Radikal İslamcılığı bırakanlar anlatıyor (2): “Onlar için, kendileri gibi olanlar dışında kimsenin bir önemi yoktur, öz çocuklarının bile”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Şule* 20 yaşında tarih bölümü öğrencisi genç bir kadın. Ailesi radikal İslamcı bir gruba bağlı. Kendisi çocukluğundan beri radikal İslamcı-cihatçı bir oluşumun içindeydi. Şule, annesinin, babasının, etrafındaki herkesin gözünü ilk açtığından beri radikal İslamcı olduğunu söylüyor. Fakat bir gün, yaşam tarzını değiştirmek istediğini, etrafındaki insanlar gibi bir hayat sürmek istemediğini anlıyor ve mücadele etmeye başlıyor. Sonunda özgür olduğunu söyleyen Şule, “Özgürlüğüm için göze almadığım hiçbir şey kalmadı” diyor.

Şule, radikal İslam’dan kopma hikayesini, yaşadığı zorlukları ve mücadelesini Medyascope’tan Sema Kızılarslan’a anlattı.

Şule, bize hikayesini anlatmak için okuduğu ve yaşadığı şehirden kalkıp İstanbul’a geldi. Şule’yle bir kafede buluşuyoruz, birlikte içecek bir şeyler söyleyip mücadelesini ve geçmişte içinde olduğu yapıyı öğrenmek için hazırladığım sorulara bakıyoruz. Onun da elinde anlatmak istediği birkaç olayı not aldığı bir kağıt var.

Şule’nin hikayesini kendisinden dinlemeye başlıyorum.

“Eğer okursam, onlara göre kâfir olan Atatürk’ün büstü önünde saygı duruşunda duracak mıydım?”

Şule, ailesinin ve eskiden kendisinin de içinde bulunduğu yapıda, kız çocuklarının ilköğretimi okuyabilmeleri için cemaatin önde gelen hocaları tarafından hazırlanan bir sınava girmelerini gerektiğini söylüyor:

‘’Benim hikayem cihatçı-radikal İslamcı gruba bağlı bir ailede doğmakla başladı. Hep farklıydık diğer ailelerden. Çocukluğumdan beri hissettim bunu. Bizim, Allah tarafından seçilmiş özel kişiler olduğumuzu düşünürdüm. Okula gitme zamanım geldiğinde önce ailemin bağlı olduğu cemaat tarafından bir sınava tabi tutuldum. İmanım ve Allah inancım okula gittiğinde bozulacak mıydı endişesiyle, yedi yaşındaki bir çocuğun dört cemaat lideriyle imtihana çekilmesinin endişesi üzerine yapılan bir sınavdı bu. Sınav sorularından bazıları şöyleydi: Onlara göre kâfir olan Atatürk’ün büstünün önünde saygı duruşunda duracak mıydım? İstiklal Marşı’nı okuyacak mıydım? Öğretmenlerim kâfirdi, onlara karşı sevgi ve saygı besleyecek miydim? Osmanlı padişahları kâfirdi, onlara hayran olmamam gerekiyordu.

Şule, yedi yaşındayken bile bu soruların saçma olduğunu düşünüyormuş ama okula gitmesinin tek yolunun bu olduğunun da farkındaymış:

“Biliyorum, bunlar kulağa saçma gelen ama doğru cevap vermezsem okula gidemeyeceğimi bildiğim sorular. Yedi yaşında olmama rağmen bu sorulara doğru cevap vermedikçe okula asla gidemezdim. Nitekim sınavı başarıyla geçtim. Yanımda bunlar konuşuluyordu hep. Bu yüzden kolay olmuştu. Okula başlamamla bitmedi tabii bu denetim süreci. Her an tekrar inancım değişmiş mi diye ara ara sorular soruldu. Ta ki liseye geçene kadar. Liseden sonrasına izin vermiyorlardı. Kız çocukları sadece liseye kadar okuyabilirdi. O da ailenin ve çocuğun ‘iman sınavlarını’ geçmesiyle mümkündü. Yoksa ona da gidemezdim. Ancak ben okula gitmek istiyordum. Liseye de gitmek istemiştim ama izin vermediler tabii. İlköğretimi böylece bitirmiş oldum.”

“Babam, erkek kardeşimi mahallede çocuklarla futbol oynadığı için falakaya yatırmıştı”

Şule, radikal İslam’a ve bu cemaat yapısına ilk babasının dahil olduğunu söylüyor. Babası, askerdeyken tanıştığı cemaat lideri tarafından ikna ediliyor. Ardından o da evleneceği kadını yani Şule’nin annesini bu inanca davet ediyor. Şule’nin inancı değişmiş olmasına rağmen ailesi hâlâ bu cemaate üye. Cemaatin yapısını daha ayrıntılı anlatması için sözü Şule’ye bırakıyoruz:

“Biraz bulunduğum cemaatten bahsetmek istiyorum. Ben, etrafımdaki birçok çocuktan daha zorlu bir çocukluk yaşıyordum. Cemaatin izin vermediği yerde ne ailemin ne de benim bir söz söyleme hakkımız vardı. Babam daha evlenmeden, askerlik yaptığı zamanlarda cemaatin lideri ile tanışmıştı. Sonra annemi de kendi inancına ikna edip evlenmişlerdi. Yaşadığım mahallede sorumlu iki tane ‘abi’ dediğimiz lider vardı. Sokakta gezerlerdi. Ben kâfir komşularımızın çocuklarıyla seksek oynarken yakalanmıştım bu sorumlu abilerden birine. Beni oyun oynarken görünce yanına çağırıp ‘Hemen eve git’ dedi. Eve gidene kadar anneme haber gitmişti. Daha dokuz yaşındayken, ‘Kızınız kâfirlerle oyun kuruyor’ diye şikayet etmişti. Eve gelince annemden iyi bir dayak yemiştim. Bir daha da oynamadım zaten. Babama söylememesi için yalvardığımı hatırlıyorum. Babam duyarsa daha çok dayak yerdim, emindim. Bir gün erkek kardeşimi mahallede çocuklarla futbol oynadığı için falakaya yatırmıştı. Lafın gelişi söylemiyorum. Gerçekten yatırıp ayaklarına vurmuştu. Çocukken şiddet gördüğümü anlatmıyorum aslında. Şiddet görmek, evet kötü bir şey olabilir ama benim canımı oyun oynayamamak kadar yakmıyor. Şimdi düşünüyorum bunları tabii. O zamanlar da üzülürdüm. Camdan izlerdim diğer çocukları ama mahallede polis gibi devriye gezen cemaat abilerini gördükçe üzüntüm korkuya dönerdi.”

“Ben buradayken kimse bana yardım için el uzatamaz, ben de kimsenin uzattığı eli tutamazdım”

Şule, ilköğretimi bitirmesinin ardından liseye gitmek istiyor ama cemaatin kuralları gereği, kız çocukların çoğu liseye gönderilmiyor. Şule, lise eğitimi almak yerine cemaat lideri dedikleri kişinin evinde tefsir eğitimi almaya başlıyor. Yatılı olarak kaldığı evde cemaat liderinin kendisi, eşleri ve tıpkı onun gibi eğitim almaya gönderilen birkaç kız çocuğu daha varmış. Şule’den dinliyoruz:

 “Okulu bitirir bitirmez cemaat liderimizin evinde tefsir eğitimi almaya başladım. Hem bizzat kendisinden hem de eşlerinden ders alıyorduk. 14 ve 17 yaş aralığında 12 kız çocuğu liderimizin evinin alt katında yatılı olarak eğitim almaya başladık. Hepimiz peçeliydik tabii. Orada eğitim almaya başlayana kadar takmıyordum ama orada eğitim almanın şartlarından sadece biriydi bu. Mecburen, ne yaptığımı bilmeden yüzümü gözlerimi ellerimi kapattım. Her sabah uyanır kahvaltı yapar masalarımızın başına geçer liderimizin her gün farklı bir eşi ya da kızına derslerimizi verirdik. Ailem gurur duymuştur diye düşünüyorum. Bu hayatta kendilerinden bile çok sevdikleri insanın yani abilerinin evinde eğitim alıyordum. Bu süreçte yaşadıklarım ve şahit olduklarımı anlatıp anlatmamakta kararsızım. Çünkü inanılmayacağını düşünüyorum. Liderimizin bardakta içtiği suyun kalanını dökmezdik. Saygıdandır bu. Çiçeklere dökerdik ya da bahçeye. Ama lavaboya öyle gelişi güzel atamazdık. Her şey, herkes çok katıydı. Karanlığın içindeydim. Bu hayattan kurtulamazdım. Ben burada, bu adamın  evindeyken kimse bana yardım için el uzatamaz, ben de kimsenin uzattığı eli tutamazdım. Yeterince cesur değildim ama cesur kadınlar vardı. Daha çocuk yaşta okula gönderilmediği için ailesini polise şikayet eden, defalarca abilerini hapse attıran bir kız vardı. Çok güçlüydü. Sürekli dayak yemekten hep yüzünde yaralar vardı. Cinli olduğunu düşünürdü herkes. O kızın içinde azılı bir kâfir cin vardı. Öyle derdi annem o kız hakkında.  Şimdi ne yaptı, nerelerde bilmiyorum. Keşke onun da hikayesini dinleseniz.”

“Lise sınavlarına girmek için aileme yalan söylerdim”

Şule, cemaat liderinin evindeki eğitimi bittikten sonra oradan ayrılarak aile evine geri dönüyor. İki yıl boyunca ailesinden gizlice açık lise okuyor ve sınavlara giriyor. Babaannesinin rahatsızlanması üzerine onunla birlikte yaşamaya başlayan Şule, bu süreçte üniversiteyi kazanıyor ve yeni hayatını kurma sürecinin ilk adımlarını atmaya başlıyor:

 “Cemaat liderinin evinde altı ay kaldıktan sonra tekrar ailemin evine döndüm. Bu arada liseyi açıktan okumaya başlamıştım gizlice. Yılda iki kere sınavlar olurdu. Bir şekilde evden zar zor, yalanlar bularak  sınavlara girerdim. Evde gizlice çalışırdım. Kafamda hiçbir hedefim yoktu aslında. Sadece üniversiteyi kazanırsam kaçar giderim diye düşünüyordum ama kendime inancım ve güvenim sıfırdı. Yapamazdım biliyordum. Çalışmadan nasıl kazanabilirdim? İki yılım evde annemle sohbetlere gidip gelmeyle geçti. Tam o sıralarda babaannem çok hastalanmıştı. Ona bakmaya gönderildim.  Babaannemin inancı annemlerinki gibi değildi. Çok üzülürdü ve çok kızardı babama. ‘Neden bana kâfir diyorsunuz?’ diye tartışmalar başlatırdı hep. Okula gönderilmediğim zaman da çok kızmıştı ama onu çoktan dışlamışlardı. Söylediği hiçbir şeyi ciddiye almazlardı. Ne annem ne babam. Ancak benim için babaannem bir şans oldu. Özellikle beni istemişti yanına. Beni hep çok sevdiğini bilirdim. Babaannem başka bir şehirde yaşıyordu. Eşyalarımı topladım ve annemle birlikte babaannemin yanına gittik. Annem bir hafta kadar durdu. O gider gitmez test kitapları aldım. Babaannem zaten söylemezdi üniversiteye hazırlanmak için çalıştığımı. Hatta mutlu olmuştu beni öyle hevesli görünce. Çok hastaydı zaten.”

“Kâfirlerin arkasından üzülemezsin. İmanına dikkat et”

Şule, babaannesinde kalmaya başladıktan sonra hem üniversiteye hazırlanabildiği hem de nispeten özgür olduğu için daha mutlu olduğunu anlatıyor. Üstelik babaannesi, Şule’nin üniversite sınavına hazırlanabilmesi için hem destek oluyor hem de test kitaplarının parasını veriyor. Fakat bu süreç yalnızca dokuz ay sürüyor. Şule’nin babaannesi, üniversite sınavına iki ay kala hayatını kaybediyor. Bu yüzden genç kadın, tekrar ailesinin evine dönmek zorunda kalıyor:

“Babaannemin her işini ben yapıyordum. Evdeki işler, yemek, banyo, bahçe işleri derken ancak geceleri çalışabiliyordum ama daha bir yıl vardı sınava. Bir yıl boyunca test kitapları alacak parayı düşünmekten başka bir sıkıntım olmayacaktı. Babaannem kitaplarımın parasını veriyordu. Yanına gittikten dokuz ay sonra babaannemi kaybettim.  Öldüğünde yanındaydım. Cenazesine katılmama izin vermediler. Sadece babam gitmişti. Nedeni anlayamayacağınız kadar karışık ama yine de söyleyeceğim. Babaannem bizimkilere göre  kâfir olarak ölmüştü. Cenazesi de İslam’a -onların inandığı İslam’a- uygun ritüellerle yapılmıyordu. Cemaatteki abilerimiz sadece bir kişinin cenazeye katılmasına izin verdiler. Hayatımızın her anında, her yerinde abiler ve liderimiz vardı. Hatta eşleri bile. Onlar söyler, bizimkiler sorgusuz sualsiz itaat ederlerdi. Bir gün babaannem için ağlarken annem yanıma geldi. ‘Neden ağlıyorsun? O kâfirdi, kâfirlerin arkasından üzülemezsin. İmanına dikkat et’ gibi şeyler söyleyip ben o haldeyken beni azarladı. Ben de ‘Cehennemde yanacağı için üzülüyorum anne’ dedim.”

 “Üniversiteye gitmek için evden kaçmadan önce, son defa annemin kıyafetlerini kokladım

Şule, ailesinin evine dönmeden önce tüm test kitaplarını yakıyor ama buna rağmen sonunda üniversiteyi kazanıyor. Okuyabilmek için tek yolu ise evden kaçmak:

“Ailemin evindeyken sınava çalışamazdım ama çoktan sınava kaydımı yaptırmıştım. Babaannemin eşyaları toplanırken kitapların hepsini yaktım.  Çekebildiğim kadarının sayfa sayfa fotoğrafını çektim. Bir süre idare ederim belki diye. İki aya yakın bir zaman vardı sınava. Sınav günü evden halamlara gideceğim diyerek çıktım. Sınavdan sonra halamlara gidip orada kaldım anlamasınlar diye. Öbür gün dönerken de ‘eve gideceğim’ diye diğer sınava girdim. Yalanlarla dolu bir hayat yaşamayı öğrendim. Hâlâ çok iyi yalan söylerim ama artık ihtiyaç hissetmiyorum. Çünkü başka bir şehirde üniversiteyi kazandım ve evden kaçtım. Çıkarken annemin kıyafetlerini  son defa kokladım. Erkek kardeşimi geceden öptüm. Bir daha ne o evi ne de ailemi görebilecektim.”

“Onlar için, onlar gibi olanlar dışında kimsenin bir önemi yoktur, çocuklarının bile”

Şule’nin hikayesinin sonuna geliyoruz yavaş yavaş. İçtiği çay bitiyor. Yaşadıklarının üzerinden çok az zaman geçtiği için bunlardan bahsetmek Şule’yi duygusal olarak yoruyor. Şule, seneler süren mücadelenin sonunda sonunda özgür olduğunu söylüyor:

“Okula kaydımı yaptırdıktan sonra hemen iş bakmaya başladım ve bir kafede çalışmaya başladım. Biriktirdiğim para bir süre otelde kalmak için yetti ama benim kalıcı bir yer bulmam gerekiyordu. Öğrenci yurdu buldum ve öğrenci yurdunun müdürüne hikayemi, ailemi ve cemaati anlattım. Yurt müdürümün de desteği hatta aslında sadece onun bana verdiği güçle anneme nerede olduğumu ve okula gitmek istediğime dair uzun bir mesaj attım. Biraz tehdit de ettim. Tıpkı daha demin size bahsettiğim kız gibi olmakla tehdit ettim.  ‘Bildiğim her şeyi anlatırım’ dedim. Onlar da beni tehdit etti. Onlar için, onlar gibi olanlar dışında kimsenin bir önemi yoktur. Çocuğunun bile. Başka bir şehirdeyim. Okulumu çok seviyorum. Şimdilik bu süreçlerden dolayı okula gidemiyorum. Peçemi de çıkarttım. Saçlarımı savurmak, rüzgarı hissetmek ne kadar güzelmiş. Özgürlüğüm için göze almadığım hiçbir şey kalmadı. Ailemi özlesem de beni olduğum gibi kabul etmeyeceklerini bildiğim için pek fazla iletişim kurmuyorum. Yine arada annemle konuşuyoruz. Bazen çok ağlıyor ‘Senin imansız ölmenden çok korkuyorum kızım’ diyor. Benim hikayem şimdilik bu kadar ama daha çok başındayımm.”

“Biz çok kişiyiz. Ve daha da çoğalacağız”

Şule, hikayesini bitirirken kendisi gibi mücadele vermek zorunda kalan kadınlara sesleniyor:

“Benim mücadelemin benzerini veren ve bu hikayeyi okuyan kadınlar varsa onlara şunu söylemek istiyorum: İçinizdeki güce bırakın kendinizi. Ben kendimi güçsüz sanırdım ama şimdi hikayemi kime anlatsam çok güçlüsün diyor. Yurt müdürüm ve diğer arkadaşlarım bana hayran hayran bakıyorlar bazen. Görüyorum. Gerçek hayata dair bilgim çok az. Aslında hep içimde olan, öldürdüklerini düşündüğüm güç, ben hesap etmeden ve varlığından emin değilken beni yönlendirdi. Kimseden korkmayın. Ve bu hayata mecbur bırakırken size acımayanlara, sırtınızı dönme vaktiniz geldiğinde tıpkı onların size acımadığı siz de onlara acımayın. Biz çok kişiyiz. Ve daha da çoğalacağız.”

 (*) Röportaj yapılan kişinin ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus