Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (6): Monarşi, meşrutiyet, cumhuriyet

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname‘nin altıncısında, sürekli konuğumuz, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Osmanlı’nın monarşik yapısını ve meşrutiyete giden yoldaki siyasi hamleleri anlattı. Siyasetname’nin “monarşi, meşrutiyet, cumhuriyet” dizisi gelecek ay da devam edecek.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname’nin altıncı programında karşınızdayız. Hocam merhaba.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Merhaba, iyi günler, hoş bulduk.

Pişirici: Sevgili seyirciler, biliyorsunuz Siyasetname Medyascope’un aylık programlarından bir tanesi. Bilim Akademisi Üyesi ve Sabancı Üniversitesi profesörü Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile ayda bir buluşup siyaset konuşmaya ama güncel siyasetten ziyade, büyük fotoğrafa bakan bir şekilde siyaset konuşmaya, siyasetin ne olduğuna, nasıl olduğuna bakmaya çalışıyoruz. Bu ayki konumuz “Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de monarşi, meşrutiyet ve cumhuriyet.’’ Bunlar ne anlama geliyor, ne tür yönetimler, Türkiye’deki tarihçeleri neydi, ne zaman, ne oldu, hocamdan dinleyeceğiz. Söz sizde hocam.

Kalaycıoğlu: Teşekkür ederim efendim. Monarşi en eski yönetim biçimlerinden bir tanesi. İlk kurulan devletler, bugünkü tarihimizden 5 bin yıl kadar önce Kuzey Çin’de, hemen hemen aynı zamanlarda ama biraz daha sonra Hindistan’da, Mısır’da ortaya çıkmış olan devlet yapıları. Bunların hemen hepsinde, bir kısmı ailesiyle beraber, bir kısmı da tek başına olmak üzere, benzer tür bir tekil kişi yönetiminin mevcut olduğunu görüyoruz. Buna ilk yaklaşan siyasal düşünürler, bu tekillik özelliğini ön plana çıkaracak şekilde Antik Yunan sitelerinde bunun ilk araştırmasını yapmış olan Aristo, “monarşi” adını vermiştir. “Mono”, ‘’tek’’ demek, ‘’archy’’,  “yönetim” demek. Yani ‘’tek kişi yönetimi’’ anlamına gelen bir tanım. Ama Aristo bu tanımlamada bunun iki farklı türünün olduğunu iddia etmiştir. Bir tanesi, iktidarda bulunan kişinin kendisine, yakınlarına, ailesine ve sadece onlara yararlı olacak şekilde yönetimde bulunması, buna “tirani’’ demiştir. Genel olarak kamuya yararlı olacak şekilde yönetimde bulunması, yani kamunun sosyo-ekonomik refahını, güvenliğini, özellikle şiddet olmaksızın ve büyük ölçüde insanların can ve mal kaybı olmaksızın yönetimini sağlamak becerisini gösterenlere de “monarşi” demiştir. Dolaysıyla monarşi, bu yapıların kamuya yararlı olan türü. Kendine yararlı olan türü tirani olarak algılanmıştır. Zaman içerisinde, ikincisi gayrimeşru olarak kabul edilmiş ve zaman zaman buna karşı büyük ölçüde bir direnç gösterilmiştir. Nitekim Amerikan İhtilâli’nde de, yani 1776’daki Bağımsızlık Savaşı’na başlarken de temel olarak Amerikan yurttaşlarının ileri sürdüğü sav, kendilerinin bir tiraniye karşı, zulme karşı savaştıkları mahiyetindedir. 

Osmanlı yönetimi, yönetim olarak kurulmuş olduğu tarihlerde dünyada mevcut olan diğer imparatorluklar gibi monarşik bir yapıya sahiptir. Ama özellikle Avrupa’daki imparatorluklardan farklı olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Osmanlı tarihçilerinin çoğunun üzerinde uzlaştığı şekli ile bir Avrupa Devleti olarak görmektir. En azından Avrupa’daki imparatorluklarla kendilerini karşılaştırmakta, kendini, onlardan biri gibi düşünmektedir ve var olduğu dönem boyunca yönelimi, büyük ölçüde Avrupa’ya doğru olmuştur. Onun için onu da bir Güney Avrupa, Doğu Avrupa veya Güneydoğu Avrupa imparatorluğu olarak kabul edebilirsiniz. Onlara benzer olarak örgütlenmiş bir yapıda değildir. Onların yapıları daha yerinden yönetim ilkesine uygun bir düzenleme içerisindedir. Frenkçesiyle ‘’desantralize,’’ eski tabirimizle “adem-i merkeziyet”. Adem, “yokluk” demek biliyorsunuz; adem-i merkeziyet de, “merkeziyetçiliğin yokluğu” anlamında ifade ediliyor. Bu Avrupa imparatorlukları, o derece merkeziyetçilikten uzak değildir ama oradaki kral, lordlar arasında birinci lord mahiyetinde. Yani onların çok üstünde, hepsinin gücünün fevkinde bir gücü olan bir siyasi figür değil. Lordlar anlaştıkları zamanda kralın yetkilerini büyük ölçüde alabilecek durumdaydılar yahut onun birtakım girişimlerini yok edebilecek güçteydiler. Ona vergi veriyorlardı, aynı zamanda asker veriyorlardı. Dolayısıyla devletin temel kaynaklarından bir kısmını, “aristokrat sınıf’’ da denilen bu lordlar kontrol etmekteydi. Onun için Avrupa’da lordlarla beraber yöneten bir krallık söz konusuydu. 

Oysa Osmanlı’da başından beri böyle bir yapı pek mevcut değildi. Çandarlı Halil Paşa’nın idamına kadar giden süreçte, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u alıp kurulmaya başlamasından itibaren, Türk kökenli, Müslüman kökenli sadrazamlar ve Çandarlı ailesi gibi güçlü aileler var. Onların sağlayabileceği birtakım risk veya sorunları üstlenmek istemeyen bir yaklaşım içinde bunları tasfiye ettiler. Bunun yerine, bir kulluk uygulaması üzerinden sadrazamlık, vezirlik ve devletin üst kademesinin teşkili yoluna gittiler. Böylece bu kişilerin kendilerinin doğuştan edinilmiş hakları mevcut değildi, bunlar padişahın kuluydular, yani köle statüsündeydiler. Vefat ettiklerinde, çocuklarına miras bırakma hakları yoktu. Malları müsadere edilmekteydi. Sadece ve sadece, padişahın işini gören birtakım kölelerdi veya robotlardı. Tabii çok üst düzeyde güce ve servete sahip olan, Kanuni döneminde öldüğü zaman onbinlerce devesi, yüzbinlerce davarı, onbinlerce sığırı, onbinlerce, üzeri yakut, gümüşle donanmış kılıcı vs. olan, muhtemelen dünyanın gelmiş geçmiş en zengin birkaç sadrazamından veya başbakanından biri olan Rüstem Paşa gibileri de çıkmıştı. Ama bunların gücü, padişahın karşısında sıfır. Bütün gücün padişahta toplandığı, padişahın, tek başına ve ailesinin desteğiyle, yani bir hanedanın üyesi olarak ve hanedandan almış olduğu destek ve meşrûiyetle yönetmesi söz konusuydu. Halil İnalcık buna “türe”, “ürf” veya “örf” esasına göre yönetim diyor. Temelde bu yönetim, Osmanlı’nın kökeni olarak gördüğü Kayı Boyu ve Orta Asya’dan beri sürdürmekte olduğu birtakım yönetim ilkelerinin, aynen iktidarda devam ettirileceği varsayımı üzerinde yürütülmüş, kurulmuş bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor. Ama burada dikkat edilecek husus, bunun geleneksel bir yönetim türü olmasıdır. Yani “örf” yahut “töre’’ dediğiniz zaman geleneklerden bahsediyorsunuz; geleneklere dayalı ve geleneksel yönetim biçimi olarak ortaya çıkıyor. Avrupa’dakilerin tersine merkeziyetçi; lordlar yok, üst sınıf yok, aristokrasi yok, en üst düzeyde görevli olan kimseler kul düzeyinde. Dolayısıyla herhangi bir şekilde padişahın karşısında ileri sürebilecekleri bir meşrûiyet kaynağı, hukuki bir temel, hakları yok. Bütün gücün tek kişide, tek bir elde toplanmış olduğu, hanedanın da bunun desteğiyle sürdüğü bir yönetim biçimi var. Buna, Max Weber’in kullandığı, Türkiye’de de daha önce Şerif Mardin’in kullanmış olduğu bir terminolojiyle “patrimonyal yönetim” adını vermekteyiz. Avrupa’daki, daha ziyade feodal bir yönetim biçimi. O daha adem-i merkeziyetçi. Osmanlı’da ise daha merkeziyetçi bir yönetim biçimi. Burada yönetimin özelliği kişisel olması, aynı zamanda geleneklere dayanması. Geleneklerin içeriği muğlâktır tabiatı itibarıyla; Şerif Mardin de yayınlarında bunu açıkça vurgulamıştır. Evet, böyle geleneklere dayanmakla birlikte, geleneklerin yazılı olduğu bir kitap, anayasa yahut herhangi bir metin söz konusu değildir. Dolayısıyla bunlar daha çok, uygulamadan kaynaklanan sözel kaynaklardır ve bunların tam ne olduğu, nereye kadar etkili olduğu şüphe götürür. Onun için Şerif Bey’in iddiasına göre, fiili olarak padişahın gücünü sınırlayan herhangi bir etkin güç olmamıştır. Sadece, zaman zaman halkın ayaklanması, yeniçerinin ayaklanması suretiyle -ki bu da büyük ölçüde halkın ve yeniçerinin muhafazakâr değerlerinin kullanılması suretiyle yapılan birtakım ayaklanmalardır- padişahların devrilmesi yoluyla bir sınırlama getirilebileceği düşünülebilir maksimumda. Ama bu, sistemli ve düzenli, belli sınırlar içerisinde, denetim altında bir yönetim ve iktidar denetlemesi söz konusu olabilecek bir içerikte değildir. Onun için yönetimde iktidar temerküzü yani tek kişide yoğunlaşması söz konusudur. Denetim fevkalade zayıftır. Zayıf olduğu için iktidar suiistimal edilir, yozlaşır; temel siyaset bilimi kuralı. O yüzden iktidar fevkalade yozlaşmıştır ve zaman zaman da bu yozlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut olduğu süreç boyunca çeşitli şekillerde gün yüzüne çıkmıştır. Bunlar temel özellikler. 

Burada yine Halil İnalcık’ın ifade ettiği şekliyle, ortada toplum olarak da iki sınıf mevcuttur. Bir tanesi reâyâ. Çok geniştir. Çalışan, üreten, vergi veren, icap ederse askerlik yapan bir sınıf. Bunun ötesinde, bir de “askeri sınıf” vardır. Tarihçiler, özellikle de Halil İnalcık, “askeri”yi bugünkü anlamda kullanmıyor, yönetici sınıf anlamına geliyor. Buna da Şerif Mardin İngilizce yayınlarında “rulling institution”, yani “yöneten kurum” adını vermiştir. Bunun içinde “kalemiye” var, bugünkü anlamıyla asker var, aynı zamanda “ilmiye” var. Özellikle burada ilmiyenin temel işlevlerinden bir tanesi, yargı, dolayısıyla adalet dağıtan temel kurum olmasıdır. Bunlar merkezde konumlanmışlardır. Eğitim görmüşlerdir. Vergi vermezler. Tamamen devlet içinde çalışırlar. Onun dışında yaptıkları bir üretim yoktur. Toplumda böyle bir ayrışma var. Bunun dayandığı yönetim biçimi bir “mutlak monarşi”dir. Sınırları belli olmayan bir güç temel gözetmiş, tek kişide toplanmış, gayet merkezî ve bunun karşısında herhangi bir şeyin meşrû olarak mevcut olması kabul edilmemiştir. Herhangi bir şekilde buna karşı çıkartılabilecek bir iddia anında bastırılmıştır. Bunda beceri sağlanamazsa, Patrona Halil, Kabakçı Mustafa gibi çeşitli isyanlarda gördüğümüz gibi, o zaman padişah devrilmesi, öldürülmesi, sadrazamların öldürülmesi, devrilmesi gibi gayet kanlı, gayet şedit birtakım uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bunun dışında bir muhalefet fikri yoktur. Muhalefete herhangi bir şekilde hoşgörü de yoktur. Nitekim muhalefet fikrine, görerek ilk defa uzun süreli olarak Avrupa’ya büyükelçi gönderildiğinde, Osmanlı’yı yönetmekte olan bu askerî sınıfın üyeleri şahit olmuşlardır. Mustafa Reşit Paşa’nın hatıratında var. İngilizler, Mustafa Reşit Paşa’yı Britanya Parlamentosu’ndaki bir toplantıya götürüyorlar. Orada başbakan, yani kendi tabiriyle sadrazam, bir konuşma yapıyor. Başbakanın konuşmasına, karşı sıradan biri kalkıyor, o da bir konuşma yapıyor. Mustafa Reşit Paşa’nın anladığı şekliyle, ağzına geleni söylüyor. “Hah! Şimdi zaptiyeler gelecek, bu adamı tevkif edecek, dışarıya götürüp kafasını vuracaklar’’ diyor. Böyle bir şey olmuyor. Başbakan yine ona cevap veriyor, o yine ona cevap veriyor filan… ‘’Herhalde sonunda olacak’’ diyor. Sonunda kalkıyorlar, bir kapıdan geçiyorlar. İngiliz veya Britanya uygulamasında, oylama bizdeki gibi yapılmaz; milletvekilleri kapılardan geçerek oy kullanırlar. Hangi kapıdan daha fazla geçilirse, o taraf -‘’evet’’ ya da ‘’hayır’’- kazanmış olur. Bunu izliyor. Sonra çıkıyorlar, parlamentonun holü var. Bakıyor ki, bu ikisi holde birbirleriyle konuşuyorlar. Çünkü biri sadrazam, öbürü de…

Pişirici: Muhalefet lideri belki…

Kalaycıoğlu: Muhalefet lideri. Konuşuyorlar birbirleriyle. Bu konuşmalar sırasında uzaktan onları izliyor. Sonra dışarı çıkıyorlar. Takip ediyor. ‘’Ben de geleyim’’ deyip onlarla meyhaneye gidiyor. Meyhane tabirinin de İngilizcesi ‘’Pub. Orada beraber yiyor, içiyorlar. Bir şey olduğu yok. Birdenbire Mustafa Reşit Paşa’nın dünyası değişmiş oluyor. Yani meşrû muhalefet olabileceği fikrine kapılıyor.

Pişirici: Bir şey sormak istiyorum. Fatih Sultan Mehmet’in, Çandarlı Halil Paşa ve ailesini tasfiye etmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti’nde mutlakîyet dediğimiz bir yönetim tarzı egemen oluyor. Doğru mudur?

Kalaycıoğlu: Hayır, tam değil. Ondan önce de mutlakîyet var. Ama orada kulluk söz konusu oluyor. Çünkü Çandarlı Müslüman’dı. Müslüman olduğu için İslâm hukukundan kaynaklanan hakları ve özgürlükleri ve çeşitli statüleri vardı. Bunun yerine Hristiyanlardan devşirme alıyorsunuz. Doğuştan Müslüman olmayan, sonradan Müslümanlık öğretilen fakat başından itibaren herhangi bir şekilde hakları olmayan, kul, köle… Dolayısıyla bu kişilerin, padişaha karşı meşrû bir direnç gösterebilmesi ve toplumdan da bu direnci herhangi bir destek bulabilme şansı yok. 

Pişirici: Yani mutlak yönetici, kendisi gibi Müslüman olanı kul haline getiremediği için, kendisi gibi Müslüman olana daha fazla söz geçiremediği için, sonradan Müslüman yapılmış insanları yönetici yapmayı tercih ediyor, öyle mi?

Kalaycıoğlu: Evet. Geçiremediği için değil, geçirmek istemediği için. Çünkü o riskli. Yani orada bir hak argümanı, bir hukuk argümanı çıkarılabilir. Bir direnç sağlanabilir. Dolayısıyla mutlak bir yönetim yerine, Avrupa’da olduğu gibi çeşitli hanedanların, ailelerin ve onların güçlü kişilerinin, bir üst sınıf oluşma potansiyeli var, bunu yok ediyor. Onun yerine sadece ‘’kulluk’’ var. Tabii kulların böyle bir özgür statüsü yok. Dolayısıyla onları istediği zaman siyaseten katledebiliyor. Bunu Ahmet Mumcu “Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl” kitabında gayet iyi ifade etmiştir. Yanılmıyorsam Osmanlı’da 120 civarı sadrazam vardır. Üçte biri kadarı, yani 40-43 kadarı filan bu şekilde siyaseten katledilmiştir. Niye öldürüldüklerini bilmiyorlar. Kendileri de bilmiyor, tarihçiler de bilmiyor. Çünkü bunların bir savunması yok. Bir iddianame yok. Padişah beğenmiyor, yok ediyor. Burada herhangi bir hesap verme durumu da yok çünkü bunlar padişahın kulu. Yani siz, bir kaleminizi bitti diye nasıl çöpe atıyorsanız, o da sadrazamı götürüp Marmara Denizi’ne atabiliyor. Sorun yok. Statüsü yok. Aradaki ilişki, güç açısından, sıfırla 100 arası bir ilişki. İnanılmaz bir dengesizlik ve dolayısıyla denetimsizlik var. Denetim yok, denetim fikri de yok. Dolayısıyla muhalefet fikri de yok. Muhalefet fikri, bu tür bir yönetim için tamamen yabancı bir fikir. Bu yabancı fikir 19. yüzyılda bir şekilde girmeye çalışıyor. 

Bu anlatmış olduğum Mustafa Reşit Paşa olayı gerçekten etkilemiş midir, etkilememiş midir Mustafa Reşit Paşa’yı, bunları bilmiyoruz tabii. Buradan bir şekilde bir şey çıkarmamız mümkün değil. Ama 19. yüzyılda Avrupa ile temaslar yoğunlaşıyor. Diğer imparatorluklarla olan temaslar, ki bu Lale Devri’nde başlıyor. Yine Halil İnalcık’ın anlattığı şekliyle, “dragomanlar” yani “tercümanlar” var. Lale Devri’nden itibaren, tercümanlarla, sadrazamların belli zamanlarda, belli meseleleri oturup tartışmaya başladığı da görülüyor. Yani bunlar ‘’Bu Avrupalılar neyi doğru yapıyor da biz beceremiyoruz” diye dragomanlara sormaya başlıyorlar, Çünkü 1699’da ilk büyük askerî hezimet, Karlofça Anlaşması’yla, Avrusturya’dan feci bir yenilgiyle dönüyorlar. Ondan itibaren toprak kaybetmeye başlıyor. Dolayısıyla 1709-1730 arasındaki bu Lale Devri dönemi, bir içe kapanma ve bir içte hesaplaşma dönemidir. Bu dönemde “Acaba neyi yanlış yapıyoruz” diye sorguluyorlar ve sorgulama sırasında Avrupa’yı anlayan bu dragomanlara ihtiyaç duyduklarını fark ediyorlar. Her hafta belli bir gün oturup bu insanlarla sohbet ederek, Avrupa’nın neyi doğru yaptığını anlamaya çalışıyorlar ve bu şekilde süreç devam ediyor. Bu sürecin devamı sırasında oradan pek çok şey öğreniyorlar. Ama 19.yüzyıldan itibaren, yanılmıyorsam ilk Halet Efendi’dir, 1803’te Fransa’ya büyükelçi olarak gönderilmiştir. O da başka ilginç bir anekdota sahiptir. Rahmetli hocamız Enver Ziya Karal’ın Halet Efendi’nin Fransa anılarını da anlatan, Türk Tarih Kurumu’ndan basılmış bir kitabı var. Bernard Lewis’in “TheEmergence of Modern Turkey” kitabında da buna örnek veriliyor: Halet Efendi Fransa’ya ilk gittiğinde, Türk büyükelçisi diye takdim ediyorlar. Büyük bir kızgınlık ve öfkeyle salonu terk ediyor – Kendisi aslen Kırımlı’dır, tabii o da saraya bir şekilde intisap etmiştir-  dışarı çıkıyor. Şaşırıyorlar, tercüman peşinden gidiyor: ‘’Efendim, niye hiddet buyurdunuz’’ diye soruyor. “Sen efendilerine söyle, benim, kendileri gibi medeni bir insan olduğumu öğreneceklerdir. Ben Türk değilim” diyor. Yani 1803’teki Osmanlı yöneticisinin gözünde Türk, medenî bir insanın adı değildir, dikkatinizi çekerim. Kendini de Türk olarak görmüyor. Ama asrın sonunda, biliyorsunuz Mehmet Emin Yurdakul’un ünlü şiiri “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.” Yani bu imaj, o yüzyılda 180 derece değişerek çok başka bir noktaya doğru kaymıştır. Osmanlı’nın gözünde Türk, daha çok göçer kabileler, birtakım aşiretler, birtakım klanlardan ibarettir. Kendisini İstanbul’da bunun çok üstünde, çok farklı bir üst sınıf olarak görmekteydi ve oradaki değişim henüz daha başlamamıştı. Dolayısıyla, Avrupa’ya açılışla birlikte, bu tür kimlik meseleleri, aynı zamanda Avrupa’daki gelişmeleri anlama sorunları başlamış oluyor. 

Onunla birlikte, Avrupa’daki yaşantıdaki çeşitli uygulamalar, muhalefet fikrini, oradaki askeri alet edevatı, aynı zamanda onların geliştirmiş oldukları yeni stratejileri yavaş yavaş öğrenmeye başlıyorlar. Buradan itibaren, Osmanlı İmparatorluğu’nda birtakım değişmeler ortaya çıkabilecek potansiyele doğru gidiyor. Özellikle Fransız İhtilali’nden sonra. Ki Fransız İhtilali, Fransa’daki imparatorluğun çöküşü anlamına gelmiştir. Bourbon monarşisinin çöküşü, hatta kralın giyotinlenmesi III. Selim’i derinden etkilemiştir. Tarihçiler, o zaman birçok kitap alıp bunları okuduğunu naklediyor. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ama biliyorsunuz kendisi de bir ayaklanmayla öldürüldü. 

Onun hemen sonrasında, 1808’de Sened-i İttifak, özellikle Balkanlar’da güçlü hale gelmiş olan, Anadolu’nun batısında, Karaosmanoğulları gibi güçlü hale gelmiş olan âyan tarafından padişaha imzalattırılıyor. Genç bir padişah. İmparatorluk, âyan tarafından daha çoğulcu bir hale getirilmeye çalışılıyor. Bazı tarihçiler bunu ‘’Osmanlı daha adem-i merkeziyetçi bir yapıya doğru, Avrupa daha merkeziyetçi bir yapıya doğru giderken dönmüştü. Dolayısıyla bu, Osmanlı için bir geriye dönüş mahiyetindeydi’’ şeklinde yorumlamıştır. Örneğin Halil İnalcık’ın yorumu böyle. Ama buna bakan, daha çok siyasetbilimci kökenli meslektaşlar, Osmanlı İmparatorluğu’na bir tür çoğulculuğun gelmesi ve iktidarın mutlakıyetçi özelliğinin gevşemesi açısından önemli bir adım olduğu düşüncesindedir. Hangi düşüncede olursanız olun, âyanın ilk defa bir siyasi güç olarak çıktığını görüyoruz. II. Mahmut bu olguyla karşı karşıya kalan ve kritik kararlar veren bir padişah olmuştur. II. Mahmut’un karşısında şöyle bir ikilem vardır: Bir tarafta, bir işe yaramayan yeniçeri var; her girdiği savaşı kaybediyor. Özellikle Rusya ve Avusturya’ya sürekli yeniliyor. Aynı zamanda, kolay bir şekilde İstanbul’da kışkırtılarak padişaha karşı ayaklandırılıp, padişahları öldürüyor. Yani bu, askerî bir güç olmanın yanı sıra, Osmanlı’yı tehdit eden bir tür siyasi güç haline gelmiş durumda. 

Aslında Osmanlı’nın fütuhatı sırasında, yeniçerilerin ne kadar iş yaptığı Osmanlı tarihçileri arasında biraz tartışmalı. Örneğin İsmail Hâmî Danişmend “Bunların, savaşlarda öyle ciddi bir katkısı olmamıştır. Esas işi yapan sipahilerdir, tımar askeridir. Bunlar padişahın yanında yer almışlardır ve birçok savaşta çok da önemli rol oynamamıştır’’ diyor. Ben tarihçi olmadığım için hangi görüş doğrudur, değerlendiremeyeceğim. Ama sonuç itibarıyla bir yeniçeri problemi var. Üstelik III. Selim’i yok etmişler; kendinden önce geçen ağabeyi Mustafa var, ondan sonra Mahmut geliyor. Bu ayaklanmanın izleri daha taze. Kendisinin de ilk sadrazamı âyandan Alemdar Mustafa Paşa zaten. O da, Nizam-ı Cedid’den sonra, Sekban-ı Cedid’i kuruyor. Yeniçeri, III. Selim’in kurmakta olduğu Nizam’ı Cedid’e karşı ayaklanmış ve onu öldürmüş, Nizam-ı Cedid’i yok etmiş. Alemdar Mustafa Paşa Sekban-ı Cedid’i kuruyor. Ona karşı bir ayaklanma daha oluyor. Alemdar’ı da öldürüyorlar. Fakat II. Mahmut’un orada oynadığı rolün ne olduğu pek açık değil; tarihçiler “İkili oynadı’’ filan diyorlar, “Hem yeniçeriyi tuttu, hem Alemdar’ı tuttu. Alemdar’dan çok hoşlanmıyordu. Çünkü Alemdar’ın gücü bir hayli fazlaydı. Ama Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesini çok da büyük bir üzüntüyle karşılamamıştır. Tedbir de almamıştır’’ demektedirler. Bunu yine tarihçilere bırakmak lazım. 

Bir tarafta, bu yeniçeri var, sürekli ayaklanıyor; her türlü reform girişiminin karşısında bir baş belası, özellikle İstanbul’da bir askeri güce de sahip ve padişahları öldürüyor. Öbür tarafta, giderek güçlenmekte olan âyan var. Özellikle Mısır’da, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve yine hemen hemen onun derecesinde olmasa da güçlü, Tepedelenli Ali Paşa da Yanya’da. Bu önemli bir zat. 1774’teki Rus Savaşı’nda büyük başarılar elde ettiği için 1788’de Yanya Paşası ilan ediliyor. Hem Arnavutluk’u, hem de büyük ölçüde Yunan Yarımadası’nı ve Yunanistan’ı kontrol ediyor. II.Mahmut, bu güçlenen âyanla uğraşıp kişisel iktidarını garanti altına mı alacak? Yoksa iktidarını onlarla paylaşıp, Sened-i İttifak’ta tanınmış olan birtakım hakları yürürlüğe koyup, âyanın gücünü meşrulaştırıp, -Avrupa’daki kralların, lordlarla yönettiği gibi- burada da âyanlarla mı yönetecek? Yoksa âyanları ortadan kaldırıp, yine gücün yüzde 100’ü kendinde, yeniçeri kuvvetleri gibi bir kuvveti reforme edip, onlarla mı yönetime devam edecek? Burada ilk tercihi, tahmin edebileceğiniz gibi gücü paylaşmamak yönünde oluyor. Bizim siyasal kültür ve geleneğimizde, siyasal seçkinlerimiz güç paylaşmazlar. Böyle bir kuralımız var. Dolayısıyla gücü paylaşmamak ve icabında ülkenin küçülmesini de göze almak suretiyle… Çünkü âyanı o bölgelerden silip attığınız zaman, o bölgelerde âyanın kontrol etmekte olduğu güçlü milliyetçilik akımları var. Bunların anında patlak vermesi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dışında bağımsızlık ilan etmeleri ile sonuçlanacağı, herhalde II. Mahmut için de aşikârdı. Bunu yeniçeriyi kullanarak bastıracağını düşünmüştü. O da çalışmadı. Ama Tepedelenli Ali Paşa ile uzun bir boğuşmaya giriyor ve onu güç bela, yeniçeriyle yeniyor. Yeniyor ama hemen arkasından Mora İsyanı patlak veriyor. Mora İsyanı’nda yeniçeri yine hezimete uğruyor. Bu sefer Rusya ve Avusturya’ya değil, Yunan ayaklanmasındaki milliyetçi küçük gruplara. Üstelik yeniçerinin karşısında durabileceği, doğru dürüst de silahları olan bir grup da değil. Dolayısıyla yeniçeriden herhangi şekilde bir şey olmayacağı aşikâr. Bunu çözebilmek için Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istiyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise o sırada, kendi gücünü artırmak için özellikle Hicaz bölgesi ve onu tehdit etmekte olan bugünkü Suudlar’ın ataları olan Suud Ailesi’ne savaş ilan ediyor. Önce, oğlu Tosun Ahmet Paşa’yı gönderiyor, o başarılı olamıyor. Ondan sonra İbrahim Paşa’yı gönderiyor. İbrahim Paşa, Suud ailesinin geldiği Necd bölgesini işgal ediyor. Onların kenti olan Deriye şehrini yok ediyor. İbrahim Paşa Deriye şehrinde taş üzerinde taş bırakmamıştır, hepsini yok ediyor. Oradaki Suud ailesinin önde gelen dört tane üyesini, Osmanlı’ya karşı isyan etmeleri hasebiyle İstanbul’a gönderiyor. Bunlar İstanbul’da asılıyorlar. Onun için Suudlar’ın Osmanlı ile fazla bir sevgi ilişkisi, muhabbeti yoktur. Olmamasını da bu şekilde kabul edebilirsiniz. Dolayısıyla Mehmet Ali Paşa gayet güçlü. Bunun üzerinden neredeyse Basra’ya kadar uzanan bölgeyi, Arap Yarımadası’nın güneyini, aynı zamanda Mısır’ı, daha sonra Sudan’ı işgal ederek bir Arap kralı haline dönüşüyor. Mehmet Ali Paşa, yeniçerinin beceremediğini çok kısa bir sürede, İbrahim Paşa kuvvetleri komutasında Mora İsyanı’nı bastırıyor. Atina’yı alması biraz daha uzun sürmüştür. 

Burada da görülüyor ki, yeniçerinin karşısında duramayacağı bir güç. Ama daha sonra Mehmet Ali Paşa ile bir boğuşmaya giriyor, onu kaybediyor. Birkaç yenilgi var. Yani Suriye Valiliği’ni istiyor, vermeyince çeşitli başka sebepler gösterilerek, arada savaş çıkıyor. Burada Osmanlı’nın sadrazamı Mehmet, aynı zamanda serasker Ağa Hüseyin Paşa, kolağalığından, paşalığa terfi ettirilmiş yeniçeri ağasıdır. Ama yeniçerinin, 1826’da Vaka-ı Hayriye’de yok edilmesinde önemli rol oynadığı için o pozisyona gelmiştir. Dolayısıyla ordu, Mehmet Ali Paşa’nın bu gücüne dayanamayıp birkaç tane hezimete uğruyor; Anadolu topraklarına girdikten sonra Nizip’te, Belen’de, ondan sonra Konya’da, Kütahya’da. Bursa’ya kadar geliyorlar. Rusya asker gönderiyor. İngilizler müdahale ediyorlar. Bu sayede durdurulabiliyor. Bu aşamada, 1808 Sened-i İttifak ortadan kalkıyor. Sonuçta, padişah gücün yüzde 100’ünü elde ediyor. Ama Avrupalılar’ın da müdahalesiyle Yunan bağımsızlığı tanınmış oluyor. Eğer Avrupalılar müdahale etmemiş olsaydı, Mehmet Ali Paşa Osmanlı İmparatorluğu’nu yok edebilirdi. Bakın, iktidarı elde tutmak ne derece kritik. Bunu göstermek için anlatıyorum bunu. Yani kendi hayatının yok olması, Osmanlı’nın yok olması veya âyanların silinmesi sırasında ortaya çıkan büyük toprak kayıplarının göze alınması, bunların hepsi iktidarı bırakmamaktan daha önemli. Bu patrimonyal meşrutiyet yapısı içerisinde, böyle bir siyasi iktidar kültürü, geleneği, tarihi var. Onun için bunu bir özellik içinde bir tarafa yazmanız lazım. 

Ama bu süreç, 1838’de Mehmet Ali Paşa yenilmek suretiyle, Osmanlı’nın yeniçeriyi 1826’da yok ettikten sonra yeni kurulmuş orduyla da başarı elde edememesi sonucunda, daha büyük reformlar yapma gereği ortaya çıkıyor. 1839’da yine Mustafa Reşit Paşa veya Büyük Reşit Paşa, Gülhane’de padişahın fermanını okuyor. Gülhane Hatt-ı Hümayûn’u, Tanzimat Fermanı olarak da biliniyor biliyorsunuz. Orada genç bir padişah olan Abdülmecid kendi yetkilerini sınırladığını ilan ediyor. Zaten başka sınırlayabilecek bir güç yok. Kendi kendini sınırlamış oluyor. 1940 Maarif Matbaası basımı ‘’Tanzimat-1’’ adlı kitapta Tahir Taner’in çok güzel bir makalesi vardır. Sadece onun değil, başkalarının da o kitapta çok değerli makaleleri vardır. İlginizi çekiyorsa, bizi dinleyenlere okumasını tavsiye ederim. Tahir Taner, “Buradaki en önemli unsurlardan bir tanesi, Tanzimat Fermanı ile suç ve ceza arasındaki orantılığı kaybetmiş olmaktır” diyor. Yani siyaseten katl bitiyor. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü II. Abdülhamid, Mithat Paşa’yı öldürttüğü vakit, siyaseten katl olarak geçiremiyor resmi kayıtlarda, Mithat Paşa Taif’te hastalıktan ölmüş oluyor. Ama esas itibarıyla tarihçiler kendisinin öldürülmüş olduğunu düşünüyor. Muhtemelen son siyaseten katldir. Ama sonuçta, bundan sonra padişahın, ancak işlenen suçun sabit olduğunu göstermesi, suçu tanımlaması, ceza kanununda bu suça karşılık gelen cezanın her ne ise onun uygulanması ilkesini, 1839’da kabul ettiğini görüyoruz. Bu, mutlakıyetten ayrılışın en önemli unsurlarından bir tanesi. Aynı zamanda, Osmanlı’daki kul sisteminin -ki daha önce yavaş yavaş bitirilmeye başlanmıştır- ilk adımını, yine 1826 senesinde II. Mahmut atmıştır. Yani Vakâ-i Hayriye’nin olduğu sene; müsadereyi kaldırmıştır. Müsadere ne diye soracak olursanız; müsadere kul öldüğünde, yani sadrazam ya da vezirlerden biri yahut başka yüksek mertebede kul olarak çalışan herhangi bir kişi öldüğünde, bunun mirası Hazine’ye kalır, çocuklarına miras bırakamaz. Buna müsadere denir. Bu müsadere uygulamasını, 1826’dan itibaren kaldırdığını beyan ediyor. Tımar sistemi 1831’den itibaren kalkıyor. Yani Ortaçağ toprak rejimine dayalı asker uygulaması, o tarihten itibaren kalkıyor. Çağdaş bir ordu kurmak için Fransızlar’ın yönetiminde girişime başlıyorlar. Sonra 1870’den sonra Almanlar’a devrediyorlar. Çünkü Almanlar’ın daha iyi savaştığına karar veriyorlar 1870’de Fransızlar’ı hezimete uğratınca. Böyle bir değişiklik geçiriyorlar. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı’nda Almanlar’la birlikte savaşmış durumdayız. Bizi, o zamanki subayları yetiştirenler de temel itibarıyla Alman hocalar. Ama bir önceki kuşakta temel itibarıyla Fransızlar ağırlık taşımak durumundaydılar. Vergi ve askerlik üzerinde de 1839 fermanından sonra ciddi birtakım değişiklikler yapılmaya başlanıyor ve bununla birlikte çeşitli mali reformlar gündeme geliyor. Ama maalesef hiçbiri büyük bir başarı elde edemiyor.

Pişirici. Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’na gelmek, padişahın iradesiyle mi, âyanın baskısıyla mı olmuştur? Ya da hangi oranlarda o noktaya gelinmiştir? Yani Osmanlı İmparatorluğu bir tür meşrutiyete neden ve nasıl bu kadar yaklaşmıştır?

Kalaycıoğlu: 1839 meşruti bir yönetim değil. Ama onun açtığı yoldan devam ederek Genç Osmanlı hareketiyle birlikte, I. Meşrutiyet’e, 1876’daki Kanun-ı Esasi’ye gidildi. Ama buradaki değişimin nedeni, demin söylemiş olduğum gibi 1838’deki Halep’te, Nizip’te, Belen’de, Konya’da, Kütahya’da defaten yenilmeleri. Bu arada sadrazam, Konya’da, savaş sırasında yolunu şaşırıyor, Musul askerlerinin içine düşüyor. Esir düşüyor, yine hezimete uğruyorlar. Bu, 1838’de savaşan “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” diye kurulan ordunun devamı, yeniçeri değil. Reform edilmiş ordu. Ama ona rağmen bir başarı temin edemiyorlar. Dolayısıyla, kendini koruyacak durumda olmayan bir imparatorluk, ciddi reform ihtiyacı içerisinde. Reform ihtiyacını kendisine gösteren esas olaylar bu. Muhtemelen içeriden de o dönemin önemli askeri sınıf mensupları, o tür bir değişiklik yapılması gerektiğini gündeme almış bulunmaktaydılar. Ama dışarıdan da gerek Rus Büyükelçisi, gerek İngiliz Büyükelçisi bastırıyorlar. Yani böyle bir baskı da var. İlginçtir, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu okunduğunda, Mustafa Reşit Paşa, eşi ve ailesiyle helalleşip evden çıkıyor. “Ben bunu okuyacağım, belki bana saldırıp yok edecekler. Neyle karşılaşacağım belli değil, belki eve dönemem’’ diyor. Fakat Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nu okuduktan sonra tek itiraz eden, özellikle buradaki Hristiyan Kilisesi ve çeşitli kiliseler oluyor. Hahamlık itiraz ediyor. Çünkü eşitlik öneriyor. Yani bunlar küçük bir cizye ödeyerek askere gitmiyorlardı. Şimdi eşit olunca, bunların erkeklerini de alıp askere göndereceksiniz, adamı 20 yaşında alacaksınız, Yemen’e göndereceksiniz, yaşarsa 50 yaşında geri dönecek. Belli bir süresi filan yok. Dolayısıyla böyle bir yükün altına girmek istemiyorlar. Ve bunlar büyük bir itirazla Gülhane’den ayrılınca bu sefer büyükelçiler zorda kalıyor, ‘’Biz bunu sizin için, özellikle Müslüman olmayan tebaa için haklar getirdiği için istedik’’ diyorlar. Onlara da “Bize sordunuz da mı istediniz’’ diye hakaret ediyorlar. Çünkü sahip oldukları bir sürü özelliği eşitlik olduğunda kaybedeceklerini düşünüyorlar. Bazı dengeler burada ciddi şekilde yerinden oynamış gibi gözüküyor. Ama Tanzimat Fermanı her yerde uygulanmıyor. Fakat daha sonra, 1856’da aynı ilkeler çerçevesinde Islahat Fermanı’nın daha yaygın ve din farkı gözetilmeden uygulanması gibi bir sonuca yol açıyor ve 1839 ilkelerini daha da güçlendiriyor. 

Bu tarihten itibaren, hem içeride ceza yasası değişiyor, hem aynı zamanda Mecelle, yani Medeni Kanun değişiyor. Bu dönemden itibaren ciddi ölçülerde malî sistemde reform yapılmaya çalışılıyor ama söylediğim gibi başarısız olunuyor. Kamuda çalışanlar, kul mertebesinden, yavaş yavaş hiyerarşik bürolarda çalışan bürokrasi elemanları haline dönüşüyorlar. Yaptıkları işin sınırları daha iyi tanımlanmış, belirlenmiş, onunla yükümlü hale getirilmiş. Görevleri ve hakları olan ve o çerçevede bir yanlışlık, hata veya suç söz konusu olursa, sadece o yaptıkları fiil dolayısıyla yargılanmalarını sağlayacak bir noktaya gelmiş bulunuyorlar. Bunlar çok büyük ilerlemeler. Keza Medeni Kanun’daki değişiklik de öyle. Mecelle’nin çıkması o dönem, o süreç içerisinde son derece önemli. Nitekim 19. yüzyılın sonunda sadece Medeni Kanun’un kapsadığı evlilik, boşanma, miras gibi haklar alanı dışında, bir tek o alan şer’i mahkemeleri ve kadı eliyle görülüyor. Geri kalan mahkemelerin tamamı seküler hale dönmüş durumda. Yani sekülerlik cumhuriyetten sonra değil. Yargıda büyük ölçüde bundan sonra başlayan reformlarla Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu, Deniz Ticareti Kanunu vs. birçok yasada meydana gelen değişikliklerle, aynı zamanda, İdarî Kanun, Fransa’daki Conseil d’Etat’ın (Danıştay) karşılığı Şûrâ-yı Devlet kuruluyor. Neredeyse motomot çeviridir. İdarî yargı alanının, idarî yürütmenin denetimi için bir ilke olarak girmesi, yerel yönetimlerde temsili meclislerin kurulması… İlber Ortaylı’nın bu konuda güzel bir çalışması vardır. Bunlar, bugünkü anladığımız anlamda bir seçim sistemiyle, genel oyla filan seçilmiyorlar. Çoğunu valiler seçiyor, bir şekilde dengeli. Ama mesela Rus İmparatorluğu’nda olmayan bir temsil, Osmanlı’ya geliyor. Temsille birlikte, insanların daha fazla içinde yer aldıkları siyasal karar alma mekanizmaları ortaya çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla bu, bir dönüşüm dönemi. Yavaş yavaş olan bir dönüşüm dönemi. 

1876’ya geldiğimizde, dünyayı daha fazla izleyen, daha iyi eğitilmiş olan, Fransızca eğitim gören… Özellikle askerî mektepler, bürokrasi Fransızca eğitim görüyor. Biliyorsunuz 1840’larda Sultanî mektepler kuruluyor. Bunlardan toplam 500 tane kadar kurulmuştur. Şimdi Galatasaray ayakta, başka kaldı mı bilmiyorum. Bu mekteplerde, bazı konular haricinde eğitim dili Fransızcaya dönüşüyor. Bilim eğitimi askeri okullarda verilmeye başlanıyor. Yani bilimadamlığıyla, askerlik iç içe geçiyor, özellikle mühendislik. Yani kara ve deniz mühendisliği olarak iki ayrı mühendis mektebi kuruluyor. Bunların bir kısmı tabii 1700’lerde kuruluyor; Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn. Dolayısıyla, oradan itibaren, daha çok bir bilimsel eğitime doğru yönelme ve bunda da Fransızca kullanma söz konusu. Fransızca kullanan adam sadece bilim kitabı okumuyor ki… Fransız gazetesi okuyor, romanını okuyor, Victor Hugo’yu okuyor, Rousseau’yu okuyor. Fransa’dan, imparatorlukla ilgili, monarşi ile ilgili birtakım fikirler edinmeye başlıyorlar, oradaki monarşik değişiklikleri izlemeye başlıyorlar. Ve Avrupa’ya öğrenci gönderiliyor. Zaten azınlıkta olanların çocukları daha önceden de Avrupa’ya gidip eğitim almaktaydılar. Ama şimdi 19.yüzyılda Tanzimat reformlarından daha sonra, Müslüman vatandaşların çocukları da o tarihten itibaren Avrupa’ya gidip, Fransa’da, Danimarka’da, İngiltere’de, Almanya’da, Avusturya’da eğitim almaya başlıyorlar. Dolayısıyla imparatorluğun en üst düzeyinde kurulmuş olan ilişkiler, daha da genişleyerek gitmeye başlıyor. Bir müddet sonra, kim oğlunun iyi bir yere gelmesini istiyorsa ona Fransızca ve bilim öğretmeye başlıyor. Kızlar o dönemde o kadar fazla okumuyorlar. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nda sınıfsal bir ayrışma yeniden ortaya çıkmaya başlıyor. Bu aynı zamanda sadece Müslümanlar’ın değil, bütün dinlerin, Hıristiyanlar’ın, Katolikler’in, Protestanlar’ın, Ortodokslar’ın, Museviler’in, kendi dini kurumlarının toplumdaki statüsünü sorgulatır hale getiriyor. Eskiden en iyi, en zeki çocukları din eğitimi alıp, belki yargıç olarak filan da kullanabilecek şekilde yetiştirecek durumdayken, şimdi diğer okullara girmeyi beceremeyenler veya o okullara gitmeye imkânı olmayanlar o okullara girmeye başlıyor. Dolayısıyla bu kurumların statüsü de çökmeye başlıyor. Onlar da bu tür yeniliklere direnç göstermek için önemli bir saik ediniyorlar. Din kurumlarının çıkarları tehlike altına girdiği için. 

Bu dönemde, Osmanlı’da, dünyayı izleyen, iyi eğitilmiş bürokratik, profesyonel bir grup, ‘’Genç Osmanlılar’’ ortaya çıkıyor. Şerif Mardin bunu iyi araştırmış hocalarımızdandır. Meşruti monarşi olmadan Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalamayacağını savunmaya başlıyorlar. Aynı zamanda, yeni reformlar diye Avrupa’dan birtakım baskılar gelmeye devam ediyor ve 1876’da Berlin Kongresi sırasında, Osmanlı’nın bu tür reformları yapmaya ihtiyacı olmadığını göstermek amacıyla, alelacele bir Kânûn-ı Esâsî (temel kanun-anayasa) ilan ediyorlar. Büyük ölçüde Belçika Anayasası’ndan alınmıştır. İsterseniz esinlenilmiştir diyelim, isterseniz intihalle alınmıştır, hangisini beğenirseniz. Ama sonuç itibarıyla, oradan çok kısa bir süre içerisinde alınmıştır. Bu alınmış olan 1876 Kânûn-ı Esâsî ile birlikte, padişah yürütme görevini yaparken, onun yanında, iki kamarası olan yasama meclisinin ayrı olarak kurulması söz konusu olmuştur. Yani bir Mebusan Meclisi ve bir Âyan Meclisi olmak üzere iki ayrı kamarası var; alt-üst meclis olarak ifade edebilirsiniz. İki kamaralı bir meclisin kurulması söz konusu olmuştur. Bununla birlikte de ortaya çıkan yeni bir süreç söz konusudur. Ancak 1876 Kânûn-ı Esâsî’si padişahın yetkilerini hemen hemen hiç azaltmamıştır; meclisi süresiz feshedebiliyor, yasa çıkartabilmek için taslak teklifini, ancak padişah kabul ederse, bir mebus, yasa tasarısını veya yasa teklifini layiha (tasarı) olarak sunabiliyor, aksi takdirde başlamıyor. Dolayısıyla bu aşamada, bugün anladığımız anlamda bir meclis maalesef henüz kurulmuş değildir. 

Pişirici: Hocam, son üç dakikamız. Bu Kânûn-ı Esâsî aslında padişahın iktidarını kaybetmemek için bir tür ileri kaçması mıdır?

Kalaycıoğlu: Hayır. Orada, padişahın fazla söz hakkı söz konusu olmamıştır o şartlarda. Çünkü yeni bir değişiklik var. Askeri sınıf, tahta çıkan II. Abdülhamid’e bu konuda yapılacak değişikliği onaylaması şartıyla destek vereceklerini söylemiştir. Dolayısıyla o da bu anlaşmayla oraya gelmiştir. Ama burada atılan adım, Avrupa’daki parlamentoların atmış oldukları bir adım gibi değildir. Çünkü bu parlamentolar daha önce kurulmuştu; lordlar tarafından orada bir güç merkezi haline getirilmişti. Kral bunları kurma ihtiyacındaydı. Çünkü kralın, kendisine vergi ve asker toplayabilmek için lordlara bir ödün vermesi gerekiyordu. Bu parlamento, ödündür. Dolayısıyla İngiliz Parlamentosu’na gelen lord, orada kendi bölgesinin haklarını savunmaktaydı. Vergilerin fazla artırılmaması için girişimde bulunabiliyor, ne kadar asker verebileceği konusunda konuşuyordu. Bu da kralın karşısında kendisine bir statü, aynı zamanda bir etki yapabilme imkânı sağlamıştı. O zorunluk dolayısıyla böyle bir yapıyı geliştirme ihtiyacı duymuştu. Bizdeki patrimonyal monarşi uygulamasında böyle bir meşruti kurum kurmak için sebep yok. Dolayısıyla burada bunu kurmak, daha ağır birtakım baskılara direnmek için atılmış bir adım olarak takdim edildi. Yani orada bir bağımsız Balkan devletlerinin kurulması ve bunların güçlendirilmesi için reformlar yapılması, bunların bağımsızlıklarının kolay ilan edebilecekleri vilayetlere dönüştürülmesi, doğuda Ermenistan için birtakım projelerin yapılması gündemde olduğu için, bunları öteleyebilmek amacıyla böyle bir formüle gidilmiştir. Ama bizde kurulan bu yapıyı sahiplenebilecek ve bu yapıyı kullanarak kendi gücünü, yürütmenin sınırlandırılması ve yürütmenin yetkilerinin alınarak, yasama eliyle kanun yaparak, karar vererek yürütmesi şekline dönüştürebilecek süreç, o tarihte mevcut değildi.

Bu daha çok ‘’Biz size benziyoruz, sizin gibi bir imparatorluğuz. Biz zaten bir Avrupa imparatorluğuyuz. Bu reformları da meclis çıkaracaktır’’ şeklinde bir takdimle, Avrupalılar’a bunu sunmak ve onları uzak tutmak için, bu arada da tahta çıkmakta olan II. Abdülhamid’e de “Bunu kabul et. Zaten yetkilerinde hiçbir değişiklik yok. Meclis burada sizin daha rahat yönetmeniz için bir kolaylık temin edilecektir’’ diye takdim edilmiştir. Ama bu işin yürüyüşü öyle olmuyor.

Pişirici: Bu ay da sürenin sonuna geldik. Bunu burada bitirelim isterseniz. Gelecek ay meşrutiyeti konuşmaya, oradan da cumhuriyete uzanmaya çalışırız. Hocam, katkılarınız için çok teşekkürler.

Kalaycıoğlu: Rica ederim, iyi akşamlar dilerim.

Pişirici: Bilim Akademisi Üyesi, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname’nin altıncı programı burada sona erdi. Gelecek ay  yedinci programda, meşrutiyeti konuşmaya, oradan cumhuriyete uzanmaya çalışacağız. Bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler, hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus