Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (88): Normalleşme güçlüğü

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kemal Can, “5 Soru 10 Cevap” programında şu sorulara yanıt aradı:

- Normalleşme güçlüğü veya aslında imkansızlığı nedir?
- Korona salgınında normalleşme süreci nasıl gidiyor?
- Normali kaybetmek, zemini nasıl tahrip ediyor?
- Normal ilişki, normal tepki nasıl imkansızlaşıyor?
- Normalleşme, bir düzelme mi yoksa yeniden kurulma mı?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar. Bu hafta başlıkta gördüğünüz üzere normalleşme güçlüğü meselesini konuşacağız. Sanki bir hastalık ismi gibi duruyor ama normalleşme çok konuşulan bir şey ama konuşulduğu kadar da güç olan hatta imkansızlaşan bir şeye dönüşüyor. 

Normalleşme güçlüğü veya aslında imkansızlığı nedir?

Türkiye bu konuda örnek bir ülke. Korona salgını ile bütün dünya, artık yeni bir normalden, normalleşmenin anormallikten daha zor bir mesele olduğundan bahsediyor. Türkiye bu konuyu ve sözleri yeni duymuyor, uzunca bir süredir ekonomide, siyasette, toplumsal hayatta sürekli  olmayan normalleşmenin ve olması gereken normalleşmenin tartışmalarını yapıyor. Bunun doğal ve kendiliğinden gelişecek bir süreç olacağını iddia edenler de var bunun asla olmayacağını söyleyenler de. Türkiye’nin dünyadan daha önce başladığı bir süreç diyebiliriz. Sürekli becerilememe, varılamama hali yüzünden, sürekli oluşan anormalliği bir yeni normal olarak tarif etme durumu ile karşı karşıya kalıyoruz. 

Peki bunun nedeni, normalleşmesi gerekenlerin anormal oluşundan mı yoksa şartların asla normalleşmeye izin vermemesinden mi? Aslında bunların hepsi aynı anda mevcut ve etkili. Çünkü normal bozulmaya başladığında, salgında olduğu gibi olağan dışı durumla bir anormalleşme vuku bulduğunda, bütün alan bir tür bozulmaya uğruyor. Bunun mağduru olan ya da bunun müellifi olanlar artık normalleşmeden uzaklaşıyorlar. Zemin normalleşmeyi mümkün kılabilecek özelliklerini kaybediyor, esnekliğini kaybediyor. Çünkü normalleşme dediğiniz şey, bir bozulmanın tekrar eski haline, kabul edilebilir bir sınıra gelmesi anlamına geliyor. Bu herkesi ikna edecek biçimde gerçekleşmiyor. Dolayısıyla düzelme anlamındaki bir normalleşmeyi asla görmüyoruz. Sürekli yeni bir normal konuyor önümüze. 

Korona salgınında normalleşme süreci nasıl gidiyor?

Bu ayın başından itibaren parça parça yasaklar gevşetildi. Ortaya çıkan tablo: Yeni vaka konusunda, 700’lere gerileyen sayı 1500’lere çıktı. Dün itibariyle 1562. Aynı şekilde bulaşma oranı birin altına düşürülmesi gerekiyordu ve üzerine çıktı. Hastane başvurularında ve yoğun bakım ihtiyacında da bir kıpırdanma var. Bunun lokal olduğu yolunda yorumlar var ama bazı bilim kurulu üyeleri ve hatta Sağlık Bakanı da bunun bir alarm zili olduğunu işaret ediyor. Normalleşmeyi çok normal sınırlar içerisinde yaşıyor gibi görünmüyoruz. Tehlikeli gidişat konusunda hem veriler hem uyarılar söz konusu. Ama aslında meselenin başından itibaren bütün dünyada ve Türkiye’de olayın ele alınışı bazı anormallikler içeriyordu. Salgınla ilgili öncelikler, sadece hastalıkla ilgili zarar değil hastalığın yaratacağı ikincil etkiler açısından ele alındı. 

İnsanların ve hayat standartlarının korunmasını içeren bir politika mı yürütülecek yoksa iktidarın açıkladığı gibi çarkların dönmesi önceliğine göre mi yapılacak? Bu konudaki tercih normalleşme sıkıntılarının da köşe taşlarını oluşturuyor. Bu konuda ODTÜ’den Prof. Erol Tahmaz’ın önemli bir çalışması var. Orada, bir aylık tam kapatma yapılsaydı uğranacak ekonomik zararla, kontrollü gevşeme arasındaki hasar ilişkisi ele alınıyor. Tam kapatma yapılsa neredeyse kısmi kapatma ile aynı iktisadi zararın söz konusu olacağını ama ölüm sayılarında düşüş ve salgının yayılma hızında yavaşlama sağlanabileceğini ortaya koyuyor. Bazı ülkelerde de sonuç aldığını biliyoruz. Normalleşme sürecindeki sorunlar, meseleye en başından itibaren nasıl yaklaşıldığıyla da çok ilgili. 

Normali kaybetmek zemini nasıl tahrip ediyor?

Salgınla ilgili en tartışmalı konulardan biri, iktidarın sorumluluğu üzerinden atan ve insanlara yükleyen tavrı. Bunun slogan ifadesi: “Elimizdeki en güçlü silah hastalanmamak, hastalanmamak da sizin elinizde”. “Hasta olmayın, ölmeyin dolayısıyla biz salgını atlatmış olalım yaklaşımı ve bilgi alanlarının da son derece kapalı tutulduğu bir yönetim sergilendi. Sonuçtaki rakamlardan bir başarı hikayesi anlatıldı. “Biz başardık” dendi. Tablo negatif görüntü oluşturmaya başladığında insanlar da birbirlerini suçlamaya başladı. Vakalardaki artış gelişmiş kesimlerdeki parklarda kafelerde mi oluyor yoksa cenazeler düğünler asker uğurlamalarında mı oluyor? Hangi taraftaki bilinç eksiği, kimilerine göre 2. dalga kimilerine göre bitirilememiş 1. dalganın nedeni haline geliyor. Suçlamaları kim daha bilinçli ya da kabalaştırarak kim aptal tartışmasına çevirdiklerini görüyoruz. Aslında meselenin tartışıldığı zemindeki normalin kaybedilmesi ve insanların birbirini suçlamaya başlaması önümüze geliyor. Normali kaybetmenin zemindeki bozulmayla nasıl devam ettiğini görüyoruz. Normalleşmeye AVM’yi açarak, ligi başlatarak start verilmesinin normal olup olmadığını tartışmak yerine insanların maske nasıl takılır tartışması ve birbirlerini son derece yüksek perdeden aşağılayan suçlamalar yapmasını görüyoruz. 

Hatırlayalım; daha iki ay önce maske çok lüzumlu değil denilen bir süreç yaşadık. Maskenin kendi hikayesi tamamen normal dışıydı. Önce satışı yasaklandı, sonra biz satacağız dendi, sonra o becerilemedi, tamam eczanelerden dağıtılsın dendi. Devletin bedava dağıtmasını sağlayacak yöntem bulunamadı.  Her gün birden çok maske kullanması gereken insanlara haftada beş maske verildi. Kullanılması zorunlu ama ulaşılamayan beş maske söz konusu oldu. Sonunda satışı serbest bırakıldı. Yani maske ile bu kadar acayip bir trafik yaşanması sonunda, bugün maske nereye takılır, bilinçliler aptallar falan gibi bir tartışma seviyesi görüyoruz. Normalin olmadığını gösteren resim sadece  şuradan bakıldığında bile çok net; başarı olunca başta cumhurbaşkanı olmak üzere yöneticilere teşekkür ve minnet sunmak gereken ama grafikler kötüleşince aptal insanlar tablosu. Meseleyi böyle görmek; “size normalleşin dedik hastalanmamayı beceremediniz” ölçeğinde. Daha önce başarı varsa niye insanlar onu başarmış olmuyor, niye yöneticiler başarmış oluyor? Başarısızlık olduğu zaman bu insanların sorumluluğu oluyor ama yöneticilerin hiçbir dahli olmuyor?  Bunun kendisi normal dışı bir tablo. 

Normal ilişki, normal tepki nasıl imkansızlaşıyor?

Normalleşme meselesine bir iklim sorunu gibi bakıyoruz. Yani sanki bir kuraklık var, o geçecek, her şeye normale dönecek. Normalleşme böyle bir şey değil. Hatta bu konuda yağmur duasına çıkanlar, sık sık müjdeler verenler ya da bunun bir zorunluluk olduğunu söyleyenler çıkıyor. Ama böyle yaşanmıyor. Sadece salgında değil ekonomide de böyle yaşanmıyor, siyasette de böyle yaşanmıyor. Normalleşmeye böyle bakmanın bir sonucu olarak artık normal denilen şey herkes için de farklılaşıyor. Herkesin normali farklı hale geliyor. Normalleşmeden uzaklaşınca ilk kaybedilen şey ortak normal oluyor. Bunun çok çarpıcı bir örneğini geçtiğimiz haftada Demirtaş’ın eşine dönük olarak sosyal medyada cinsiyetçi saldırılar olmasıyla yaşadık. 

Bunlar karşısında iktidara yakın çevrelerin, doğrudan resmi sözcülerin bile çok net tavır almayıp ikircikli tutum sergilediklerini görüyoruz. Hatta bu konuda nispeten ‘normal’e yakın bir reaksiyon veren Adalet Bakanı’nın kendi çevresinden reaksiyon alabildiğini gördük. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ın bu konuya tepki verme şeklinin, bir başka kadın siyasetçi ile ilgili kurgulanmış bir takım bilgilerle karşı argümanlar geliştirmek şeklinde olduğunu gördük. Bu tür saldırganlıkları yapanların profiline eklenen yeşil topun hiçbir anlam ifade etmediği ve bu tür linç girişimlerinin herkes için karşı çıkılması gereken bir normal olmaktan nasıl çıktığını gördük. Herkesin normalinin nasıl farklılaştığını, normal tepkinin nasıl imkansızlaştığını ve aslında siyasi, vicdani, ahlaki ortak zeminin kalmadığını bu vakalarda çok net biçimde gördük.

Normalleşme, bir düzelme mi yoksa yeniden kurulma mı?

Bugün gelinen noktada hem şartlar itibarıyla hem normalleşmesi düşünülen aktörler itibariyle bunun bir “düzelme” olarak yaşanmasının artık imkansızlaştığını düşünüyorum. Hemen her alanda, ekonomide, siyasette, korona krizinde ve diğer her alanda örneklerini çoğaltabiliriz. Bir normalleşme ihtiyacından söz ediyorsak bunun sıkılmış bir süngerin üstündeki baskılar kalktığında tekrar eski haline dönmesi gibi olmayacağını artık görmek zorundayız. Normalleşmeyi bir kendiliğinden yaşanacak bir süreç gibi düşünemeyiz. 

Artık normalleşme, başta ortak normalin üretilmesi anlamında da yeniden kurulması gereken bir mesele. Hukukta siyasette ve aslında çok da ortakmış görülen ahlaki zeminde bile. Aynı imiş gibi duranların aynı normale inandığını sananların hiç de normallerinin aynı olmadığını defalarca görüyoruz. Artık yeni normal gibi kavramlar önümüze getiriliyor ve bunlara uyumlanmamız gerektiği anlatılıyor. Aslında bunun kendisinin bir anormallik olduğu, bunu böyle kabul etmek, normalleşmenin aktif öznesine dönüşmeden normalleşmenin olamayacağını görmemek demek. Bu yüzden de hiçbir alanda, ne salgında ne ekonomide ne siyasette normalleşemiyoruz. Bir normalleşme güçlüğü yaşanıyor. Bunun artık böyle konuşulması ve tartışılması daha anlamlı olacak diye düşünüyorum. 

Bugünlük de bu kadar diyelim. Hepinize iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus