Bayramdan bayrama cumhuriyetçilik

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Büyük şirketlerin 29 Ekimlerde reklam filmleriyle vatandaşların gönlünü almaya çalışması artık bir gelenek halini aldı. 97. yılında Türkiye Cumhuriyeti bayramdan bayrama sahiplenmenin yettiği bir durumda mı?

Yayında sözünü ettiğim Ali Yaycıoğlu paylaşımları:

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan 

Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Son dönemde görüyoruz; en çok neyi merak ediyoruz? Bakalım hangi şirket hangi yaratıcı fikriyle neler yapacak? Bu sene şu âna kadar gördüklerim içerisinde en dikkat çekicisi Garanti BBVA’nın Atatürk’e zeybek oynattığı reklamıydı. Reklamda toplumun değişik kesimlerinden insanlar Atatürk ile zeybek oynuyor. O reklam filminin daha fazla dikkat çektiğini gördüm. Böyle bir gelenek oluştu; Türkiye’de büyük şirketler bir süredir yapıyor. Bunu yanılmıyorsam ilk başlatan Koç Holding’di; ama değişik değişik büyük şirketler –Filli Boya da yapmıştı– Cumhuriyet Bayramı’nda çok gönül alıcı, insanları duygulandırıcı reklamlar yapıyorlar ve bir övgü alıyorlar. Hem reklam yapıyorlar, hem de Cumhuriyet’in reklamını yapıyorlar, her iki tarafın da kazandığı bir şey gibi gözüküyor. 

Bu, Türkiye’nin gerçekleriyle ne kadar uyumlu? Tereddütlüyüm, o yüzden yayının başlığını “Bayramdan bayrama cumhuriyetçilik” koydum. Aklıma hep rahmetli babam ile bayram namazlarına gidişimiz geliyor bu olayları görünce — özellikle son yıllarda Cumhuriyet Bayramı’na gösterilen bu değişik ilgi. Bayram namazları çok kalabalık olur, çoğu kişi –babam da öyle– bayramdan bayrama namaza giderler. Babam da namaza giderdi ve gittiği yerlere bizi de yanında götürürdü. Gittiğimizde genellikle imamlardan fırça yerdik; bayram vaazının bir yerinde, neden cemaatin camileri sürekli doldurmadığını söylerdi. Hatta öyle olmuştu ki –babamı çok rahatsız ediyordu–, bu konudan hiç şikâyet etmeyen, İstanbul Fındıklı’da bir cami bulmuştu, daha doğrusu hoşuna giden bir imam bulmuştu ve hep bayram namazlarını orada kılıyordu, fırça yemeden kılıyordu. Tabii ki bayram namazları doluyor ve çıkışta da cami için para toplanırdı; cami yaptırma derneği ya da cami bakım derneğine orada bayramdan bayrama insanlardan bayağı bir para alınırdı. Şimdi bizim Cumhuriyet Bayramı kutlayan şirketlerimiz de hayli böyle; birazcık paraya kıyıyorlar ve reklam yapıyorlar. Sonuçta bu reklam kendilerinin imaj tazelemelerine yardımcı oluyor. Hem bir taraftan kendilerinin Cumhuriyet’e ne kadar bağlı olduğunu gösteriyorlar, hem de kendilerini tanıtıyorlar; ama biliyoruz ki, 364 gün boyunca bu kurumlar Cumhuriyet’in değerleri konusunda çok da fazla bir şey yapmıyorlar. Bir de bu reklamlara baktığımızda –sosyal medyada benim takip ettiğim biri paylaşmıştı, çok da isabetli–, aynı zamanda bu reklamlar o şirketler tarafından iktidar yanlısı medya kuruluşlarına da veriliyor ve böylece bir taşta birçok kuş vurmuş oluyorsunuz. Hem cumhuriyetçi olduğunuzu gösteriyorsunuz, hem de iktidar yanlısı medyaya böyle reklamlar vererek aynı zamanda iktidarla aranızda sorun olmadığını da göstermiş oluyorsunuz. Sonuçta çok ucube durumlar ortaya çıkıyor; mesela, Atatürk düşmanlığıyla bilinen ve bunu sanki kendilerinin alametifarikası olarak gösteren, bundan büyük zevk alan birtakım yayın organlarında Atatürklü reklamlar vs., Cumhuriyet’le çok ciddi sorunlarının olduğunu bildiğimiz yayınlar da bunları para karşılığı koyuyorlar. Yani bir kerelik onlar da buna tahammül ediyorlar, çünkü işin ucunda para var. 

Peki ne yapmak gerekir? Türkiye’de Cumhuriyet çok ciddi krizde, demokrasi artık yok. Hukuk devleti çok ciddi krizde — krizde demem birazcık yumuşatma. Yani Cumhuriyet’in temel ilkelerine bakıldığında –eşitlik, kardeşlik ve özgürlük– ciddi sorunlar olduğunu görüyoruz; eşitlik yok, son yıllarda kayırmacılığın bu kadar öne çıktığı bir dönem herhalde yoktu. Eşitlikte bir de tabii bir başka boyutu var; sayıca çok olanların sayıca az olanlara tahakkümü bir tür meşru görülüyor. “Sayıca az olanlar, sayıca çok olanların verdikleriyle yetinmelidir” anlayışının bu kadar kurumsallaştığı bir dönem, yakın dönemde pek olmamıştı. Bu sayıca çokluk veya azlığı etnik olarak da, inanç olarak da, cinsel yönelim olarak da, her türlü açıdan görebilirsiniz. Anayasa’nın yazdığı o Cumhuriyet’in en temeli olan eşitlikten hayli uzaklaşmış bir haldeyiz. Dayanışma, kardeşlik hususunda en son yaşadığımız bu salgın sürecinde görüyoruz: İktidarın salgın konusunda neyi nasıl yaptığını, kendi vatandaşlarına niye şeffaf davranmadığını görüyoruz; belediyelerin dayanışmayı güçlendirici kampanyalarına siyasî nedenlerle engel çıkardıklarını görüyoruz, bunu iyice engellemek için kendilerinin kampanya başlattığını görüyoruz. Normalde kendi kaynaklarıyla vatandaşa yardım götürmesi gereken devletin, vatandaştan para toplayarak, vatandaştan vatandaşa dağıtma yoluna gittiğini biliyoruz. Dayanışma noktasında çok ciddi bir kriz yaşadığımız ortada. Özgürlük zaten yok, bu açıdan bakıldığında Türkiye çok acı bir dönemden geçiyor; gazeteciler içeride, insanların sosyal medya paylaşımlarından dolayı başlarına iş geliyor vs.. Bütün bunlara ekonomik kriz ekleniyor, parasının değeri sürekli azalan bir ülkenin vatandaşlarıyız. Bütün bu tablonun içerisinde baktığımız zaman, doğrudan kendilerini de etkiliyor olmasına rağmen seslerini çıkarmayan, devekuşu politikası izleyen bir sürü kurum, şirket, şahıs, yılda bir kere Cumhuriyet üzerine reklam filmine para yatırarak birdenbire kendi ellerini yıkayıp aklandıklarını sanıyorlar ya da kendilerini böyle kandırıyorlar ve bizi de kandırmaya çalışıyorlar. 

Peki Cumhuriyet’in 97. yılında nasıl bir haldeyiz? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cumhuriyet’le ilgili videosunu izlediğimde, Erdoğan’ı bu kadar zayıf, güçsüz görmemiştim. Şimdi 100. Yıl hedefleri diyor ve onlara birilerinin, dünyadaki neredeyse herkesin engel çıkardığını söylüyor; ama bu hedeflerin ne olduğunu çok da tarif etmiyor. Nedir 100. Yıl hedefi? Yani Atatürk’ün dile getirdiği çağdaş uygarlığı yakalama hedefi mi, bir Batılılaşma mı? Bu konularda ülkeyi yönetenlerin çok ciddi sorunları olduğunu biliyoruz. Özellikle Erdoğan’ın son dönemde Macron’la olan polemiklerinde, bunu sadece Macron’la hesaplaşma olarak değil, Batı’yla hesaplaşma olarak yapıyor. Türkiye’nin Batılılaşma serüvenini çok ciddi bir şekilde tekrar masaya yatırmaya çalışıyor. Burada şöyle bir anlayış var: Cumhuriyet’i Atatürk’le başlayan süreçmiş gibi görmek ve bunun köklerini 1900’lerin başlarına taşımak gibi bir yanlışları var. Bu noktada tarihçi Ali Yaycıoğlu’nun paylaşımları bence çok kafa açıcı. Ali Yaycıoğlu ile Ayasofya, hilâfet tartışmaları üzerine yayın yapmıştık ve bu hafta sonu için sözleştik, Batılılaşma konusunda yayın yapacağız. Batılılaşma ile Cumhuriyet çok iç içe; şimdi Yaycıoğlu’nun yazdıkları aslında bizim hafta sonu yapmayı düşündüğümüz yayının girizgâhı. İlk söylediği şu: “Cumhuriyet benim için 300 yıllık toplumsal ve kurumsal dönüşümün en önemli aşamalarından biri. Kökleri, 18. asrın yerel dinamiklerine ve şehir muhalefetine kadar uzanan, toplumsal katılım, kamusal yarar ve iktidar gücünü sınırlama tecrübelerinin bir merhalesi.” Bu eleştirel bir okuma, Cumhuriyet’in başarıları ve başarısızlığı üzerine bir okuma. Mesela Ali Yaycıoğlu bir tweet’inde “Türkiye bir moloz yığını halinde. Bu moloz yığını üzerine demokratik, kapsayıcı ve eşitlikçi, toplumsal ve ekolojik barışı önceleyen yeniden bir cumhuriyet kurulabilecek mi? Karanlık bir tünelden geçiyoruz. Ama çok önemli tarihsel tecrübelerimiz var” diyor ve iki şeye vurgu yapıyor: “Sinizm ve derin kötümserlik yerine, tarihsel macerayı yeniden değerlendirip, geleceği kurma hevesini tekrar yakalamak bana daha mânâlı ve hatta daha gerçekçi geliyor…. Cumhuriyet bayramı kutlu olsun!” Geçmişi eleştirel bir şekilde değerlendirip, bu kötümserliği bir kenara bırakıp, Türkiye’nin cumhuriyet serüvenini, Batılılaşma serüvenini, çağdaşlaşma serüvenini sadece Kurtuluş Savaşı etrafında değil, çok daha gerilerden başlatıp bu süreçlere eleştirel bir gözle yaklaşıp, ama eşitlikçi bir perspektifte ve kamu idaresinin yetkilerini sınırlamayı önceleyecek, devleti değil toplumu öne çıkaran bir perspektifte değerlendirmekte yarar var. Şu anda baktığımız zaman, Türkiye’de Cumhuriyet’in geldiği yer bana göre, başladığı yerden hiç de iyi bir yerde değil. Tabii ki Cumhuriyet’in ilk ilan edildiği yılları konjonktürel olarak değerlendiğimizde birçok eksiği, hatası vardı; ama çok önemli fark var: Heyecan varmış; bir şeyleri inşa etme, belki yaparken öğrenme ve ileriye bakma perspektifi varmış. Türkiye ne zamandır ileriye bakma perspektifini kaybetmiş bir ülke, bu anlamda Türkiye’ye yazık oluyor. Türkiye’de insanlar, genç kuşaklar, geleceklerini Türkiye üzerinden kurgulamak yerine Türkiye dışındaki alternatifleri arıyorlar — hele eğitimleri buna elverişliyse. Mesela bir izleyicimin yakın zamanda yolladığı e-postayı hatırlıyorum, iyi bir üniversitede bilgisayar programcılığı eğitimi görüyor ve –rakamı tam hatırlamıyorum ama– 45 kişilik sınıftan şu anda sadece dördü-beşi Türkiye’de. Onun dışında hepsi bir şekilde değişik zamanlarda yurtdışında yaşamayı tercih etmiş. Bunların bir kısmı Türkiye’de olup bitenleri takip etmeyi de bırakmış. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yılları –özellikle genç kuşaklara– bir umut, heyecan verebiliyordu. Ama şu andaki Türkiye’de, şu yaşadığımız dönemde en önemli sorun, bu heyecan yokluğu, bir kadercilik ve burada geleceğin olmadığı duygusunun her geçen gün güçlendiği bir dönemden geçiyoruz. İktidarın son dönemde yeniden ciddi bir şekilde tırmandırdığı, gaza iyice bastığı Batı karşıtlığının da bu yönü bundan olsa gerek. Çünkü insanların –özelliklere gençlerin– oralara yönelişlerini, kendi arayışlarını dışarıya taşımalarını engellemek için ideolojik direnç olarak görmek mümkün; ama bunun çok etkili olduğunu sanmıyorum, çünkü ülkeyi yönetenlerin çocukları bile Türkiye’den çok başka yerlere kulak kesilmiş durumdalar. Gitmeseler bile sosyal medyadan takip ettikleri şeyler Türkiye dışından oluyor. Çünkü Türkiye’de devlet, artık özgürlükleri kısıtlama perspektifini her şeyin önüne geçirmiş durumda. 

Dolayısıyla bayramdan bayrama sahiplenecek bir şey değil Cumhuriyet. Her gün yeniden, onun değerleri üzerinde bir mücadelenin verilmesi gerekiyor. Herkesin, her meslekten insanın, her vatandaşın yapabileceği bir şey var. Burada en önemlisi –Ali Yaycıoğlu’nun da söylediği gibi– geçmişte yaşanan tecrübelere sahip çıkarak, eleştirel bir şekilde sahip çıkarak ve iyimserliği kaybetmeden, zamanında en kötü koşullarda bu ülkeyi oluşturan vatandaşlar bir şeyleri inşa edebildiyse biz de bu moloz yığınında –Yaycıoğlu’nun tâbiri ve bence doğru– buradan yeniden bir inşayı yapabileceğimiz duygusunu asla kaybetmememiz gerekiyor. Bunu yaparken Cumhuriyet’in ilkelerine ve Cumhuriyet’i mutlaka laik bir perspektifte, özgürlükçü bir perspektifte okuyarak, çoğulcu bir perspektifle, demokratik bir perspektifte tanımlamamız gerekiyor. 

Artık her Cumhuriyet Bayramı’nda ben de bayramdan bayrama Cumhuriyet konusunda ahkâm kestiğimin farkındayım; ama şunu söyleyeyim: Kendimce eleştirel okumalarıma rağmen; tek parti dönemini, daha sonraki çok partili dönemleri okumama rağmen; bütün eleştirilerime rağmen, Cumhuriyet’in çocuğu olarak sahip çıkmanın bir vatandaşlık görevi olduğu kanısındayım. Daha önce de söylemiştim diye hatırlıyorum: Galatasaray Lisesi’nde okurken Cumhuriyet’in 50. yılını yaşamıştım. 75. yılını herhalde görmem diye düşünüyordum, gördüm. Şimdi 100. yıla geldik, umarım ömrüm yeterse görürüm ve umarım 100. yılına Türkiye bugünkünden çok daha iyi bir noktada girer. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus