayız – tıpkı vaktiyle ulusal bağlamın kendi zorunlulukları ve tehlikelerinin olması gibi. 1994’teki ünlü Birleşmiş Milletler raporunun erkenden telkin ettiği gibi güvenliğimizi askerî değil de insanî terimlerle düşünemediğimiz için uluslararası önceliklerimizi dönüştürmeyi beceremedik; o dönemde devletlerin çoğu bu raporla alay etmişti. Halbuki o raporda, bu yeni güvenlik anlayışının ana hedefinin, insan varlığını, küreselliğe derinlemesine bağlı olan ve kadınlarla erkekleri toplumsal varoluşlarında doğrudan hedef alan o tehdit duygusundan kurtarmak olduğu belirtiliyordu. Diğer önemli nokta ise, küreselleşmeyle beraber tehlike, artık öteki tarafın ne yaptığına bağlı değildir. Tek bir taraf var şimdi; birbirine karşı konumlanmış blokların olduğu dönemdeki gibi düşünemeyiz artık.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus