Joseph Stiglitz-Thomas Piketty tartışması: ABD ve hakikat anları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Nobel Ekonomi ödülü sahibi Joseph Stiglitz ile ekonomist Thomas Piketty 10 Eylül Perşembe günü New York ile Paris arasında bir tartışma gerçekleştirdiler. Tartışmanın moderatörlüğünü Le Monde gazetesinin yazı işleri müdürü Sylvie Kauffmann yürüttü.

29 Eylül 2020 — Le Monde

Irksal gerginlikler, siyasal tartışmanın son derece kutuplara ayrılması, koronavirüs, büyük ekonomik kriz… Başkanlık seçimine iki aydan az kala, sonucu kendi yakın geleceğini, ama gezegenin de yakın geleceğini hemen belirleyecek çok sayıda hakikat ânıyla karşı karşıya ABD. Benzersiz olduğu gibi, çok sayıda biçime de bürünebilen bu krizin kısa ve uzun vadedeki etkisi ne olacak?

Columbia Üniversitesi’ndeki (New York) Fransa EviLeMonde gazetesiyle birlikte, Joseph Stiglitz ile Thomas Piketty’ye 10 Eylül 2020’de eşzamanlı haberleşme olanağı sayesinde tartışmayı önerdi — bu tartışmanın, salgın nedeniyle 12 ve 13 Mart 2021 tarihine ertelenen New York’taki ilk Le Monde Festivali çerçevesinde Columbia’da yapılması gerekiyordu.

Le Monde gazetesinin yazıişleri müdürü Sylvie Kaufmann’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen bu tartışmanın İngilizce orijinalini Columbia Global Centers sitesinde bulabilirsiniz

Sylvie Kauffmann: Joseph Stiglitz, koronavirüsün ABD’ye varışından yaklaşık altı ay sonra, bugün ülkenizin ekonomik durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Joseph Stiglitz: ABD’nin durumu iyi değil. Salgın ve bunun ekonomik sonuçları ABD’de önceden var olan aksaklıkların büyük bir kısmının yansıması. Ülke iki bakımdan hazırlıklı değil. Sosyal güvenlik sistemini ve sağlık sistemini düzenlemeye hazır değil.

Joseph Stiglitz

Bu virüs karşısında, şanslar eşit değil: En kırılgan kesimlerin sağlığını çok daha sert biçimde vuruyor. Belki de bildiğiniz gibi, ABD’de ortalama ömür beklentisi, kalkınmış ülkeler arasında en düşük olanlardan. Bugün dört yıl öncesine nazaran daha da azalmış durumda, yani kötüleşiyor. Özellikle de, sağlık sistemine erişimde muazzam eşitsizlikler var.

ABD, sağlıkta tedaviye erişim hakkını temel bir insan hakkı olarak tanımayan tek ileri ekonomi sahibi ülke. Nüfusun önemli bir kesiminin sağlık sistemine düpedüz erişimi yok. Yoksulluk yüzünden, iyi bir beslenmeye de erişimleri yok. Önceden var olan bu koşullar bizi özellikle kırılgan kılıyordu zaten.

Doğal felâketler de söz konusu olsa, her çeşit öngörülemeyen felâket de söz konusu olsa, bunları karşılamada devletin önemini biliyoruz. Bu özel durumda, bir kez daha, yaşanana damgasını vuran şey hazırlıksızlık oldu. Buna hazırlıklı olmalıydık. SARS, MERS, Ebola gibi uyarılar gelmişti.

Önceki yönetim döneminde, Beyaz Saray’da salgınlar için özel bir servis kurulmuştu. Trump yönetimi döneminde bu servis kaldırıldı. Özel sektörün muhtemel bir krizi karşılamak için gerekli stokları yapmayacağını anlamıştık. Bireysel korunma donanımları ve maske stokumuz vardı; fakat yönetim, solunum cihazları da dahil olmak üzere bu stokların tükenmesine aldırış etmedi.

“Bugün, Cumhuriyetçiler’in sağlık sistemine karşı kırk yıldır yürüttükleri saldırıların sonuçlarına katlanıyoruz” (Joseph Stiglitz)

Son olarak, böyle bir krizi karşılamak için bilimsel araştırma yapmak gerekir. Oysa her yıl, Trump yönetimi yüzde 30’luk bütçe kesintileri önerdi. Özellikle de hastalıkların denetimi ve öngörülmesi için var olan merkezlerin, bulaşıcı hastalıkları karşılamakla sorumlu şubelerin bütçesini kıstı.

Bugün, Cumhuriyetçiler’in sağlık sistemine karşı kırk yıldır yürüttükleri saldırıların sonuçlarına katlanıyoruz. Sistemi zayıflattılar ve sonuçlarına katlanıyoruz.

Yönetimin ekonomik krizi karşılama şekli hakkında ne düşünüyorsunuz?

J.S.: Ekonomi alanında, sorunun bir bölümü de, yetkililerin virüsün kısa vadeli bir sarsıntı yaratacağına ve tıkanıklığın açılacağına inanmış ya da inanıyormuş gibi yapmış olmaları — zira şimdi anlıyoruz ki belki de buna hiç inanmamışlar. Ekonomik eylem planları, krizden V şeklinde bir eğri sunan çıkış senaryoları üzerine kurulmaktaydı. Bu bir yanılsamaydı. Epidemiyolojiden haberdar olan herkes, bu kadar bulaşıcı bir virüsle durumun daha karmaşık olacağını bilmekteydi.

Üstelik, içimizden bazıları, insanların işe gidememesi karşısında çok endişeye kapılmışlardı. Çalışanlarla şirketler arasındaki bağı ayakta tutmak gerekiyordu. Özellikle de, bir sağlık sigortasından istifade etmek için çoğu zaman ücretli olmanızın gerektiği ABD’de. Bir salgının orta yerinde sağlık sigortanızı yitirmek en beteridir. İyi modeller var: Danimarka erkenden bir plan yürürlüğe soktu; Fransa, Yeni Zelanda insanların işlerini yitirmemelerini sağlayacak yollar buldular.

ABD’de, Donald Trump şirketlerin ücret katkı paylarını düşürmeyi önerdi, ama işsizlikle mücadele için hiçbir şey yapılmadı. Bulunan ara çözümlerdeki baş kaygı, bankalara yardım etmekti. Bankalar ise ücretlileri umursamazlar. Onlar özellikle dostlar şebekesine yardım etmeyi umursarlar. Bu da işsizliğin yüzde 15 gibi muazzam bir artışına yol açtı. Ve bu oran hâlâ yaklaşık bu düzeyde, hatta daha yüksek.

İşsizlik oranı şimdi düşüyor…

J.S.: Evet, resmî oran öyle. Ama hakiki işsizlik oranı nedir? Size bir fikir vermek için söylersem: Bugün işsizlik yardımı için yeni başvurulardaki son rakamlar açıklandı. 800 binden fazla talep var. Yeni program sayesinde, bağımsız çalışanların talepleri de kabul edilebiliyor artık. 800 binden fazla kişi demek bu. Dolayısıyla bir haftada 1,6 milyon potansiyel yeni işsiz yapıyor bu.

Thomas Piketty, Joseph Stiglitz’i dinleyince, Avrupa bazı alanlarda daha etkili davranıyor gibi görünüyor. Durumu siz nasıl analiz ediyorsunuz?

Thomas Piketty: ABD’nin sisteminde önceden de zaten çok büyük eşitsizlik sorunları olduğu doğru. Salgından önce, barış zamanında ortalama ömür beklentisinde bir düşüşün saptandığı son örnek, 1970’li yılların SSCB’sindeydi. Barış zamanında böyle bir ortalama ömür beklentisi düşüşü görmek hayli alışılmamış bir durum — üstelik çok zengin bir ülkede, o dönemdeki Sovyetler Birliği’nden hayli daha zengin bir ülkede. Derin eşitsizlik sorunlarını yansıtıyor. Bu bakımdan, Fransa ve Avrupa’daki durum kuşkusuz daha iyi.

Thomas Piketty

Ama bu krizin bize öğrettiği bir şey de, kamusal sağlık sistemimizin artık eskisi kadar iyi olmadığıdır. Fransa’da, başlangıçtaki maske eksikliği herkesi şaşırttı. Salgının başlamasından altı ay sonra, bir test yaptırabilmek için Paris sokaklarında 400 metre uzunluğunda kuyruklarımız var. Bir test için dört saat beklemeniz gerekiyor ve kimin test yaptırmasının gerektiği kimin gerekmediği de hakikaten bilinmiyor, zira testlerin kapasiteleri çok şüpheli. Dolayısıyla ulusal sosyal sistemlerimiz ve bu krizden çıkarılan tüm dersler hakkında çok mütevazı konuşmamız gerekiyor.

“Açıkçası, koronavirüs krizi siyasî ve ideolojik manzarayı derinlemesine değiştiriyor. Ama yapılanları abartmamak gerek” (Thomas Piketty)

21 Temmuz’da Avrupa Birliği’nin benimsediği kurtarma planıyla, topluluk düzeyinde bir karşılık verildi. Gerçekten de büyük bir yenilik bu. Altı ay ya da bir yıl önce, şayet birisi, hep birlikte 390 milyar euroluk bir borç yaratılıp bunun doğrudan ulusal bütçeler yararına dağıtılacağını söylemiş olsaydı, hiç kimse inanmazdı buna. Açıkçası, koronavirüs krizi siyasî ve ideolojik manzarayı derinlemesine değiştiriyor.

Ama, bir kez daha, yapılanları da abartmamak gerek. 390 milyar euro çok para; fakat AB’nin gayrisafi hasılası (GSH) 14 trilyon euronun üzerindedir, yani bu plan Avrupa GSH’sının yüzde 3’ten azına tekabül ediyor. Bu bütçe üç ilâ dört yılda harcanacak — ki yıllık katkısı GSH’nın yüzde 0,4’ü oluyor. Acaba bu yetecek mi? Ben bundan emin değilim.

Öte yandan, Avrupa eyleminin asıl sınırı, Birliğin temel siyasî işleyişinde, yani bu gibi kararların alınmasında oybirliği kuralında değişikliğe hâlâ gitmemiş olmamızdadır. Bu sistemin sınırlarını iyi görüyoruz. Bence, yirmi yedi ülke yerine daha az sayıda ülke için bir kurtarma planını benimsetmek daha tercihe şâyan olabilirdi. 

Bu ülkeler, bütçe, kamu borcu, vergilendirme, kurtarma sorunları hakkında oy çokluğuyla karar alma kuralına yönelik anahtar değerinde bir karar alabilirlerdi. Daha önemli bir kurtarma planımız olabilirdi; ama bilhassa, Avrupa’da gelecekte kararların alınacağı koşulları değiştirebilirdik.

Belki altı ay ya da bir yıl içinde yapacağımız da budur. Genel olarak, Avrupa’da yapılacak hakiki değişimleri hep ileri atma eğilimindeyiz; belki de altı ay ya da bir yıl sonra, oyunun kurallarını değiştirmek için bu vesileyi gerektiğince fırsat bilmemiş olduğumuzun farkına varacağız.

Bu krizin küreselleşme süreci üzerindeki etkisi ne olacak? Olgularda kendini gösterecek temel bir model değişimine mi tanık olmaktayız, yoksa hiç kimsenin harekete geçmeye hazır olmadığı bir durumda, basit bir memnuniyetsizlik mi söz konusu?

J.S.:  Bunun iki veçhesi var. Bir yandan, iklimdeki değişim gibi, bu salgın da tek bir gezegeni paylaştığımız gerçeğinin farkına vardırıyor bizi. Dünya Sağlık Örgütü’nün aşının paylaşılması için küresel bir çerçeve geliştirme yönündeki çabalarıyla, küreselleşmeye ve çok taraflılığa bir ilgi artışı var.

Bilimsel camianın bilgi paylaşımı yönündeki çabaları da hakikaten müthiş oldu. Olumlu veçhe budur: Çok taraflılığın güçlendirilmesi ve aynı gezegeni paylaştığımız gerçeğinin bilincine varılması. İklimdeki değişime karşı mücadelede çok önemli olacak bu.

Diğer yandan, pek esnek bir ekonomik sistem kurmamış olduğumuzun farkına vardık. ABD’de bunu çok net bir biçimde gördük. Güya dünyanın en zengin ülkesiyiz; halbuki herkes için maske üretmeyi bile beceremedik; bireysel korunma donanımlarını da üretemedik; hele testler ve solunum cihazları gibi karmaşık ürünleri daha da az üretebildik.

Dolayısıyla piyasa ekonomimizde var olan çok büyük kusurlar hakkındaki bilgilerimiz güncellendi; bunlar kısmen esnek ve çeşitlendirilmiş tedarik zincirleri noksanlığıyla alâkalı. Ama bir de, belki burada ele almamamız gereken bir başka sorunsalın arka planında da vuku buldu. İnsan haklarından Hong Kong’a ve Uygurlar sorunundan güvenlik meselesine kadar uzanan bir dizi sorun üzerinde, bu arada kitlelerin gözetlenmesi, özel yaşama saygı vb. bir dizi sorun üzerinde, ABD ile Çin arasındaki çekişmedir bu. Küreselleşme işini daha da karmaşıklaştırıyor — önümüzdeki birkaç yılda bitecek gibi de değil.

Thomas Piketty, zikredilen olumlu unsurları destek alarak şöyle bir yukarıdan bakarsak: Bu krizde fırsatlar görüyor musunuz? Avrupa’da birçok kişi, bunun daha “yeşil” bir ekonomik gündeme doğru ilerlemek için, çevresel ve toplumsal taleplerin daha çok göz önünde bulundurulacağı daha iyi bir gelecek inşa etmek için bir fırsat olmasını umuyorlar. Harcanacak olan bütün o kamu parasıyla, ikinizin de zikrettiğiniz önemli kusurların düzeltilebileceğini düşünüyor musunuz?

T.P.: Yapabilirdik. Ama şu aşamada, geçmişteki tercihleri yeniden üretme eğilimi çok baskın. Bence, 2008 ve 2012’den sonra para politikaları konusunda işlenen hataların tekrarlanması riski büyük. Yeni para politikalarını ve yeni para kütlesini hisse akışları ve gayrimenkul fiyatlarını teşvik için kullanmıştık. Zaten ellerinde çok sermaye ve zenginlik olanlara yarıyor bu; ama aynı zamanda çevre sorunlarımızı, toplumsal sorunlarımızı, eşitsizlik sorunlarımızı çözmeksizin eşitsizlikleri de büyütüyor. Dolayısıyla, para politikalarımızı hakikaten yeni baştan düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.

Çevre politikalarıyla ilgili olarak, şu son haftalarda Doğu Akdeniz’de gaz ve petrole hücum konusunda neredeyse askerî bir çarpışmaya tanık olduk. Oysa, çok iyi bildiğiniz gibi, Paris Anlaşması’nı (4 Kasım 2016) ciddiye almak istiyorsak, o gaz olduğu yerde kalmalıdır ve hiç kimse onu çıkarmaya gitmemelidir. Bunun yerine, 1920 yılında çizilmiş sömürgeci sınırlarına saygı gösterilmesi için, Türkiye’ye karşı kendini korumasında Yunanistan’a Fransız donanmasını yardıma göndermenin mümkün olup olmadığını tartışıyoruz. Bu döndüğümüz, dünün dünyası da değil; bir asır öncenin dünyası.

Birkaç yıl önce kullanımı yasaklanan, şeker üretiminde yararlanılan yeni bir böcek zehirinin –neonikotinoid– Fransa’da kullanılmasına kısa süre önce yeniden izin verildi. Bu çark edişi gerekçelendirmek için ileri sürülen gerekçe şöyle özetlenebilir: “Kuşkusuz bu çok kötü bir böcek zehiridir, ama başka Avrupa ülkeleri bunu şeker üretimlerinde kullanmaya başladılar; dolayısıyla, bunu yapmazsak, ölürüz”. Halbuki, bir başka çözüm var. Böcek zehirleri ve karbon yayılımı konusunda öteki ülkeler kötü bir tercihte bulunsalar da, biz sınırda bir karbon vergisi koymalıyız. Ama yine, bu önlemi uygulatmak için oybirliği  oluşmasını bekleyemeyiz. Çevre ve toplumsal sorunlar üzerine sürekli olarak aşağıya doğru bir yarış bu.

“Bugünün dünya ekonomik sistemindeki mali saydamsızlıkla, yoksul ülkelerin çokuluslu şirketleri vergilendirmede hakkaniyetli bir yöntem geliştirmeleri çok güç” (Thomas Piketty)

Son olarak, benim gözümde asıl vahim olan, Hindistan’da, Batı Afrika’da ve daha genel olarak Güney’de olup bitendir. Oralarda âcilen bir güvenlik ağı sistemi geliştirilmelidir. Hindistan’da ya da Güney Afrika’da, evlere kapanma durumunda insanların hâli ne olacak? Şu veya bu şekilde evlerinden çıkmak ve karınlarını doyurmak için çalışmak zorundalar.

Sağlık krizi bir güvenlik ağı sisteminin kurulması için bir vesile olabilirdi, ama yine, Joe’nun dediği gibi, dünyadaki ekonomik sisteme bağlı bu. Bugünün dünya ekonomik sistemindeki mali saydamsızlıkla, yoksul ülkelerin çokuluslu şirketleri, en zengin kişileri vergilendirmede hakkaniyetli bir yöntem geliştirmeleri, kamusal ve toplumsal hizmetlerin sağlanmasında hükümetlere güven oluşturabilmeleri çok güç. Dünyadaki bu ekonomik sistemi iyileştirmeyi denemek için hepimiz birlik olmalıyız.

JosephStiglitz, Amerikan başkanlık seçimi altı hafta içinde yapılacak. Demokrat aday Joe Biden’ın ekonomik programı hakkında ne düşünüyorsunuz? Barack Obama’nın başkan yardımcısıyken, merkezci bir görüntü veriyordu; ama şimdi Bernie Sanders’ın bazı fikirlerini de seslendiriyor. Bir sol program mı bu? Sizin savunduğunuz ilerici kapitalizmin unsurlarını görüyor musunuz söylediklerinde?

J.S.: Bütün ülke daha ilericileşmekte; son kitabımda tasvir ettiğim de bu ruhtur. ABD’de “sol” sözcüğünün çok yananlamı vardır. Donald Trump sol diye etiketlenen herkesi Nicolas Maduro ya da Stalin’le bir tutmayı deniyor. Bu durumda, sözcüğü temkinli kullanmak gerekiyor. Ama ben, uzun zamandır kullanılmakta olan, rekabeti düzenleyip çalışanların haklarını güçlendirerek, çevrenin ve gezegenin sömürülmesi de dahil olmak üzere sömürünün her çeşidine karşı mücadele yürüterek ekonomiyi daha yararlı işletmeye girişen “ilerici gündem” terimini kullanacağım.

Ama şu aşamada, 21. yüzyılda, orta sınıf tabanındaki yaşam tarzının çok sayıda Amerikalı için erişilmez olduğunu kabul etmek de söz konusu. Dolayısıyla Joe Biden’ın programının birçok insana hitap ettiğini düşünüyorum. Daha yüksek, asgari geçim için gereken düzeyde makul bir asgari ücret, sağlık hizmetlerine erişim ve üniversiteye gidebilecek nitelikte her kişinin kaydını yaptırabilmesini istiyorlar. Halihazırda, üniversite öğrencilerinin ortalama borcu 30 bin dolar (25 800 euro) ve artmakta. Fırsatları sınırlıyoruz. Aslında Amerikan rüyası artık sadece bir efsane.

Joe Biden programında bu noktaları ele aldı. Fakat bu salgın durumunda daha ön plana çıkan unsurlar da var. Bu durumdan en çok etkilenenler sağlık çalışanlarımız. Cephenin en önündeler ve onlara bağımlıyız. Hastalığın onları vurduğunun farkına varıyoruz; oysa daha az kazanıyorlar. Sağlık çalışanlarımız için bir şey yapmalıyız.

Biz Amerikalılar hakkında, kimliğimiz ve toplum modelimiz hakkında çok şey söylüyor bu. Biden, programının en önüne bunu koydu ve bence çok anlamlı bu; özellikle de bu salgın durumunda.

Thomas  Piketty, bu Amerikan seçimi Avrupalılar için ne bakımdan önem arz ediyor?

T.P.: Mevzûubahis olan, ABD ile, iklim üzerine, kapitalizm, ekonomi, işbirliği, vergilendirme üzerine bir ortaklık yürütme imkânıdır. Kaldı ki Joseph’le beraber bu öğleden sonra bile beraber çalıştık; şirketlerin uluslararası vergilendirilmesi reformu üzerine bağımsız komisyonda bir toplantıya katıldık. Joe Biden’la ilerletilebilecek bir şey bu — elbette Elizabeth Warren [Demokrat Parti’nin başkan adaylarından] ya da Bernie Sanders kadar değil, ama Donald Trump’la olacağından kesinlikle daha fazla.

ABD’de Demokrat Parti önseçimleri sırasında, Bernie Sanders ile Elizabeth Warren özellikle gençler arasında muazzam bir desteği seferber ettiler; “gençler” dediğim zaman, sadece 25 yaş altındakiler değil bu.

Kamuoyu yoklamalarına göre, 50 yaşın altındaki seçmenler Biden’dan çok Sanders’ı destekliyorlardı. Sadece 50 yaş altındakilerin ona oy verdiğini söylemiyorum, ama ABD’deki, özellikle de Demokrat Parti’deki kamuoyunun evrim geçirdiği anlamına geliyor bu. Joe Biden onların programından esinlenmeli; kaldı ki muayyen bir noktaya kadar yaptı bunu, ama bence yeterince değil.

Bir servet vergisi (“Wealth Tax”) fikrinin önemli olduğunu düşünüyorum; zira sadece ABD’de değil bütün dünyada büyük servetlerin sayısının ekonominin boyutundan çok daha hızlı arttığı bir dönem yaşıyoruz. Herkesin elindekine el koyma niyeti söz konusu değil; ama bu kişilerden, özellikle de böyle bir anda, ortak fayda için ellerini daha fazla taşın altına koymalarını istemek mantıklı; zira gelir vergisi “bu işi görmeye” pek hazır değil. Bu tartışmalar sürekli kendini tekrarlıyor, ama ABD’deki tartışmaların biz Avrupa’dakiler ve dünyanın diğer ülkelerindekiler için de önemli olduğunu düşünüyorum.

Vergiler konusunda, Elizabeth Warren’ın kampanyası sırasında savunduğu, 50 milyon doların üzerindeki servetler için % 2’lik vergi hakkında tutumunuz nedir?

T.P.:  Sanders milyarderler için % 8’lik bir vergi önerince, Elizabeth Warren kendi önerisini % 6’ya çıkardı. Yarışıyorlar. Doğru istikamette olduklarını düşünüyorum.

“Bir servet vergisi gerçekten çok etkili bir vergilendirme sistemi olabilir” (Joseph Stiglitz)

J.S.: Servetleri vergilendirmek iyi bir fikir. O kadar çok eşitsizliğimiz var ki, milyarderler için % 3, 50 milyon doların üzerindekiler için de % 2 gibi ölçülü bir oran bile, yine de muazzam bir meblağı temsil eder. Önemli noktalardan biri, bir servet vergisinin, sermaye kazançları vergisinin aksine, çoğu zaman ancak kaçırılamayan paradan alınabilmesidir. Bazen, sermaye kazançlarını kaçırmak için örgütlenmek mümkündür. Bir servet vergisi ise çok etkili bir vergilendirme sistemi olabilir.

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas geçenlerde, iki dijital ekonomi modeli karşısında; ondan alıntılarsam, Silicon Valley’deki kâr maksimizasyonu modeli ile, baskı ve otoriterlik modeli olan Çin modeli karşısında, Avrupa’nın bir başka model bulması gerektiğini söyledi. O model ne olabilir?

T.P.: Çözüm demokratik bir sosyalizm, katılımcı bir sosyalizm olabilir. Bazıları “ilerici kapitalizm”den bahsediyorlar, ama ben “katılımcı sosyalizm”i tercih ediyorum; Avrupa’nın yüzyıllardır inşa etmeye başlamış olduğunu. Mesela Alman şirketlerine bakın. Yönetim kurullarındaki üyelerin yarısı ücretlilerin temsilcilerine veriliyor. Kusursuz bir sistem değil bu; zira sonunda, nihai oylamada hissedarlar baskın çıkıyor, ama bu sistem birçok şekilde iyileştirilebilir.

Ve bu sistem, yüz kişinin hissedarların oy hakkını elinde tuttuğu sisteme nazaran çok büyük bir farklılığı temsil ediyor — ya da Devlet ile Komünist Parti’nin her konuda son sözü söylediği Çin’deki gibi sistemlere nazaran. Mülkiyetin bütün yapısına değişiklik getiren alternatif bir model bu. Üstelik çalışanlar ya da bölgesel yönetimler şirketin % 10 ya da 20 hissesini ellerinde bulundururlarsa, çoğunluk üzerinde ağırlıklarını hissettirebilirler — hisselerin % 80’i ya da 90’ını elinde tutan bir hissedar karşısında bile.

Bunun kurumlaştığı sırada hissedarların memnun olmadıklarını söyleyebilirim size. Bunu Fransa’da ya da başka Avrupa ülkelerinde yapmaya kalksak, birçok durumda anayasa değişiklikleri gerekir — ki Almanya’da 1949’da yapılmıştı.

Benim gözümde, bu Avrupa modeli tipi geliştirilmelidir. Bir dönem, 1970 ve 1980’li yıllarda, Almanya, bu modeli genelleştirmek için şirketlerin yönetişimi üzerine bir Avrupa yönergesini oylatmayı denedi; fakat Fransa istemiyordu bunu — başka ülkeler de vardı tabii. Bu sadece bir örnek, ama teknoloji devlerine dönersek, bunlara küresel bir cevap verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bir, iki ya da üç özel şirkette bu kadar iktidar yoğunlaşmasının kabul edilemeyeceği açıktır. Bu tekelleri birçok farklı bütünlüğe ayırmak anlamlı olur. Ya da, örgütsel ve teknolojik bakımdan, mesela Fransa’da ikiye bölünmesi istenmeyen demiryolu şirketi SNCF gibi, bu bütünlükleri birbirinden ayıramıyorsanız, Avrupa topraklarında şirketlerin yapabilecekleri ve yapamayacakları üzerine çok güçlü kamu yönetmelikleriniz olmalı. Bunu yapabilmemiz gerek.

Sorunu bütün sektörlerde genel ilkelerle ele alan, dünya çapında bir vergilendirme ve düzenleme modeli getirmek gerek.”   (Thomas Piketty)

Daha fazla görüntünüzün olması için Facebook’a para verilebildiğini düşünün! Bilgi dağıtımı sürecinin tamamı, özellikle de seçim kampanyaları için, kabaca basit kapitalizmin istediğini yapmasına ses çıkarmamamız yüzünden yolundan saptırıldı. Vergi almak gerek, ama verginin hayli ötesine gidiyor bu: Avrupa, kapitalizmin regülasyonunda daha geniş bir model önermeli.

Bir tek teknoloji devlerini hedef alırsanız, ABD’den, özellikle de Trump’tan, ama Biden’dan da tepki görme riskiyle karşı karşıya kalırsınız. “Tamam, teknoloji devleri bizde diye yapıyorsunuz bunu, öyleyse biz de sizin lüks ürün devlerinizi ve şaraplarınızı vergilendireceğiz” derler. Sorunu bütün sektörlerde genel ilkelerle ele alan, dünya çapında bir vergilendirme ve düzenleme modeli getirmek gerektiğini düşünüyorum. Biden bile başkan olsa, teknoloji sektörünü hedefleyen Fransa’nın günümüzdeki stratejisini riskli buluyorum.

JosephStiglitz, aynı fikirde misiniz ve biz Avrupalılar’ın bu konuda bir Biden yönetimiyle daha iyi anlaşacağımızı düşünüyor musunuz?

J. S.: Buna cevap vermeden önce –bu arada, Thomas’ın söylediğini hararetle destekliyorum– 2020’de, Milton Friedman’ın New York Times’ta yayınlanan bir makalesinin 50. yılını anıyoruz; bu makalede, şirketlerin tek sorumluluğunun hissedarlarının ellerindeki hisselerin değerini artırmak olduğunu söylüyordu.

Bu soruyu şimdi sormanız ilginç! Bundan tam bir yıl önce, 2019’da, Business Roundtable [Amerikan şirketlerinin büyük yöneticilerinin yuvarlak masa toplantısı] Milton Friedman’ın yanıldığını bildirdi. Şirketler –Amerikalılar bile– daha fazla sorumluluk almaları gerektiğini; çevreye, müşterilerine, ücretlilerine, içinde geliştikleri topluluklara daha saygılı davranmaları gerektiğini bildirdi.

1970’li yıllarda, hisse değerleri maksimizasyonunun toplumun refahı lehine olmadığını gösteren bilimsel makaleler yazdım. Ama bu makaleleri üç ayda bir yayınlanan bilimsel bir ekonomi dergisinde yayınladım, New York Times’ta değil; Friedman’ın belâgati ise yasakoyucular üzerinde benim matematiksel formüllerimden daha fazla etkili oldu. Oysa, 49 yıl sonra, benim görüşüm Friedman’ın görüşüne nazaran kendini kabul ettirdi!

Özel olarak teknoloji sektörü için, Thomas’ın söylediğini onaylayarak altını çizmek isterim: vergilendirme, rekabet…Bir dizi suiistimal, siyasî manipülasyonlar, nefret söylemleri, nefret kışkırtmaları, yanlış bilgilendirme ve dezenformasyon yol açıyor buna…

Avrupa bir yönetmelik çerçevesi hazırlamaya çalışıyor. Amerikalı Demokratlar’da geniş bir konsensüs var: Biz de tam olarak bunu yapmalıyız. Daha güçlü bir rekabet politikasına ihtiyacımız var. Sadece parçalamaya değil; Google, Amazon ve türlerinde görmüş olduğumuz, bir sürü rekabet karşıtı uygulamaya girmeme zorunluluğuna. Avrupa ile ABD bu konuda anlaşabilir.

Çin’dekinden çok farklı bir çerçeve bu; çünkü gözetleyen bir devlet istemiyoruz. Muayyen bir derecede demokrasi ve özel yaşam koruması istiyoruz.

Atlas Okyanusu’nun iki tarafındaki okurlar tarafından sorulan çok sayıda soru arasında, sık sık borç meselesinden söz ediliyor. Mesela Olivia Alvarez size şunu soruyor: “Ülkeler, günümüzdeki durumla daha ağırlaşan bu borç yüküyle ekonomik olarak nasıl ayağa kalkabilirler?”

J. S.: Şu sırada beni endişelendiren borç değil. Beni en çok endişelendiren, bu borç korkusu sebebiyle hiçbir şey yapılmaması. Uygun bir iyileşmeye yol açmak için ekonomiyi iyi bir şekilde teşvik etmezsek, tahribat uzun vadeli olacaktır ve bu salgının ekonomik sonuçlarının özümsenmesi o zaman yıllar ve yıllarca sürebilir. Dolayısıyla bir şeyler yapmak hakikaten önemli.

Halen, sıfıra yakın faiz oranlarıyla, bu borcun maliyeti de sıfıra yakın. Borcun ödenmesi şu sırada bir sorun teşkil etmiyor. Borcun büyük bir kısmı, yönetimin bir bölümünün bir diğer bölümüne olan borcundan oluşuyor. Federal Rezerv’in bilanço toplamı muazzam arttı; dolayısıyla, telafi etseniz bile, eski toplamın yakınına bile gelemiyorsunuz.

Paramızı düzgün harcamak önemli. Sorunların biri, işsizliğin ulaştığı düzey göz önünde bulundurulduğunda, Amerikan federal devleti tarafından harcanan 3 trilyon doların iyi düşünülmemiş olmasıdır. Eşitsizlikleri konuştuğumuza göre, toplumumuzdaki çok derin bir çatlağı ortaya çıkarmıştır.

Amerikan nüfusunun neredeyse yarısı “Paycheck to Paycheck” (maaş çekinden maaş çekine) yaşamaktadır. İnsanlar paralarını aldıkları anda harcamaktadır — ki bu da ekonomiyi teşvik etmektedir. Nüfusun diğer yarısı çok iyi durumdadır, işlerini bile kaybetmemişlerdir, ücretleri iyidir, her şey yolundadır. ABD’de genelde sıfıra yakın olan ortalama tasarruf oranı, son üç aylık dönemde %25’e yakındır — ki bu da Amerikalılar’ın ayrıcalıklı yarısının %25’ten fazla tasarruf ettiklerini anlamına gelmektedir.

“Paranın yeşil bir ekonomi için, bir bilgi ekonomisi için, daha eşitlikçi bir toplum için harcandığına emin olmalıyız.”  (Joseph Stiglitz)

Dolayısıyla paramızı nasıl harcadığımızı hakikaten iyi düşünmek zorundayız; Joe Biden’ın “Ekonomiyi yeniden daha iyi inşa etmek” başlıklı ekonomi ajandası bu noktada önem arz etmektedir. Paranın, hedeflenen bir amaç için harcandığına emin olmalıyız; ekonomimizi salgın-sonrası diye adlandırılabilecek bir ekonomiye doğru ilerletmek maksadıyla yeşil bir ekonomi için, bir bilgi ekonomisi için, parayı daha eşitlikçi bir toplum için harcadığımıza emin olmalıyız. Harcamalarımıza gerçekten bu anlayış hükmetmelidir.

Thomas Piketty, buna katılıyor musunuz?

T.P.: Tarihte daha yüksek kamu borçları görmüş olduğumuzu size hatırlatmak isterim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, birçok ülkenin kamu borcu %200 ila %300 olmuştu. Bundan kurtulmanın farklı şekilleri olduğunu tarih tecrübesi gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, Japonya, bu borcu çabuk biçimde azaltmak için servetlerden alınan istisnâî yüksek vergilere çok başvurdular. Fransa gibi başka ülkeler ise enflasyonu kullandılar.

Ben servete konulan müterakki bir verginin [Oranı matrahın çokluğu ile yükselen vergi (ç.n.)] enflasyondan daha tercih edilir olduğunu düşünüyorum. Almanya bunu 1920’li yıllarda uygulamıştı ve kısmen bu yüzden yeniden uygulamayı dilemiyordu. 1940’lı yılların sonunda ve 1950’li yılların başında aynı etkiye sahip olan istisnâî vergiler de bu nedenlerle icat edilmişti.

Bugünün farkı, aslında yepyeni bir çözümümüzün olmasıdır: Merkez bankaları kamu borcunun bir kısmını bilançolarına bindiriyorlar. Kamu borcunu kapatmanın başka bir şekli bu. Joe’nun da vurguladığı gibi, diğer sorun ise bu paranın bugün ne şekilde kullanıldığıdır.

Somut olarak, borsadaki hisse fiyatlarını, gayrimenkul fiyatlarını artırıyor; banka hesaplarında biraz tasarrufları ve sıfır faizi olanlar ile, neredeyse sıfır faizle borçlanıp gayrimenkule veya borsaya yatırım yapanlar arasında muazzam bir uçurum yaratıyoruz. Şu sırada bu para politikasını kullanma şeklimizin eşitsizlikleri artırması mümkün. Sonunda, eşitsizliklerin artmasına katkıda bulunuyor. Bir sorunu bir tarafta çözerken diğer tarafta başka bir sorun yaratıyorsunuz.

“Uzun vadede çok yüksek olan bu borçlanma oranlarını azaltmak için, bir para politikası ve vergilendirme kombinasyonu üzerine daha fazla kafa yormalıyız”  (Thomas Piketty)

Faiz oranlarının nasıl evrim geçireceğini hiç kimse bilmiyor; orta vadede merkez bankalarının bunları çok düşük tutabilmeleri muhtemeldir; ama bunun bedeli, eşitsizlikler ve randıman oranlarıyla ödenecektir. Özetle, şimdiye kadar yapmış olduklarımız, sorunumuzu çözmek için merkez bankalarını kullanma şeklimiz, uzun vadede yeterli değil. Uzun vadede çok yüksek olan bu borçlanma oranlarını azaltmak için, bir para politikası ve vergilendirme kombinasyonu üzerine daha fazla kafa yormalıyız. Çözümler mevcut, ama sorunla yaratıcı bir biçimde yüzleşmemizin gerekeceği bir an gelecek.

Şili’deki Ivan Paravitz adlı bir okurdan gelen, demokrasi ve popülizm üzerine çok farklı, ama çok da doğrudan bir başka soru: “Demokrasinin artık sonuna geldiğini düşünüyor musunuz?”

J.S.: ABD’de bu konuda çok keskin bir endişe var ve bu çok tartışılıyor. Şu son kırk yıl boyunca, iki büyük partimizden biri olan Cumhuriyetçi Parti, Evanjelistler, iş dünyası baronları ve bir dizi acayip ittifaklar arasında tuhaf bir koalisyona dönüştü ve toplumdaki bir azınlığın görüşlerini savunuyor. Thomas Piketty’nin vurguladığı gibi, Amerikalılar’ın, içinde gençlerin de bulunduğu büyük çoğunluğu, asgari ücret artışı, sağlık hizmetlerine herkesin erişimi, anaokulundan üniversiteye kadar eğitime erişim, ateşli silahların denetlenmesi gibi şeylerden yana.

Bu bağlamda, seçmen tabanı daralan bir azınlık partisi olduğunuzda ne yapıyorsunuz? Cumhuriyetçi Parti’nin seçmen tabanı daha az eğitimli; azınlıklar bu partide çok az temsil ediliyor; çok kırsal bir taban. Oysa ülke kentleşiyor, etnik bakımdan git gide daha çeşitleniyor ve daha çok eğitim görüyor. Kendinizi böyle azınlık konumunda bulduğunuzda ne oluyor?

Haklardan yoksun bırakan, erklerden yoksun bırakan anti-demokratik bir gündemi sahipleniyorsunuz ve demokrasiyi zincire vuruyorsunuz. Seçmen listelerine kaydolmayı zorlaştırıyorsunuz, oy vermeyi zorlaştırıyorsunuz, seçim bölgelerinin sınırlarıyla oynuyorsunuz, politikaya çok daha fazla mali güç sokuyorsunuz; bunun sonucunda da, gerçekten demokrasinin temellerini çatlatıyorsunuz.

“Başkan Bush bir azınlığın başkanı olarak seçilmişti. Başkan Trump da öyle. Bunun tekrarlanmasından korkuyoruz”  (Joseph Stiglitz)

Bütün bunların bileşimi sonucu, Başkan Bush bir azınlığın başkanı olarak seçilmişti. Başkan Trump da bir azınlığın başkanı olarak seçildi. Bunun tekrarlanmasından korkuyoruz. Bu sadece başkanlık görevi için geçerli değil; Amerikalı seçmenlerin büyük bir çoğunluğu Senato’da Demokrat adaylara oy verdiler, ama Cumhuriyetçilerin denetiminde bir Senato’muz var. ABD’de çok önemli bir demokrasi noksanlığı hissi hâlâ çok kuvvetli.

ThomasPiketty, sizin için ek bir soru: “Bugünkü popülizmi ve aşırı sağı nasıl görüyorsunuz? Bu krizden önceki kadar büyük bir tehdidi temsil ediyorlar mı?”

T.P.: Milliyetçi partiler ve aşırı sağ hareketler, ABD’de, Avrupa’da ve dünyada hâlâ muazzam bir tehdit oluşturuyorlar. Buna karşı kavga vermenin uzun vadede yegâne şekli, farklı ekonomik sistemler üzerine tartışmayı yeniden açmaktır. Onlarca yıl boyunca, kamuoyuna mümkün tek bir ekonomi politikası olduğunu, hükümetlerin sistemi değiştirmek için, eşitsizlikleri azaltmak için hiçbir şey yapamayacaklarını ve tek yapabileceklerinin sınırları kontrol ve kimliği muhafaza etmek olduğunu söyledik.

Otuz yıl sonra, siyasal tartışmanın sadece sınırların kontrolü ve kimlik konusuna sıkışıp kalmasına şaşmamak gerek. Üstelik insanlara, sadece merkezci bir ekonomik sistemin mümkün olduğunu söylüyorsanız…

Avrupa dışından gelen göçmenler ve İslam’la ilgili gerginliklerin yirmi yıldır arttığı Avrupa’da da yayılıyor bu. Avrupa’da ırksal siyasal bir çatışma riski gerçek bugün.

Ekonomiye dönelim. Le Monde gazetesinin sitesinde bir okur, art arda gelen iflaslar sonucunda bir kitlesel işsizlik ihtimalini soruyor. Bir temel geliri yeniden göz önüne almamız gerekip gerekmediğini soruyor. Bunu benimsemek gerekir mi? Gerekiyorsa da, nasıl finanse edilir?

T.P.: Çok sayıda Avrupa ülkesi zaten şu veya bu şekilde bir temel gelir, mesela ayda 500 ila 600 euro’luk bir asgari gelir dağıtıyorlar. Bunu artırabilir ve daha otomatik bir şekilde dağıtabiliriz; ama temel gelir olarak zaten mevcut.

ABD’de bu tür bir temel gelir mevcut değil. Bakmak durumunda olduğunuz çocuklar varsa gıda karneleriniz, gelir transferleriniz var; ama geleneksel olarak, Kuzey Amerika toplumuna özgü ırksal önyargılara ve çelişkilere bağlı çeşitli tarihsel nedenlerle belirli kişiler bundan istifade edebiliyorlar.

“Temel gelir her ay gelirinizi tamamlamak için otomatik olarak yatırılmalı” (Thomas Piketty)

Avrupa bağlamında, asıl meydan okumanın, daha etkili ve daha otomatik bir temel gelirin dağıtım sisteminin iyileştirilmesinde olduğunu düşünüyorum. Buna erişimi olmayan çok fazla kişi var. Bunun idare şeklini değiştirmeli, daha otomatikleştirmeliyiz; özellikle de hiç işi olmayanlar, düşük ücretliler, yarı zamanlı çalışanlar ve tam zamanlı çalışanlar arasındaki durumu gözetmeliyiz. Durumunuz değiştiğinde başvuruda bulununca altı ay cevap beklemek zorunda kalmamalısınız. Çok daha otomatik olmalı ve bu kuşkusuz çok önemli.

J.S.: Bugünün dünyasına baktığımda, yapılması gereken inanılmaz sayıda şey olduğunu görüyorum. “Yeşil” geçişle karşı karşıyayız, muazzam yatırımda bulunmak gerekecek, ilgilenmek gereken çok sayıda insan var, kurulacak çok altyapı var. Bu yüzden, bence bir yönetimin ilk hedefi, yapılması gereken işlerle çalışmak isteyen kişileri “eşleştirmek” (“to match”) olmalıdır.

Ama aynı sorun Avrupa’da, en azından Fransa’da da var. Doldurulamayan çok sayıda kadroya rağmen yüksek bir işsizlik oranımız var. Bu sadece bir eğitim ve yetiştirme sorunu mu? İş ile çalışanı nasıl eşleştirmeli?

T.P.: Bazı durumlarda, sağlık, eğitim, ezelden beridir sözü edilen yerleşim yerlerinin enerji yenilemesinde daha çok istihdam yaratmalıyız. Atılım planı yapılsa bile, yenilenmesi gereken meskenlerin ancak ufacık bir kısmını ele alabileceğiz… Dolayısıyla yaratılacak çok istihdam var.

Sorun bence ideolojik. Çünkü bu işlerin kamu sektörüne (sağlık, eğitim, bayındırlık hizmetleri) ait olduğu düşünülüyor. Fakat bu etkinlik sektörleri çok önemli olacak, hizmet vermeleri gereken yerde iyi kamu hizmeti sunmaları maksadıyla ne şekilde ademimerkezi bir örgütlenme gerektiği üzerine kafa yormalı.

Gelecekteki ulaşımı, gelecekteki sağlığı, bir ideolojiyi memnun etmek için sâfi kapitalist şirketler çerçevesinde, hissedarların elindeki şirketler çerçevesinde örgütleyemeyiz. Çünkü bu sistem, düpedüz işlemiyor. Çok sayıda sektör, özellikle de sağlık sektörü, sâfi kapitalist mantıkla işletildiğinde iyi işlemiyor. Daha pahalıya mal oluyor ve kamu sağlığı bakımından daha etkisiz kalıyor. Dolayısıyla pragmatik olmak lâzım; ama tam da şu sırada, atılım planı etrafında, Fransa da dahil olmak üzere birçok ülkede, daha fazla yatırıma karşı, bu sektörde istihdam yaratmaya karşı dirençler görüyorum.

Son soru, ama büyük bir soru, Çin’le ilgili. Brian Spencer size şunu soruyor: “Çin ekonomisinin büyümesi, Batı demokrasilerini ve onların yurttaşlarını, Çin’de üretilen mallara git gide daha bağımlı hâle gelerek bu büyümeye katkı verirken iki kere düşünmeye itmeli midir? Çin ihraç mallarını boykot eden bir yurttaş hareketinin Çin üzerinde nasıl bir etkisi olabilir? Ve böyle bir boykotu destekler misiniz?”

J.S.: Gerçekten önemli bir soru bu! Soğuk Savaş’ın sonunda, bir umut vardı… Hepimiz, 1992’de Francis Fukuyama’nın harikulade kitabı Tarihin Sonu ve Son İnsan’daki gibi, çabucak liberal demokrasilere ve serbest pazar ekonomilerine dönüşecektik. Ticaret ilişkileri her şeyi kolaylaştıracaktı ve tek bir mutlu küresel aile hâline gelecektik.

Şu işe bakın ki, olaylar umulduğu gibi gelişmedi. Gerçekten de Çin, daha açık bir ekonomiye yakın görünen bir yönde değişir gibiydi; sonra durdu. Daha az açık olmaya ve otoriterleşmeye başladı. Hong Kong’da sorunlar, Uygurlarla sorunlar derken… otuz yıl önce beslediğimiz umutlar unufak oldu.

“Bir kurgu eseri olan 1984, 2020’de gerçekleşebilir hâle geldi”. (Joseph Stiglitz)

Paralel olarak, teknoloji de değişti. Önceden sözünü ettiğimiz o teknoloji, otoriter yönetimlere, hiç olmadıkları kadar, önceki hallerinden de fazla totaliterleşme araçlarını sağladı. Bir kurgu eseri olan 1984, 2020’de gerçekleşebilir hâle geldi. Ve bu çok rahatsız edici.

Dolayısıyla ABD ile Avrupa’nın aralarında tartışmaya başlamalarının gerektiği bâriz. Bu tartışmalar Trump’la batağa gömüldü. Onun kafasındaki tartışma modeli, “sıfır toplamlı bir oyun” ve “onlar kazanırsa biz kaybederiz” tarzında bir ticari alışveriş anlayışıyla sınırlı. İnsan haklarına ve nasıl bir toplum tipi istediğimize dikkatimizi yoğunlaştırmak yerine, ikitaraflı ya da çoktaraflı mercilere ve tâli meselelere önem verilmesi yüzünden suyu bulandırdık… ABD ve Avrupa için, ne tür bir dünya toplumu istediğimiz üzerine kafa yorma zamanı olduğuna inanıyorum hakikaten.

T.P.: Bence raydan çıkış noktası şuydu: Karşılığında hiçbir şey almadan serbest ticarete asla razı olmamalıydık. Serbest ticaret de, genel olarak uluslararası ekonomik ilişkiler gibi, vergilendirme konuları, finans akışları, bankacılık sisteminin yönetmelikleri üzerine bir işbirliği ve çevre konularında ortak hedeflerle bir çerçeve içinde kayıt altına alınmalıdır. Bütün bunlar el ele yürümelidir.

Birleşik Krallık ve Brexit müzakerelerinde de aynı sorunla karşı karşıya kalacağız. Avrupa Birliği elden geldiğince çabuk bir biçimde, “İşte şu tip ürünlerin tümünde karşılaşacağınız gümrük hakları, %10 ya da %20 vb.” diye açıkça belirtmelidir. Hiçbir şey alınmadan karşı tarafın % 0 gümrük tarifesinden istifade edebileceğine ve hiç işbirliğine yanaşmayan bir stratejiyi sürdürebileceğine onları inandırmaya devam edilemez.

Sık sık Avrupa Birliği’nin bağrında da bu sorunla karşılaşıyoruz. Hollanda bir vergi cenneti gibi davranıyor ve kendini “tutumlu” bir ülke gibi göstermeyi sürdürüyor; oysa diğer Avrupa ülkelerinden hiçbir gerçek ekonomik etkinliğe tekabül etmeyen muhasebe kazançlarını çekerek 10 milyar euro’yu emiyor. İşbirliğine yanaşmayan bir tutum bu.

Tutumumuzu değiştirmeliyiz; karşılığında hiçbir şey almadan serbest ticaret yapılabileceği ve serbest sermaye akışı olabileceği fikrimizi değiştirmeliyiz. Malların, hizmetlerin ve yatırımların dolaşımından yanayım. Ama öncelikle, çevresel bedelleri hesaba katmak gerek. Muazzam mal taşımacılığınız varsa, en azından karbon vergisini ödemelisiniz.

Daha genel olarak, daha hakkaniyetli bir ekonomi ve vergi sisteminin inşasına, finans sektörünün regülasyonuna katılmak. Savunulacak küresel bir kalkınma modelinin yokluğunda, şu serbest ticaret ve özerk serbest sermaye akışları yanılsamasını aşmamız gerekir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus