Radikal İslamcılığı bırakan kadın anlatıyor: “Allah’ın dini ve sancağını yaşatabilmek için en çok sevdiklerimin boyunları bile gözümde kıldan inceydi”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ayşe (*) 21 yaşında. 15-18 yaşları arasında radikal İslamcı, cihatçı bir gençti. Kuran kursuna zorla verildiğinde henüz lise çağında bir genç kadındı. Okuduğu kursta hafızlık eğitimi alıyordu. Eğitim gördüğü kursa yakın bir kitabevine gidip gelmeye başlamasıyla cihatçılığa ve selefiliğe olan merakı artmaya başladı. Suriye’ye gitmek ve IŞİD’e katılmak istedi. O yaşlarda tek istediği buydu. Bu süreçte yaşadıklarını Medyascope’tan Sema Kızılarslan’a anlattı.

‘’Sadece Allah’ı seven bir kız çocuğuydum’’

Ayşe ile Beyoğlu’nda bir çay ocağında buluşuyoruz. Yanında erkek arkadaşı var. Tedirgin ama bir o kadar da heyecanlı olduğunu görüyorum. Elinde bir kitap var Ayşe’nin. Epey yıpranmış, sayfalarının çok fazla karıştırıldığı belli olan bir kitap. Kitabı incelediğimi görünce, “Ara ara buraya bakacağım, hafızlık yaptığım Kuran’ım bu” diyor.

Ayşe ortaokulu bitirdiği dönemin yazında, Diyanet’e bağlı bir Kuran kursuna yazdırılıyor:

‘’16 yaşında yaz Kuran kursuna yazdırıldım. Yaz boyunca gayet eğlenceli ve rahat bir ortamda yatılı olarak kalmaya başlamıştım. Her şey rahat, kurallar esnekti. Ailemi özlüyordum ama bir yandan da evdeki kavgalardan, gürültüden uzak kaldığım için mutluydum. Abim namaz kılmıyordu. Hocalarımın anlattığı cehennem tasvirlerinde gözlerimi kapatıp onun cehennemde yandığını, acı çektiğini düşünürdüm. Sonra secdeye uzanır saatlerce ‘Allah’ım onu doğru yola ilet, ona namazı ve Kuran’ı sevdir’ diye yalvarırdım. Bunlar yaşanırken henüz radikal İslam, selefilik, tekfircilik gibi kavramların hepsinden uzak, sadece Allah’ı seven bir kız çocuğuydum. Asıl sıkıntılar yaz dönemi öğreniminin bitmesi ve benim, lise okumak yerine kış döneminde de Kuran kursu eğitimi almama karar verilmesiyle başladı.’’

Yaz dönemi eğitimi bittiğinde Ayşe’nin bazı arkadaşları okullarına geri dönmüştü. Ayşe, aklında okula devam etme düşüncesiyle gittiği yaz kursunda, hafızlık yapma kararı alıyor. Kış döneminde kursu bırakmak istemesine rağmen ailesi izin vermediği için bırakamadığı kursun kurallarına ayak uydurmakta zorlanıyor:

“O esnek ve rahat kurallar yerini sıkı ve katı kurallara bırakmıştı. Yaz kursundan arkadaşlarımın çoğunu kaybetmiştim. Hepsi okulların açılmasıyla okullarına geri dönmüştü. Benim gibi hafızlık yapma kararı alan birkaç kızdan başka kimse kalmamıştı. Yeni kızlar, yeni hocalar, yeni dersler, yeni kurallar derken bir kış dönemi zorlanarak, hatta her gün ailemi arayıp ‘Burada kalmak istemiyorum baba’ diye ağlayarak geçti.”

Ayşe’nin cihatçılarla ilk tanışması bir kitapçıda oluyor. Selam vererek girdiği kitapçıdan, elinde daha önce isimlerini hiç duymadığı kitaplarla çıktığını ve ardından kitapların dikkatini çekmesi ile birlikte daha sık ziyaret etmeye başladığını söylüyor:

“Ve ben bir yıldır fark etmediğim, kursumuzun tam karşısında olan bir kitabevinin varlığını fark ettim. Zaten hocalarımdan, derslerimden, her şeyden çok sıkılmıştım. 300 kadın bir binada aylarca birlikteydik. Kavga eder, spor yapar, yemek yerdik. Zaman geçmezdi yine de benim için.

Kitabevine dönersek, bir gün kurs çıkışı oraya uğramak geldi içimden. İçeri girdim. Sakalları uzun, saçları uzun birkaç adam vardı. İçeri girdiğimde ‘Selamun aleykum’ dedim. Kimse selamımı almadı tabii. Mahremdim, sesim bir kadın sesi olduğu için yüksek ihtimalle. Durumu ve ortamı az çok anladığımı sanmıştım. ‘Tamam, demek ki bunlar çok takvalı abiler, amcalar. Ben hata yaptım selam vererek’ diye düşündüm ve onları bu günaha soktuğum için utandım kendimden. Kitaplara bakmaya başladım. Bir sürü ne olduğunu bilmediğim ama İslam üzerine yazılmış olduğu belli olan kitaplar…

Güya bir yıldır İslami eğitim alan ben, sanki başka bir dinin kitaplarını görmüş gibi meraklandım. İsimler, yazarlar o kadar değişikti ki… Kitapların kapak fotoğrafları sanki savaş meydanında çekilmiş gibi karmaşık ve iç karartıcıydı. Siyah sancaklar, şahadetparmağı kaldırılmış eller, silahlar…”

Ayşe’nin Kuran kursunda örgütlendiği söylentileri başlıyor

Kitapları okudukça kafasındaki soruların çoğalmaya başladığını söyleyen Ayşe, artık okumaktan çok tartışma isteğinin artığını söylüyor. İlk sorularını kurstaki hocalarına yöneltmiş. Ardından ise arkadaşları ile bu konuları konuşmaya başlaması kursta dikkat çekmeye başlamış. Kuran kursunda “örgüt kurmak” ile suçlanmaya başladığı süreçten ise şöyle bahsediyor:

“Bir kitap seçtim. ‘Tağutu Reddetmek Tevhidin Gereğidir!’ Ne ilginç, ne tuhaf gelmişti bana. Tağut ne, onu reddetmek ne? Ve benim imanımın gereği olan bu şey neden daha önce karşıma çıkmamıştı? Kitabı okudukça Kuran’ı da açıp okumaya başladım. Gerçeği benden ve kurstaki herkesten gizlemişlerdi. Okudukça o kadar mantıklı ve ilginç geliyordu ki! Gerçek buydu. Bizden her şeyi saklamışlardı. Demokrasi şirkti. Oy vermek küfür. Allah’ın kanunlarını tartışacak cürette olmak tabii ki de kişiyi kâfir yapardı. Kitabı okudum ve ardından birkaç kitap daha alıp okudum. Ama okumak yetmiyordu ki. Tartışmam, birilerini daha bu gaflet uykusundan uyandırmam gerekiyordu.  Kursta yemek bile yiyemiyordum bu düşüncelerin sıkıntısından. Akaid dersinde  –kurslarda okuyanlar bilir, iman esaslarının ayrıntılı anlatıldığı bir derstir- ilk defa hocama sanki inancım o an öyle değilmiş gibi,  ‘Demokrasi şirktir diyenler var, neden böyle diyorlar hocam?’ gibi bir soru sordum.  Hocam çok klasik ve ezberlenmiş bir cevap verdi. ‘Peygamberimiz vefat ettikten sonra ortaya çıkmış Harici denilen kesimin kafalarından uydurduğu bir fetva o’ dedi. O kadar cahil geldi ki gözüme. Acıdım hocama. O zamanlar demokrasi mi vardı? Bir kere o fetva değil, imanın şartıydı. Fetva dediğin sonradan ortaya çıkardı. Ama bu, Allah’ın ilk koyduğu yasalardan biriydi. Tartışmaya kapalı bir konuydu. Çok uzatmak istemiyorum bu ayrıntıları. Çünkü, en azından birkaç kelimeye bile aşina değilseniz çok anlamsız, çok karmaşık geliyordur. Kısa tutacağım bu kavramları.

Ben kursta bu fikirlerimi anlatıp, bu soruları sordukça ve kitaplarımı arkadaşlarımla paylaştıkça göze batmaya başladım. ‘Ayşe kursta örgütleniyor’ söylentileri çıktı. Birkaç kere kitaplarım hocalarım tarafından toplandı.  Neyse ki benim sayemde birkaç kız daha gerçek İslam nedir farkına varmıştı. Tebliğimi bütün zorluklara ve engellere rağmen yapmaya devam ediyordum.”

“Selefi bir kadın olarak ölmek ve kâfirleri öldürmek, kendim gibi çocuklar yetiştirmek istiyordum”

Ayşe, kitapçıda kurduğu bir bağlantı ile kadınların da sohbetlerine katılmaya başlıyor. Orada tanıştığı her bir kadına hayranlıkla baktığını söylüyor. Ailesinin ve kurstaki hocalarının yaşadığı değişimi fark etmeleri ile birlikte kısıtlamaların ve baskıların arttığını söyleyen Ayşe, katıldığı sohbet ve derslerin de etkisi ile artık sorgulamayı bırakıp, gerçek bir cihatçı olmaya ve evlenmeye karar veriyor. Bu sürecin sonunda, Suriye’ye gitme isteği onun için önüne geçilmez bir duygu haline geliyor:

“Kurslarda gece yatıştan önce ilahi ve ezgiler açardık. Sesi hoparlöre verir, bütün kurs dinlerdik. Bir gün bana sıra geldi ve ben IŞİD marşı açtım. İçimde durduramadığım bir cihat  ve şehit olma -aslında ölme- duygusu vardı. Ve çok yalnızdım. Bir örgütüm, bir derneğim yoktu. Sadece o kitapçı ve kitapçıdaki selamımı almayan abiler vardı. Bir gün, selamımı bile almaktan geri duran o abilere kadınlarla iletişime nasıl geçebilirim diye sordum. ‘Hafta sonları bayanlar buranın üst katında sohbet yapıyor’ dediler. Hafta sonu gidip kendim gibi gerçek Müslüman olan kardeşlerimle tanışacaktım. Bu arada ailem de hocalarımın şikayet etmesiyle fikirlerimin değiştiğinden haberdar oldular. Bir yandan da onlar için üzülüyordum. Onlar da kâfirdi. Eve nadiren gidiyordum ama gittiğimde babamla konuşuyordum. Demokrasi, millet meclisi, tağut…

Babam beni Hizbullahçı sandı. Annem IŞİD’ın cehennemlik olduğunu hadislerle, ayetlerle açıkladı. Ama nafile. Ben çoktan selefi bir kadın olarak ölmek ve kâfirleri öldürmek, kendim gibi çocuklar yetiştirmek istiyordum.

“Abim için üzülme ve dua etme duygum yerini, ‘Abim kâfir ve küfrünü annemlere de sıçratıyor’ düşüncesine bırakmıştı

“En başta anlattığım abim için üzülme ve dua etme duygumdan bahsedeceğim. O masum ve çocukça duyguyu kaybetmiştim. Yerine ‘Abim kafir, ve küfrünü annemlere de sıçratıyor. Vallahi, İslam Devleti olsaydı onu asardık’ olmuştu. Değişime ve dönüşüme bakın. Daha çocuğum. İçimdeki kin ve acımasızlığa bakın. Ölmeye hazırdım. Abarttığımı düşünmeyin lütfen. Ben bombacı fedai bir kadın olmak ya da olacak çocuklar yetiştirmek için yaşıyordum artık. Usame bin Ladin okudum. Usame bin Ladin için ‘manevi babam’ derdim. ‘Keşke, 11 Eylül’ü hatırlayacak kadar büyük olsaydım’ derdim. Bunun özlemini yaşardım. Bunu hayal ederdim. Bütün cihatçıların, mücahitlerin hayatını araştırıp okuyordum. Abdullah Azam’lar, İbni Teymiyye’ler… Derken zaman içinde sohbetlere daha sık gidip gelmeye başlamam ve hidayeti tek başıma bulmuş olmam ve şu an kâfir kişilerin içinde inancımı yaşamam sebebiyle girdiğim bu yeni ortamın gözde genç kızı olmuştum.

“Bunları anlatırken içimden bir şeyler kopuyor. Zor ama devam edeceğim… Bu benim hikayem”

Her şey istediğim gibiydi. Hayal ettiğim sohbetler, tartışmalar dönüyordu etrafımda. Her şey Allah içindi. Bu arada, yine de kursta ‘kâfirlerin’ yanında olmak zorundaydım. Zor da olsa dayanıyordum. Bu da benim cihadımdı. Gitmek istiyordum. Bir yurdum, bir devletim vardı. 16-17 yaşlarında bir kızdım ama İslam’a göre evlilik zamanım gelmişti. Çocuk doğuracak fizyolojiye sahiptim. Çok acımasızca. Bunları anlatırken içimden bir şeyler kopuyor. Zor ama devam edeceğim… Bu benim hikayem.”

“Bir mücahitle evlenmek Suriye’ye gidişim için tek biletti”

Zamanla birlikte, Ayşe’nin cihatçı çevresi artmaya başlıyor ve Suriye’ye gitmek için kendisi gibi cihatçı bir kadının aracı olması sayesinde tanımadığı bir adamla evlenmeye karar veriyor. Hâlâ devam ettiği Kuran kursuna gitmek yerine, tanıştığı cihatçı kişilerin evlerinde kalmaya başlıyor ve ailesi bu durumdan haberdar oluyor. Ailesi, Ayşe’nin kursa gitmediği zamanlarda kaldığı yerleri öğrenince kızlarını kurstan alıyor ve eve kapatılıyor. Böylece evde bir mücadele başlıyor:

“Bir mücahitle evlenmek, oraya -Suriye’ye- gidişim için tek biletti. Hep duyuyordum sohbet sırasında böyle kutlu kadınların hikayelerini. İki kere evlenip, iki kere eşi şehit olan bir abla vardı. Tekrar evlenecekti. Defalarca gidip gelmişti. İmreniyordum ona. Ona baktıkça kendim için aynı hayatı diliyordum. Ve o ablayla kurduğum yakınlığın sonunca benden dokuz yaş büyük bir adamla evlilik görüşmesi teklifi aldım. Fatih’te bir çay bahçesinde üçümüz görüştük. Ben henüz peçe takmamıştım. Peçe takmamı ve bazı kitapları okumamı evlilik şartımız olarak belirlediğini söyledi müstakbel kocam. Ben ne zaman İslam Devleti’ne gidebileceğimi sordum. İlk zamanlar bunun mümkün olmadığını söyledi. Suriye’de -yani İslam Devleti topraklarındaki bazı âlimlerin- sorumlu kişilerin önce benimle internetten bir görüşme yapması gerekiyormuş. Tabii ki de kabul ettim. Bu sırada evdeki ve Kuran kursundaki duruma geri dönmek istiyorum. Evden kursa diye çıkıp bu ablanın evinde kalmaya gidiyordum. Bir gün hocalarımın babamı arayıp ‘Neden devamsızlık yapıyorsunuz?’ demesiyle ailem öğrenmiş oldu kursa gitmediğimi. Ve hemen beni aramaya başladılar. Artık durumum onlar için çok ciddiydi. ‘Kursa gitmek istemiyorsan evde dur bari’ demeye başladılar. Ben de kabul ettim. Artık evdeydim. Tartışmalar ve kavgalar arttıkça evlenme isteğim daha da arttı.”

“Babam Suriye’ye gitme planımı öğrenmişti”

Ayşe’nin evleneceği kişi, onunla evlenmek için Suriye’yedeki kişilerle iletişim kurmasını şart koşuyor. Böylece Ayşe, o kişilerle internet üzerinden iletişim kurmaya başlıyor. Ayşe, defalarca özel görüşmeler yapıyor. Bir gün babası bu görüşmelerden birini duyuyor ve oldukça sert tepki gösteriyor:

“Evleneceğim kişinin söylediği internet programı üzerinden, Suriye’ye gidersek benden ve kuracağımız aileden sorumlu olacak kişiyle iletişim kurmaya başladım. Genelde sorular soruyordu, ben de bildiğim şeyler ve araştırdığım şeyler olduğu için kolaylıkla cevap veriyordum. ‘Türkiye Devleti kafir midir? Baban, annen, en sevdiklerine bir gün silah uzatman gerekecek ne hissedersin? Allah’ın eli var mı?’ gibi tuhaf ama cevabını ezbere bildiğim sorular… Her şey çok kolaydı. Gittiğimde beni çok güzel bir hayat bekliyordu. Her kuralın Allah’ın istediği gibi olan bir yerdi. Dediğim gibi her şey gerçekte çok basitti. İki kere iki dört gibi. Bir kişi kâfirse sevilmez, sevgi beslenmez. Gerektiğinde Allah’ın dini ve sancağı için en sevdiklerimin boyunları kıldan inceydi gözümde. Bu düşünceyle baktığınız zaman onlar için hiçbir sıkıntı yoktu.

Bir gün ders sırasında babamın beni kapıdan dinlediğini fark ettim. Babam odama girdi ve ‘Onlar kim? Kimlerle konuşuyorsun’ diye bağırmaya başladı. Bilgisayarı hemen kapattım. Ama iş işten geçmişti. Babam gideceğimi öğrenmişti. Telefon, internet, bilgisayar ne varsa evde hepsi yasaklandı. Aylarca iletişim kuramadım kimseyle. Gözler hep üzerimdeydi. Direndikçe fikirlerim daha çok derinleşti. Eve gelen misafirler bile bu konuları konuşuyordu benimle. Herkes beni zehirlenmiş olarak görse de ben fikirlerimden ve inancımdan hiç taviz vermiyordum. Çok fazla baskı ve şiddete maruz kaldım bu süreçte. Camdan bakmam bile yasaktı. Arkadaşlarımla görüşmelerim de bile annem yanımda dururdu.”

“Allah ve kitabı Kuranıkerim benim için artık eski bir arkadaş”

Ayşe’nin evde yaşadığı baskı ve şiddet artmaya başlayınca, ailesi tarafından IŞİD’e katılma kararının öğrenilmesi sonucu elinden alınan telefona ve internete tekrar kavuşuyor. Aradan yaklaşık bir yıl geçtiği için iletişime geçtiği cihatçılara tekrar ulaşamıyor. Böylece Ayşe, o güne kadar ilk defa inancını sorgulamaya başlıyor. IŞİD’in kadınlar üzerine yazdığı bir fetvayı okuyor ve kafası karışıyor:

“Aradan dokuz ay geçti ve telefonum geri verildi. Ama kimseye ulaşamadım. Muhtemelen en yakın arkadaşım olan abla çoktan Suriye’ye gitmişti. Evleneceğim adam çoktan evlenmişti. Ayrıca haberleri de takip ediyordum. İslam Devleti her gün daha fazla toprak kaybediyordu. Yavaş yavaş oraya gitme özlemim ve hasretim azaldı. Yerine bazı sorular oluştu kafamda. Bir gün IŞİD’ın internet sayfasında bir fetva gördüm. Recm ile ilgili. Evli olan bir kadın ve evli olan bir erkek zina işlemişti. Kadının cezası ölüm, erkeğin cezası 70 sopa. Çok düşündürdü beni bu adaletsiz ceza. Konuşup soracağım da kimse yoktu. Bunun üzerine tekrardan en iyi bildiğim ve her seferinde sığındığım Kuran’a baktım. Evet, zina için bir ceza vardı. Ama bunun ölçüsü neydi? Kim belirlemişti? Belli değildi. Hiçbirinin net bir cevabı yoktu.

“Gerçek İslam bu değil diyenlerin, Kuran’ı okumadığını düşünüyorum”

Ardından hadis okumaları yaptım. Bunlar çok uzun ve çok sancılı süreçler. Önce hadislerdeki çelişkili metinler gözüme batmaya başladı. Hadislerden şüphe etmeye başlamıştım. Ama demokrasi ve oy vermek ile ilgili her şey Kuran’la delillendirildiği için onları reddedebileceğim bir mantık yoktu. Hatta bir gün Edip Yüksel’e mail attım. ‘Demokrasi ve oy vermek ile ilgili bir video yapın’ dedim. Çok dinliyordum o sıralarda hadisleri reddeden hocaları. Ama hâlâ bile tam olarak cevap verebilen, mantıklı argümanlarla bu fikirleri çürüten hiçbir delil yok. Ben Kuran’a olan inancımı kaybettiğim için bu fikirlerden uzaklaştım. Hâlâ da aynı düşünüyorum. Gerçek İslam bu değil diyenlerin Kuran’ı okumadığını düşünüyorum. Hayır, İslam budur. Kendinden olmayana tahammülü ve sabrı çok azdır. Acımasızdır. İslam kalple yaşanmaz. Hayata ve yasalara dökülür. Sizden beklenen budur. O yüzden Kuran’ı reddetmeyen herkesin, Kuran’a inanan herkesin, eline güç geçince tıpkı IŞİD gibi, hatta daha fazlasıyla meydanlara çıkacağını düşünüyorum. En tasavvuf ehli, en yumuşak geçişli tarikatlar ve mezhepler bile. Sadece ellerinde güç olmadığı için sakinler. Ve bence doğru olan da bu. Allah’ın ve İslam’ın istediği bu. Ben de bu istekleri reddetmedim hiçbir zaman. Hâlâ da reddetmiyorum. Sadece Allah ve kitabı Kuranıkerim benim için artık eski bir arkadaş.”

Ayşe’de radikal İslam’a karşı ilk kırılmalar, hadislerin gerçekliğini sorguladığında başlıyor. Ardından üniversiteye başlıyor ve Kuran’a olan inancını da kaybediyor. Ayşe, ne kadar değişirse değişsin, içinde hâlâ Allah’a karşı bir bağlılık hissettiğini söylüyor:

“Şimdi kimim? Nasılım? Neyim? İnanın bilmiyorum. Tek bildiğim büyük bir hatadan döndüğüm ve kurtulduğum. Suriye’ye gitseydim belki çoktan ben de ölmüştüm. Ama gitmedim. Evde kaldığım bir yıldan sonra ailemin güvenini tekrardan kazandım ve üniversiteye başladım. Bambaşka insanlar ve hikayelerin içindeyim. Bazen geceleri Allah’ı özlüyorum. Başörtümü çıkaralı üç yıl olacak. Alkol alalı da bir o kadar oluyor. İlk zinamı yaptıktan sonra çok ağlamıştım. Hâlâ Allah’ı çok özlüyorum. Ben onun için ölmek istemiştim. Ailemi öldürmek istemiştim. Bana yetişemedi. Benimle iletişimi az tuttu. Ve ben de bir arkadaş gibi ona küstüm. Hâlâ her içim daraldığında, her göğsüm daraldığında en sevdiğim ayetlerini okuyorum ve şöyle diyorum: ‘Keşke kadınlara karşı biraz daha sevgi dolu olsaydın. Seni bu yüzden terk ettim.’ Umarım hayatımın bu bölümünü, bu bilgileri, bu isimleri bir gün unuturum.”

(*) Röportaj yapılan kişinin ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus