George Soros: “Krizden sonra Avrupa Birliği ayakta kalamayabilir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Gazeteci Gregor Peter Schmitz, project-syndiacte için Macar asıllı ABD’li yatırımcı George Soros ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Koronavirüs salgınına Avrupa’nın nasıl cevap vermesi gerektiğinin ve salgından sonraki muhtemel gelişmelerin konuşulduğu söyleşinin çevirisini paylaşıyoruz.

Şu ana kadar pek çok kriz gördünüz. Koronavirüs salgını diğer krizlerle kıyaslanabilir mi?

SOROS: Hayır. Bu hayatım boyunca gördüğüm en büyük kriz. Salgından önce de normal zamanlarda tahayyül bile edilemeyecek şeylerin artık muhtemel değil belki de bir gereklilik haline geldiği, devrimci bir dönemden geçmekte olduğumuzu düşünüyordum. Tam da böyle bir dönemde insanların tüm hayatlarını tamamen değiştiren ve oldukça farklı davranışlar gerektiren koronavirüs salgını geldi. Bu da medeniyetimizin geleceğini ciddi anlamda tehlikeye atıyor.

Eğer hükümetler daha hazırlıklı olsaydı bu kriz önlenebilir miydi?

SOROS: Vebadan beri farklı salgınlarla karşılaştık. Özellikle on dokuzuncu yüzyılda salgın hastalıklar hayli yaygındı. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından İspanyol gribi geldi. Üç dalgadan oluşan salgının ikinci dalgası en ölümcül olanıydı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Başka ciddi salgınlar da ortaya çıktı. Bunlardan biri de on sene önce ortaya çıkan domuz gribiydi. Ülkelerin böyle bir duruma hazırlıksız yakalanmaları çok şaşırtıcı.

Mevcut krizin en büyük sorunu virüsle nasıl mücadele edileceği ve geleceğin nasıl şekilleneceği hakkındaki belirsizlik mi?

SOROS: Elbette ki bu büyük bir sorun. Hızlı öğreniyoruz ve şu anki bilgilerimiz virüsün ortaya çıktığı zamanki bilgimizden çok daha fazla. Ancak hareketli bir hedefi vurmaya çalışıyoruz, çünkü virüs kendini hızlıca değiştiriyor. Aşısını bulmak da zaman alacak. Aşıyı geliştirebilsek bile her sene değişiklik yapmak gerekecek, çünkü virüs de kendini değiştiriyor. Grip aşısına da bu yapılıyor zaten.

“Kriz sona erdikten sonra eskiye dönemeyeceğimiz kesin”

Kriz kapitalizmin doğasını değiştirecek mi? Koronavirüs büyük bir küresel durgunluğa yol açmadan önce de küreselleşmenin ve serbest ticaretin düşüşü büyük ilgi uyandırıyordu.

SOROS: Kriz sona erdikten sonra eski noktaya dönemeyeceğimiz kesin. Kesin olan tek şey bu. Kapitalizmin nasıl bir şekil alacağını kimsenin bildiğini sanmıyorum.

Bu kriz insanları ve ulus devletleri yakınlaştıracak mı?

SOROS: Uzun vadede evet. Şu an ise insanlar korku tarafından esir alınmış durumda. Korku genellikle insanların kendilerine zarar vermesine neden olur. Bu kurumlar, uluslar ve insanlık için de geçerli.

Şu an ABD ve Çin’in virüsün ortaya çıkması konusunda birbirlerini suçlama oyununa giriştiklerine mi şahit oluyoruz?

SOROS: ABD ve Çin arasındaki çatışma, işleri daha karmaşık hale getiriyor çünkü aşı bulunması ya da iklim değişikliği gibi konularda işbirliğine ihtiyacımız var. Ancak çoktan aşıyı kim bulacak ve kullanacak yarışına girdik bile. Aslına bakarsanız iki farklı hükümet modeli var: Demokratik ve otoriter.

Bu, işleri zorlaştırıyor. Çin ile daha yakın çalışılması gerektiğini söyleyen insanlar var ancak ben buna sıcak bakmıyorum. Demokratik ve açık toplumumuzu korumak zorundayız. Aynı zamanda küresel tehditlere karşı da işbirliği yapmalıyız. Bu kolay değil. Kendimi Çin toplumuna yakın hissediyorum çünkü Şi Cinping diktatörlüğü altında yaşıyorlar. Bence pek çok eğitimli Çinli ve kamuoyu, koronavirüsü yeni yıl gelene kadar gizli tuttuğu için ona hâlâ fazlasıyla kızgın.

Şi Cinping, dönem kısıtlamasını kaldırdı ve kendini ömür boyu başkan ilan etti. Küçük bir zümre için oldukça önemli bir medeniyetin siyasî geleceğini yıkıma uğrattı. Bu oldukça büyük bir hataydı. Evet şu an oldukça güçlü, ama bir o kadar da kırılgan ve zayıf.

Ancak şu an ABD Başkanı Donald Trump’ın da açık toplum ve şeffaflık değerlerini taşıdığınız söyleyemeyiz herhalde değil mi?

SOROS: Açıkçası bu çok uzun süreceğini düşünmediğim bir zayıflık. Donald Trump bir diktatör olmayı arzuluyor olabilir. Ancak bu mümkün değil çünkü ABD’de insanların hâlâ saygı duydukları bir anayasa var. Bu da Trump’ın her istediğini yapmasını engelliyor. Bu denemeyeceği anlamına gelmez. Yine de Trump’ın kendisini yok edeceğine adım kadar eminim.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ve Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli, Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin 10. yılında Brüksel’de  düzenlenen törende. (Fotoğraf: Thierry Monasse/Getty Images)

“AB’nin ayakta durabileceği konusunda ciddi şüphelerim var”

Avrupa Birliği’nin (AB) bu kavgadaki rolü nedir?

SOROS: AB’nin ayakta durabileceği konusunda ciddi şüphelerim var. AB zaten tamamlanmamış bir birlik. Henüz yaratılma sürecindeydi. Tamamlanamayan bu süreç AB’yi ABD’den de kırılgan hale getiriyor.

Almanya Anayasa Mahkemesi geçen hafta Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) kararına sert bir tepki gösterdi. Bunu ne kadar ciddiye alıyorsunuz?

SOROS: Ben bunu fazlasıyla ciddiye alıyorum. Birliğin geleceği açısından büyük bir risk taşıyor. Almanya Anayasa Mahkemesi kararını vermeden önce Avrupa Adalet Mahkemesi’ne danıştı ve sonra Avrupa Merkez Bankası’nın kararının kendi yasalarıyla çeliştiğini ilan etti.

Ancak parasal genişleme politikalarında teknik olarak Avrupa antlaşmalarında Avrupa Adalet Mahkemesi’nin önceliği var. Bu oldukça açık.

SOROS: Evet. Almanya AB’ye katıldığı zaman Avrupa yasalarına uyma konusunda kendini bağlamış oldu. Ancak bu son karar daha büyük sorunlara da yol açıyor: Eğer Almanya, Avrupa Adalet Mahkemesi’nin kararlarını tartışabiliyorsa diğer ülkeler de bu yolu takip edebilir mi? Örneğin; AB’nin meşruiyetini sorguladığı yasalara sahip olan Polonya veya Macaristan gibi ülkeler kendi yasalarını mı yoksa Avrupa yasalarını mı uygulayacakları konusunda karar verebilirler mi?

Polonya kısa zaman önce kendi yasalarının daha önemli olduğunu ilan etti. Macaristan’da ise Viktor Orban koronavirüs salgınından faydalanarak meclis vasıtasıyla kendini diktatör ilan ettirdi. Almanya’nın kararı AB’yi bu gelişmelere direnmekten alıkoyarsa bu, AB’nin sonu olur.

Bu gelişmeden sonra ECB’nin aldığı kararda değişikliğe gitmesine gerek var mı?

SOROS: Bence bu gerekli değil. Son alınan karar yalnızca ECB’nin mevcut para politikalarına meşruiyet kazandırıyor. Önemli olan Avrupa’nın yeniden toparlanmasını sağlayacak bir kurtarma fonu oluşturma çabalarının yoğunlaşması.

“Vadesiz ve kalıcı tahviller basılabilir”

Bu kaynağın nasıl yaratılacağına dair bir öneriniz var mı?

SOROS: Daha önce AB’nin kalıcı bono basması gerektiğini söylemiştim. Ancak buna artık tahvil dememiz daha doğru olur, çünkü kalıcı bonolar Britanya’da 1751, ABD’de ise 1870’den beri başarılı şekilde kullanılıyor.

Bence mevcut çıkmaz benim önerime olan ihtiyacı daha net vurguluyor. Almanya Anayasa Mahkemesi, ECB’nin parasal genişleme programının, “orantılılık ilkesini” göz ardı etmediği müddetçe ECB’nin politikalarını doğru buluyor. Ancak bu ilkeye uymayan kararların gözden geçirilmesi gerektiği de ortada.

Benim önerdiğim vadesiz tahvil modeli ile bu sorun aşılabilir çünkü bu modele göre bonolar, AB tarafından tamamen orantısal olarak basılacak ve kalıcı olacak. Üye ülkeler de yalnızca yıllık faizleri ödeyecek. Bu da oldukça düşük bir oran olacak (yüzde 0.5 diyelim). Bu vadesiz tahvillere gerek birkaç ülkenin koalisyonuyla gerekse tek tek üye ülkeler tarafından katkı sunulabilir.

Ancak Almanya ve Hollanda’nın liderliğindeki “Hansa Birliği” bu öneriye inatla karşı çıkıyor. Bence tekrar düşünmeliler. AB şu an bütçesini iki katına çıkarmayı planlıyor. Bu da yalnızca 100 milyon euroluk bir katkı verecek yani kalıcı tahvillerin vereceği katkının onda biri kadarını sağlayabilecek. AB bütçesine sağladığı katkıyı en düşük eviyede tutmak isteyen ülkeler kalıcı tahvil modelini desteklemeli.

AB’nin kendi kaynaklarını kullanmasını sağlayacak ve AAA puanını devam ettirecek finansal işlemler vergisi gibi bazı vergilerin yürürlüğe girmesini sağlamalılar. Ancak bu vergilerin uygulanmasına gerek yok, bunların yerini kalıcı bonolar ya da az önce dediğim gibi bir başka ifadeyle vadesiz tahviller alabilir. Yıllık ödemesi gereken miktar 5 milyar euro iken ekonomisi kötü durumda olan bir ülke yıllık 1 milyar euro ödeyebilir. Maliyet-kâr oranı açısından kusursuza yakın.

“İtalya Avrupa’nın hasta adamı”

AB devlet yardımlarına karşı olan tutumunu gevşettiği zaman, mevcut taleplerin yarısından fazlası Almanya tarafından iletilmiş olacak. Bunun da ortak pazar anlayışına karşı olduğunu çünkü Almanya’ya adil olmayan bir avantaj sağladığı argümanını savunanlar var. Siz ne düşünüyorsunuz?

SOROS: Ben bu argümana katılıyorum. Bu özellikle İtalya açısından hiç adil değil. İtalya zaten Avrupa’nın hasta adamıydı ve koronavirüsten de ağır darbe yedi. Lega hareketinin lideri Matteo Salvini ajitasyon yaparak İtalya’nın Euro’dan ve AB’den vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Neyse ki hükümet ortaklığını bıraktığından beri popülaritesi azaldı. Yine de düşünceleri yeni takipçiler kazanıyor.

Bu da AB için bir başka önemli tehlike. En Avrupa yanlısı ülke İtalya olmadan Avrupa’dan geriye ne kalacak? İtalyanlar Avrupa’ya kendi hükümetlerinden daha çok güveniyor. Ancak 2015’teki mülteci krizinde de onlara oldukça kötü davranıldı. Bu noktadan sonra da Matteo Salvini’yi ve popülist Beş Yıldız Hareketi’ni desteklemeye başladılar.

Oldukça kötümsersiniz.

SOROS: Tam tersi. Avrupa’nın bazı varoluşsal tehditlerle karşılaştığını düşünüyorum. Bunları laf olsun diye söylemiyorum. Almanya Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar sadece en yeni sorun. Bunları kabul edersek içinde bulunduğumuz olağanüstü koşullara uyum sağlamak için istisnai kararlar alabiliriz.  Bunlardan en önemlisi de önerdiğim kalıcı ve vadesiz tahvil modeli. Normal zamanda hiç basılmaması gerekse de şu an bunu yapmak için en doğru zaman. Bu tip modeller önermeye devam ettiğim sürece umutlu olmaktan da vazgeçmem.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus