Koronavirüsten sonra dünya nasıl bir yer olacak? Simon Mair’den dört farklı ekonomik senaryo

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İngiltere’deki Surrey Üniversitesi’nden ekoloji ekonomisti Simon Mair, The Conversation için kaleme aldığı makalede koronavirüs salgınının ekonomik boyutlarını ve ilerideki muhtemel senaryoları geniş bir perspektiften değerlendirdi. Makaleden öne çıkan kısımların çevirisini sizin için paylaşıyoruz:

Bundan yaklaşık 6 ay, 1 yıl veya 10 yıl sonra nerede olacağız? Geceleri, sevdiklerimi ileride nelerin beklediğini merak ederek uyuyorum, tehlike içinde olan arkadaşlarımı ve akrabalarımı düşünüyorum. Şu an hâlâ para kazanabiliyorum ve uzaktan çalışabilme şansım var. Çok daha şanslı durumda olmama rağmen, işime ne olacağını merak ediyorum. Bu yazıyı İngiltere’den yazıyorum. Burada kendi işlerinde çalışan, aylardır para kazanamayan ve şimdiden işini kaybetmiş olan arkadaşlarım var. Maaşımın yüzde 80’ini karşılayan iş sözleşmem aralık ayında sona erecek. Koronavirüs ekonomiye kötü bir şekilde vuruyor ve işe ihtiyacım olduğunda acaba kimse beni işe alacak mı bunu merak ediyorum. Ortada hükümetlerin ve toplumların koronavirüse ve ekonomik sonuçlarına nasıl tepki vereceklerine bağlı gelişen birkaç gelecek senaryosu var. Umut ediyorum ki, bu krizi daha iyi ve daha insancıl şeyler üretmek ve inşa etmek için kullanacağız. Ancak şu da var, her şey daha da kötü olabilir.

Yaptığım çalışmalar genellikle modern ekonomiler üzerine; küresel tedarik zincirleri, maaşlar ve verimlilik gibi konular. Yani ekonomik dinamiklerin, iklim değişikliği ve çalışanlar arasındaki fiziksel ve mental sağlık sorunlarına olan etkileri gibi konular üzerinde çalışıyorum. Hep savunduğum bir şey var: Eğer toplumsal olarak adil ve ekolojik olarak da sağlam olan bir gelecek istiyorsak şu ankilerden daha farklı bir ekonomik yapıya sahip olmamız gerekiyor. Koronavirüs salgını, bu iddiamı doğruluyor gibi gözüküyor.

Koronavirüs de tıpkı iklim değişikliği gibi ekonomik yapımızdan kaynaklanan problemlerin bir parçası. Her ne kadar ikisi de “çevresel” ya da “doğal” problemler olarak gözükse de, sosyal yönelimler olarak öne çıkıyorlar. Evet, iklim değişikliği ısıyı emen bazı gazlardan kaynaklanıyor ama bu oldukça sığ bir açıklama. İklim değişikliğini gerçekten anlamak için, dünyamıza bu gazların yayılmasına sebep olan sosyal faktörleri anlamamız gerekiyor. Bu koronavirüs için de böyle. Evet, şu anki krize sebep olan şey direkt olarak bir virüs fakat onun yapacağı etkileri yönetebilmek, insan davranışlarını anlayıp onun daha geniş ekonomik bağlamlarını irdelememizi gerektiriyor.

Gereksiz ekonomik faaliyetleri kısabilirsek, hem koronavirüsle hem de iklim değişikliğiyle daha kolay mücadele edebiliriz. İklim değişikliği için bunun yolu daha az üretim yaparak daha az enerji kullanmaktan ve daha az sera gazı yaymaktan geçiyor. Salgının artışının arka planında ise insanlar bir araya gelerek virüsü yaşam alanlarında, işyerlerinde ve yaptıkları yolculuklarda yayıyorlar. Bu aktiviteleri azaltmak, virüsün kişiden kişiye bulaşmasını azaltarak daha az vaka görülebilmesine yol açacak. Yani hem iklim krizinde hem de virüste temel mantık aynı. Salgının patlak verdiği Vuhan’da sosyal mesafe ve izolasyon önlemlerinin ne kadar etkili olabileceğini gördük. Belki de politik ekonomi, bu önlemlerin Avrupa ülkelerinde ve ABD’de neden daha erken bir biçimde alınmadığını anlamamıza yardımcı olabilir.

Evet, evlere kilitlenme durumu küresel ekonomi üzerinde bir baskı oluşturuyor ve şu an ciddi bir resesyonla karşı karşıyayız. Bundan dolayı da bazı dünya liderleri, eve kapanma önlemlerinin hafifletilmesi çağrısında bulunmuştu. Koronavirüs salgınına verilen bu yanıtları anlamanın yolu, “Ekonomi ne için var?” sorusunu sormaktan geçiyor. Şu anda küresel ekonominin temel amacı para alışverişini kolaylaştırmak. Ekonomistler buna “değişim değeri” diyorlar.

İçinde yaşadığımız sistemin baskın fikri, değişim değerinin “kullanım değeri” ile aynı şey olduğudur. Temel olarak, insanlar istedikleri ya da ihtiyaçları olan şeylere para harcayacaklar ve bu para harcama eylemi, onların bu malların kullanımına ne kadar önem verdikleri hakkında bize bir şeyler söylüyor. Bu yüzden piyasalar toplumu idare etmenin en iyi yolu olarak görülüyor. Piyasalar, bize onlara adapte olabilmemiz için izin verirken, bir yandan da esnek bir şekilde üretken kapasiteyi kullanım değeriyle eşleştiriyor.

Madalyonun diğer tarafında, koronavirüs salgını için alınan en radikal ve etkili önlemlerin piyasaların hâkimiyetiyle ve değişim değeriyle mücadele ettiğini görüyoruz. Bugün dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üç ay önce olması neredeyse imkansız olarak görülebilecek bazı ekonomik faaliyetleri hayata geçiriyorlar. İspanya’da özel hastaneler kamulaştırıldı. İngiltere’de çeşitli ulaşım şekillerini kamulaştırma sözkonusu oldu. Fransa da aynı şekilde, büyük işletmeleri kamulaştırmaya hazır olduğunu açıkladı.

Yaklaşık 40 yıldır ortada olan geniş bir ekonomik mutabakat var. Bu politikacıların ve onların ekonomik danışmanlarının sistemdeki çatlakları görebilme ya da alternatif bazı yolları hayal edebilme yeteneklerini sınırladı. Batılı devletler, özellikle salgına karşı oldukça hazırlıksız oldukları rahatça görülen ABD ve İngiltere, serbest piyasa ekonomisinin iyi bir yaşam kalitesi sunduğunu ve bu yüzden ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğini, kısa kriz dönemlerinden sonra piyasanın her zaman normale döneceğini yıllarca savundu.

Koronavirüs salgını, son 40 yıldaki bu baskın ekonomik eğilimleri tersine çeviriyor. Normal şartlarda piyasalara ve değişim değerlerine ekonomiyi yönetmenin en iyi yolları gözüyle bakıldı. Bunun yanında kamu sistemlerine para kazanmak zorunda olan işletmeler gibi yaklaşıldı ve işçiler de piyasa ekonomisinin ağır getirileri karşısında tamamen korumasız kaldı. Koronavirüs bu eğilimi tersine çeviriyor, sağlık ürünlerini ve üretilen diğer malları piyasalardan çıkarıp devletin ellerine teslim ediyor.

Koronavirüsün iyice belirginleştirdiği bir diğer şey ise piyasalara olan inançlarımızın ne kadar yanlış olduğu. İhtiyacımız olan şey tamamen farklı bir ekonomik zihniyet. Ekonomiyi, başta tüketim malları olmak üzere büyük oranda bir şeyleri alıp satma biçimi olarak görme eğilimimiz var. Ancak ekonomi, kavram olarak bu değildir ve bu olması da gerekmiyor.

İleride bizi ne bekliyor?

Peki ya bundan sonrası ne olacak? Gelecek senaryolarını daha rahat görebilmek açısından, “gelecek çalışmaları alanı” içinde sıkça kullanılan bir tekniği kullanabiliriz. Bu teknik doğrultusunda geleceği yönlendirmede etkili olacağını düşündüğünüz iki farklı faktörü alıyorsunuz ve bu faktörlerin farklı kombinasyonlarıyla ne gibi sonuçlar elde edebileceğinizi öngörmeye çalışıyorsunuz.

Benim kullanacağım iki faktör “değer” ve “merkezileştirme”. Değer ekonominin yol göstericiliğini ifade ediyor; kaynaklarımızı parayı ve borsa rakamlarını maksimize etmek için mi yoksa hayatı zenginleştirmek için mi kullanacağımızı. Merkezileştirme ise ekonomik faaliyetlerin büyük veya küçük komitelerce örgütlenme biçimini ifade ediyor. Bu iki faktörün birleşimleri doğrultusunda da karşımıza dört farklı senaryo çıkıyor.

1 – Devlet kapitalizmi

Şu anda İngiltere, İspanya ve Danimarka örneklerinde de gördüğümüz devlet kapitalizmi, koronavirüse karşı dünyada gördüğümüz baskın tepki konumunda. Krizdeki piyasaların devletten destek alması gerektiğini kabul eden bir uygulamaya dayanıyor. Birçok işçinin hasta oldukları ya da hayatlarından korktukları için çalışmayacakları göz önüne alındığında devlet burada genişletilmiş refah sağlama görevini üstleniyor. Aynı zamanda, kredileri genişleterek ve krizden zarar gören işletmelere doğrudan ödeme yaparak büyük oranda Keynesçi olan bir teşvik yaratıyor.

Bu senaryodaki beklenti, salgının olabildiği kadar kısa süreli bir durum olması yönünde. Atılan ekonomik adımların da temel işlevi, mümkün olduğunca çok sayıda işletmenin ticari faaliyetlerine devam edebilmesi. İngiltere’de işçiler, işverenler ve devlet arasındaki ücret dağılımları ve piyasa etkileri bu sistemi anlayabilmek açısından faydalı olabilir.

Bu senaryonun gerçekleşme ihtimali, koronvirüsün kısa bir süre içinde kontrol altına alınabilme ihtimaliyle doğru orantılı. Ekonomik işleyişi sürdürmek için hayatın durdurulmasından kaçmak, toplumlardaki hastalık oranının artmasını da beraberinde getirecektir. Örneğin İngiltere’deki özel (keyfi) inşaatlar hâlâ devam ediyor ve işçiler inşaatlarda her gün birbirleriyle temas halinde çalışıyor. Ancak ölüm oranlarının artması durumunda, devletin zaten sınırlı olan müdahalesinin sürdürülebilir olması giderek daha da zorlaşacak. Artan hastalık ve ölüm sayıları toplumda huzursuzluğa neden olacak ve yarattıkları ekonomik etkiler de gittikçe derinleşecek. Bu da devleti ekonominin devam ettirilmesi için daha sıkı önlemler almaya zorlayacak.

2 – Barbarlık

Bu önümüzdeki en karanlık senaryo. Eğer değişim değerleri yol gösterici ilkemiz olmaya devam eder ve virüsten dolayı kilitlenen piyasalara devlet eliyle destek verilmezse gerçekleşecek olan da bu. Bu senaryo bize henüz görmediğimiz bir durumu anlatıyor.

Bu durumda işkolları ağır zararlar görüyor ve çok sayıda işçi aç kalıyor çünkü onları piyasanın sert getirilerinden koruyacak ekonomik mekanizmalar yok. Hastaneler de sağlık sisteminin iyice bunalmasıyla çok daha az oranlarda desteklenebiliyor.  Bu senaryoyu şöyle özetlemek de mümkün: Politik ve sosyal bir çöküşün ardından devasa bir yıkımla ya da ortada olan diğer senaryolara geçişle sonuçlanabilecek olan kararsız durum.

Peki bu senaryonun gerçekleşme ihtimali ne? Endişeler, bunun pandemi sırasında istenmeden ya da pandeminin zirve yaptığı dönemden hemen sonra bazı ülkeler içinde gerçekleşebileceği yönünde. Eğer gerçekleşirse, buradaki hata, hükümetin salgının en kötü dönemlerinde yeterince büyük adımlar atamaması olacaktır. Böylece ekonominin ve toplumun başarısızlığı, siyasal ve sosyal huzursuzluğu da tetikleyerek devletin başarısız olmasına ve hem devletin hem de toplumsal refah sisteminin çökmesine yol açacaktır. 

3 – Devlet sosyalizmi

Bu senaryo ilk senaryo olan devlet kapitalizminde ekonominin kalbine bambaşka bir kültürel değişim yerleştirilmesiyle tanımlanabilir. Buradaki anahtar, hastanelerin kamulaştırılması ve işçilere yapılan ödenek yardımları gibi önlemlerin piyasaları korumak adına değil “yaşamın kendisini korumak adına” yapılmasıdır. Böyle bir senaryoda, devlet hayatın devamlılığı açısından gerekli olan ekonomik faaliyetleri koruma altına alır: Gıda üretimi, enerji, barınma gibi. Böylece yaşamın temel koşulları artık özel ekonomik faaliyetlerin yönetiminde değildir. Devlet hastaneleri millileşir ve barınma hakkı ücretsiz olur. Son olarak da bütün vatandaşlara, hem temel hem de ucuz işgücüyle üretilebilecek çeşitli tüketim malları sağlanmış olur.

Bu senaryonun, devlet kapitalizmi senaryosundaki çabaların ve salgının uzun süreli etkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıkması mümkün. Derin resesyonlar meydana gelirse ve arz zincirlerinde para basmak ve kredileri kolaylaştırmak gibi Keynesçi politika manevralarıyla kurtarılamayacak aksamalar ortaya çıkarsa, devlet bu senaryoyla üretimi ele alabilir.

Elbette bu senaryonun kendi riskleri de var. Devletin otoriterleşmesi buna verilebilecek örneklerden biri. Ancak bu senaryonun iyi uygulanması, koronavirüsün aşırıya kaçabilecek zararlarından korunmak için en iyi umudumuz olabilir. Ekonominin ve toplumun temel işlevlerinin yerine getirebilmesini sağlayan, kaynakları koruyabilen güçlü bir devlet yapısı.

4 – Karşılıklı yardım

Bu senaryoda devlet tanımlayıcı bir rol üstlenmez. Bireyler ve küçük gruplar kendi toplulukları içinde destek ve bakım örgütlemeye başlarlar. Bu senaryodaki karşılıklı yardım esası, topluluk ağlarının oluşturulmasıyla beraber ihtiyacı olan insanlara destek ve resmî izolasyon kurallarının uygulanması gibi önemli faktörleri yerine getirebilir. Buna göre, yeni demokratik yapılar ortaya çıkabilir ve insanlar ortak bir şekilde hareket ederek hastalığın yayılmasını önlemeyi ve bölgesel olarak hastaların tedavi edilme süreçlerini hızlandırabilir. 

Buna karşın bu senaryonun içinde barındırdığı risklerden biri, sözkonusu küçük grupların sağlık bakım kapasitesi gibi önemli faaliyetleri artırabilmek için gerekli olan kaynakları hızlı bir şekilde harekete geçiremeyecek olmaları.

Bu tip bir senaryo, diğer olası senaryoların ardından ortaya çıkabilir. Barbarlıktan veya devlet kapitalizmi senaryolarından çıkması oldukça olası ve devlet sosyalizmi senaryosunu da destekleyici bir rol oynayabilir. Bu senaryodaki toplumsal yapıya oldukça benzerlik gösteren toplumsal tepkilerin, Batı Afrika’da Ebola salgını ile başa çıkmada merkezi bir rol oynadığını biliyoruz. Bunu devletlerin salgınla başa çıkma konusundaki yetersizliğinin bir sonucu ya da ortadaki krize karşı refleks olarak gösterilen faydacı ve merhametli bir toplumsal yaklaşım olarak da algılayabiliriz. 

Elbette bütün bunların hepsi oldukça ekstrem senaryolar ya da karikatürler. Herhangi birinin diğeriyle karışarak karşımıza çıkması da oldukça muhtemel. Şu açık ki, tüm bu senaryolar oldukça yoğun bir korkuyu ve fakat aynı zamanda biraz da umudu içinde barındırıyor. Koronavirüs salgını, bize mevcut sistemimizdeki ciddi eksiklikleri hatırlattı. Virüse verilebilecek etkili yanıtın radikal bir sosyal değişimi de içinde barındırması olası. Bu salgınla beraber ekonomik alışkanlıklarımızı değiştirerek ekonomik faaliyetleri örgütlemenin tek yolunu kâr olarak düşünmeyi bırakmalıyız. 

Bu salgın, gelecekteki salgın hastalıklar ya da iklim değişikliği gibi kapıda olan diğer krizler karşısında bizi daha dirençli kılan, daha insancıl bir sistem kurabilmemizi de beraberinde getirebilir. Sosyal değişim birçok farklı yerden, birçok farklı etkiyle beraber gelebilir. Hepimiz için kilit görev, ortaya çıkacak sosyal formların bakım, yaşam ve demokrasi gibi kavramlara daha fazla değer veren bir etikten gelmesini talep etmektir. Bu kriz zamanındaki temel politik görev ise yaşamak ve bu değerler etrafında örgütlenmektir. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus