Jean-François Bayart: “Hoşunuza gitse de gitmese de, Fransız devletinde gerçekten bir islamofobi mevcut”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Siyaset sosyolojisi profesörü Jean-François Bayart, Le Monde gazetesindeki yazısında, “İslamo-solculuğun” kınanmasının, akıllara durgunluk veren bir tarih bilgisizliğine dayandığını, bizzat devletin bağrında ve medyada pekişen bir “Cumhuriyetçi McCartyciliği” açığa vurduğunu söyleyerek itham ediyor. Haldun Bayrı çevirdi.

Jean-François Bayart

2015 saldırılarının ertesinde, Fransa’nın bir de Selefiler ile Laikçiler arasında fazladan bir husumet tarafından rehin alınmasından korktuğumu ifade ettiğim, “Kimlik Fondamantalistleri” (LesFondamentalistes de l’identité, Karthala, 2016) adlı küçük bir deneme yayımlamıştım. Oraya geldik işte. Samuel Paty cinayetinin ve Nice saldırısının uyandırdığı dehşet, nefret ve öfke, Cumhuriyet’i tanımlama ve infiale kapılma tekelinin kendilerinde olduğu iddiasındaki ideologlar için bir talih kuşu etkisi yaratıyor. “İslamo-solculuğun” kınanması, kendine bir güvensizliği, Stoacıların tehlike karşısında üstlendikleri ve güvenlikçi paniğin tam tersi olan o iç rahatlığının bu ideologlarda bulunmadığını açığa vuruyor.

Söylediğim hoşunuza gitse de gitmese de belirtmeliyim ki, yeni bir göç, toplumla bütünleşme ve ulusal kimlik bakanlığının kurulduğu bir yönetim döneminde, bir İçişleri Bakanı, yanına gelen bir Mağripli’yle fotoğraf çektirdikten sonra, “Bir tane varsa sorun yok, ama çok olduklarında sorun çıkıyor” diyorsa [2009’daki İçişleri Bakanı Brice Hortefeux], Fransız devletinde gerçekten bir islamofobi var demektir.

Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer Ulusal Meclis’te, 27 Ekim 2020.

Şayet polis, elbette yasadışı fakat sistemli bir biçimde, gençliğin Müslüman kökenli kısmına karşı ayrımcılık uyguluyorsa, devlette bir islamofobi var demektir. Bu devlet, yazar Ernest Renan’ın [1823-1892] dilediği gibi, “dinler karşısında tarafsız” değildir. Onlarca yıldır Hıristiyanlık ve Yahudilik nazarında “pozitif” bir laiklik geliştirirken, İslam’ı ise, aydınlatma bahanesiyle siyaseten komuta altına almayı isteyedurmuştur. 

Büyük özel kanallar, tek sermayeleri İslam nefreti olan köşe yazarlarına bunca teşne davranıyorsa, kapitalist bir islamofobi de var demektir.

Tarih bilgisizliği

Bir şeyi açıklamanın onu haklı göstermek olduğu doğru değildir. Kendine bir politikanın araçlarını sağlamaktır bu. Kendimizi “İslam”la sınırlı tutmak, çoğu zaman başka etkenleri unutmaktır. Mesela savaş etkenini: El Kaide Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı verilen savaşlardan (1979-1992) ve ilk Körfez Savaşı’ndan (1990-1991) doğmuştur; IŞİD Irak’ta 2003’teki Amerikan işgalinden doğmuştur. Bunu bilmezden gelmek, savaş tanrısı Mars’ın mekanizmasını incelerken, mesela Sahel’deki cihadcılığın İslam’dan ziyade tarım krizinden doğduğunu görmezden gelmektir. Bu soruna karşı hiçbir “Barkhan Operasyonu” [Sahel’deki anti-cihadcı Fransız kuvvetinin adı; bkz.: https://www.lemonde.fr/afrique/article/2020/03/11/au-sahel-barkhane-dit-eliminer-une-centaine-de-combattants-par-mois_6032658_3212.html ] çözüm getirmeyecektir.

“İslamo-solculuğun” kınanması, akıllara durgunluk veren bir tarih bilgisizliğine dayanmaktadır. Bu anlamda, buna karşı taarruza geçenler, tam da Müslüman fondamantalistlerin ideolojik simetrisidir. Kimileri düşlerindeki Peygamber’in Medine’sini icat ederler, kimileri de tutkularındaki III. Cumhuriyet’i. “İslam’ın kadınlarını korumak” için onların oy verme hakkına karşı çıkan bir Cumhuriyet görmenin eğlenceli olması dışında, “uzlaşmaz” bir laiklik anlayışı mantıksızlıktır. III. Cumhuriyet’in kurucu babaları bunun “uzlaşmaya dayalı” bir fikrine sahiplerdi, Gambetta [1838-1882] gibi “konsensüs” istiyorlardı. Klasiklerinizi (tekrar) okuyun, Manuel Valls !

Siyaset elitinin ikiyüzlülüğüne karşı öfke

Samuel Paty’ye borçlu olduğumuz saygı ve katilinin bizde uyandırdığı tiksintiyle beraber, özellikle Jules Ferry’nin Öğretmenlere Mektup’unu (1883) hatırlayalım: “Öğrencilerinize bir hüküm, herhangi bir özdeyiş önermeden önce, içlerinde bu söyleyeceğinizden incinebilecek tek bir kişi bulunup bulunmadığını sorun kendinize. Sınıfınızda bulunsa ve sizi dinlese, sizin söylediklerinize samimiyetle razı olmayacak tek bir aile babasının –tek bir diyorum– olup olmadığını sorun kendinize. Eğer varsa, bunu söylemekten imtina edin,” diye yazıyordu devlet okullarının kurucusu.   

Ama en az onun kadar cumhuriyetçi olan karşı tarafına da kulak verelim: Devlet okulunu, muhtemelen ailelere ya da Kilise’ye bırakılan halk eğitimine tercih eden Jules Simon [1814-1896] diyordu ki: “Bir okulda yüz inançlı öğrenci arasında tesadüfen bulunan bir ateistin, o doksan dokuz öğrenciye inançları açıklanırken sınıftan çıkmasına izin verilirse, o okulun tarafsız olduğuna inanırız.” III. Cumhuriyet’in siyaset adamlarının çağımızdaki şu fondamantalistlerden başka türlü ince ve derin bir düşünceleri olmuştur. III. Cumhuriyet öğretmenlerin cumhuriyeti olmuştur, idarecilerin değil.

Düşünce özgürlüğünün sorgulanması

Bunca cehalet karşısında benim gibi bir öğretmenin duyduğu keder, bir öfke duygusuyla birleşiyor. Tıpkı altı ay önce hastabakıcıları yeniden keşfetmiş olduğu gibi, şimdi de öğretmenleri yeniden keşfeden ve onları tertibatının merkezine yerleştiren, fakat kırk yıldır hem hastaneyi hem okulu mâlî ve ideolojik olarak hırpalayadurmuş bir siyaset elitinin ikiyüzlülüğüne karşı duyduğum öfke. Öğretim görevlilerinin ve araştırmacıların “görevlerinde tam bir ifade özgürlüğü”nü 57. maddesiyle teminat altına alan 26 Ocak 1984 tarihli yasanın, Ulusal Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer tarafından, “üniversitede” İslamo-solculuğun “yarattığı yıkım”a yüklenmesiyle ihlâl edilişi karşısında duyduğum öfke. 

Akademik özgürlüklerin icrasını “Cumhuriyet değerlerine saygı gösterilmesi” koşuluna bağlayan, Araştırma Programlama Yasası (LPR) tasarısına getirilen değişikliğin 28 Ekim gecesi Senato’da oylanarak kabul edilmesi karşısında da duyduğum öfke. Bu saygı mefhumu, hiçbir zaman hukukî ya da yönetmeliksel bir tanıma konu olmamıştır. Onu akademik özgürlüklerin icrasına karşı çıkarılabilir kılmak, bu özgürlükleri kamuoyunun ya da hükümetin baskılarına tâbi kılmakla aynı kapıya çıkmaktadır. Yasa değişikliği ayrıca, 28 Temmuz 1993’te Anayasa Konseyi’nin 93-322 DC kararı üzerine anayasal blokla bütünleştirilen üniversitelerin bağımsızlığı ilkesine de aykırıdır.

İslamo-solculuğun kınanması, düşünce özgürlüğünün sorgulanmasından başka bir şey değildir. Bizzat devletin bağrında ve medyada pekişen bir “Cumhuriyetçi McCartyciliği” açığa vurmaktadır. Dipten gelen bir hareketi, bir nevi ABD’deki Tea Party gibi bir hareketi açığa vurmaktadır ve Trumpçılığın Fransa versiyonu bir türüne yol hazırlamaktadır. 

Jean-François Bayart, Cenevre Uluslararası Kalkınma Araştırmaları Enstitüsü’nde (IHEID) siyaset sosyolojisi profesörü

Yayımlanan son eseri : L’Illusion identitaire (“Kimlik Yanılsaması”), Fayard, 2018.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus