Olivier Abel: Aşağılanmanın tarihteki rolünü unuttuk

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Karikatürleri kutsallaştırarak Eski Yunan’ın trajikten ne anladığını idrak edemez hâle geldik” diyor filozof Olivier Abel. Haldun Bayrı çevirdi.

Olivier Abel

Cihadcıların iğrenç cinayetleri, “sosyal medya”nın bazı bakımlardan demokrasi ve sivillik için temsil ettiği tehlike, kutsala hakaret ve ifade özgürlüğü sorunu, laikliğin neredeyse cengâverce sertleşmesi, sarı yelekliler, Trump’ı veya Erdoğan’ı iktidara taşıyan ve kapılarımızı zorlayan tehlikeli çoğunluklar arasında nasıl bir bağ var? Başımıza geleni, aynaya bakarken âniden yükselen o anlaşılmaz öfkeyi anlamıyoruz; artık ne yaptığımızı bilmiyor ve hissetmiyoruz. Burada bir varsayım önermek isterdim.

Koronavirüs salgını sürecinde sağlık sisteminde yaşanan aksaklıkları protesto etmek için okula girişleri engelleyen ve eylem yapan Fransa’daki Saint-Exupéry öğrencileri, polisin sert müdahalesiyle karşılaştı. (5 Kasım 2020)

Toplu biçimde yanlış yola saptık. Karikatürler fâciası muazzam bir sorunun sadece görünen kısmı. Aşağılamanın, onun öneminin, vahimliğinin, hatta varlığının inkârına daldık. Eşitsizlikler gibi, şiddet hareketlerine de duyarlıyız; ama bu zehri zerkeden aşağılanmaya duyarsızız. İsrailli filozof Avishaï Margalit’in tespit ettiği gibi, kurumları (polisi, valilikleri, devlet daireleri, hapishaneleri, hastaneleri, okulları, vb.) aşağılayıcı olmayan bir toplumu tahayyül bile etmiyoruz. Gezegenimizin kaynaklarının daraldığı günümüzde, daha âdil bir toplum meydana getirmekte çok zorlanırız, ama daha az aşağılayıcı bir toplumu neden denemiyoruz bâri?

Ne nicelleştirilebilir, ne ölçülebilir

Aşağılamanın karmaşık bir mefhum –ve bir gerçeklik– olduğunu söylemek gerek. Hakaret özneldir ve en az hakaret edilenler kadar, edenlere de bağlıdır. Birini aşağılayan şey bir başkasını ilgisiz bırakacaktır; hatta bunun hangi anda olup bittiğine bile bağlıdır. Aşağılama nicelleştirilebilir değildir, ölçülebilir değildir — darbeler ve yaralar gibi. Zarar ziyanın olmadığı yerde haksızlık olmadığını söyleme eğilimi buradan çıkar. Bu bir hak meselesi değil, duygu ya da kişisel ahlâk meselesidir; dolayısıyla dağılalım arkadaşlar.

Ama işte… Şiddet hareketleri ötekinin bedenine, kapasitelerine ve kırılganlığına yönelikken, aşağılama daha da kötüsünü yapar: Ötekinin yüzüne saldırır, kendine saygısına ve haysiyetine saldırır: Onu haşlar ya da yüzünü kızartır, çoğu zaman da ikisini birden yapar.

Zira aşağılama görünürde çelişik iki şekilde ortaya çıkar. Bir yandan, ifade etmek, göstermek ve öne çıkarmak istediğinden utandırarak bireyin haysiyet’ine halel getirir; onu tersler ve konuşmaya yetkili olanlar çemberinin dışına çıkarır. Ama bir diğer yandan, saklanmak isteyeni fâş ederek, yedektekilerini göstermeye bireyi zorlayarak, bu yedektekileri kamu nazarında aşırı teşhir ederek, ona ortadan çekilmeyi yasak ederek, saygı’ya ve âdâba da halel getirir aynı zamanda.

Aşağılama konuşan özneye saldırır. İnsanlar sadece ekmek ve panayırla beslenmezler; yüz yüze canlı sözlerle de beslenirler: Birbirlerini, konuşan özneler olarak; bu şekilde itibar edilen ve itibarları tanınan özneler olarak gördükçe var olurlar ancak. Aşağılama, konuşan özneyi susturur, ifadesinden utandırır onu, kendine güvenini yıkar.

Zayıf fazla zayıf olduğu zaman

Yaşam biçimlerine; dilsel, cinsel, ırksal, dinsel, toplumsal vb. azınlıklara da halel getirebilir aşağılama. Kendine teşnelik içinde uykuya dalmış bir çoğunluğun etkin bir azınlık tarafından aşağılandığı bile görülebilir. Yukarıda, “tehlikeli” bir çoğunluk diye adlandırdığıma dönüşür — kendisi için ve başkaları için.

Aşağılanan bir söz, değersizleştirmeye veya aşırı değer atfetmeye, dilin o iki illetine mâruz kalır. Ya da, başka şekilde söylersek: alaycılığa veya fanatizme. Fanatizmin oluşumuyla başlayalım. Simone Weil beşerî işleri şu yasayla açıklamayı önermişti: “Zayıflarla her zaman barbarızdır”. Öyleyse hiç kimsenin aşırı zayıf ve bîçâre olmaması gerekmektedir; en kuvvetli olanın ise, zayıfa duyarlı kalabilmek için yeterince “korunmasız”, tabir caizse galibiyette hazımlı –ve de her zaman en kuvvetli olmayacağının bilincinde– olması gerekmektedir.

Fakat zayıf en kuvvetliye herhangi bir ziyan veremeyecek derecede zayıf ise, Hobbes tarafından ortaya konmuş olan siyasal anlaşma bozulur. Zayıfların artık kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur, mal ve can güvenliğini tasa etmiyorlardır artık, bir tek öte dünya kalmıştır onlara… ve kendinden fedakârlığa savrulurlar, deliresiye gelen bir kelâma… Burada din tam son anda yetişir ve bu korkunç dönüşümü giydirir, adlandırır ve haklı gösterir.

“Barbarlık aşağılanmaya cevaptır”

Her ne kadar çoğu zaman şiddet bizatihi aşağılayıcı bir şekilde uygulansa da –ve biz, hakikaten aşağılayıcı olmayan bir şiddetin ne olduğunu bilmeyiz–, az çok orantılı kalması gereken bir alışverişle, şiddet şiddeti çağırır. Bununla birlikte aşağılanmayla beraber alışveriş çemberi kısırlaşır, alınan karşılıklar hayli gecikmeli olmaya başlar, âdeta alâkasızlaşırlar ve ölçüsüz bir tarafları olur. Geçilmesi zaman aldığı bilinen tanınma devreleriyle paraleldirler, ama olumsuz anlamda.

Bu yüzden aşağılanmanın etkileri bu kadar yıkıcıdır. Zamanla yarışır, zira aşağılananlar yüz misli aşağılayıcılaşacaklardır. Ariane Bazan’ın dikkatini çektiği gibi, etkileri mümkün her çeşit tanınma sahnesini, her çeşit onarmayı yöntemli bir biçimde yok etmeye vardırabilir işi: Anne çocuklarının ölümüne neden olur; İason’un başından savdığı Medea’nın yaptığı gibi. Euripides’i okuyarak, şu sonuca varıyordu: “Barbarlık aşağılanmaya cevaptır”. Büyük trajediler, sadece isabetsiz değil, pestili çıkarılmış tanınma sahneleridir.

Neden Batı toplumlarımız aşağılamaya müştereken bu kadar duyarsızlar? Utanma toplumu diye adlandırılan toplumla, Japonya’yla, Arap dünyasıyla aradaki fark bu mudur? Kuşkusuz bugünkü toplumumuzun ancak nicelleştirilebilir ölçü birimlerini; para, reyting ve ölçülebilir, tazmin değilse de telâfi edilebilir haksızlıkları kabullenen bir tüzelleştirme tarafından idare edildiği bir toplum olmamızdandır bu öncelikle.

Bu evrim, öteki razı oluyorsa her şeyin mübah olduğu asgari bir ahlâk, liberal ahlâk tarafından hızlandırılmıştır: Oysa bunun ifadesi kişiler nazarında ne şedit ne ayrımcı olduğu müddetçe ve hiçbir nesnel zarara yol açmadıkça, özgürlüğünü göstermek için ötekinin rızasına ihtiyaç yoktur — inançlar var olmazlar, istenen yapılabilir bunlarla. Ağlardan oluşan bir toplumda, aşağılamadaki vahimleştirici etken, itibar zedelenmesini yavaşlatacak perdeler olmaksızın bunun ânında yayılmasıdır: karaçalmayla, alaya almayla, tâcizle.

Uygarlığımızın kör noktası

Ama daha da derinlemesine bir biçimde, bundan da eski bir zamanda, aşağılanmaya duyarsızlığımız, toplumlarımızdaki Stoacı bir alçakgönüllülük ahlâkı ile Hıristiyan bir tevâzu ahlâkının kesişmesine bağlıdır. Zaferin, imperium’un dinleriyle bağlarını atan bu tevâzu ahlâkı, model olarak kölelere mahsus haç azâbının rezil rüsvalığıyla alçaltılıp aşağılanan bir ilâhı önerir. Stoacılık, stratejisi başkasının görüşlerini hiçbiri bize isabet etmeyecek şekilde kof önermelere ayrıştırmaktan ibaret olan bir bilgeliktir: Stoacı köle Stoacı imparatordan daha fazla aşağılanabilir değildir.

Kaldı ki Hegelci efendi-köle ilişkisi de, kölelik tecrübesini özgürlük yolu üzerinde elzem bir aşama hâline getirdiğinde bu iki geleneğin karışımının mirasçısı olmaktadır. Bu alçakgönüllülük meziyeti paradoksal bir biçimde önce Ortaçağ şövalyelik dünyasında, sonra Fransız saray câmiasında, son olarak da bilimsel ülküye bağlılıkta, uygarlığımızın kör noktası gibi derin bir yer etmiştir.

Bu kör nokta ise tarihte aşağılamanın oynadığı rolü görmemize engel olmuştur: Hitler’in iktidara gelişini hazırlayan Versailles Antlaşması’ndaki aşağılanmadır bu; Putin ve Erdoğan’ı ayakta tutan, Rusya’nın ve Türkiye’nin aşağılanmasıdır; Trump çehresini ön plana çıkaran da aşağılanma duygusunun istismarı olmuştur. Ve bu hikâye bitmemiştir. Korku duygularının Makyavelist istismarları ve hınç politikaları, hepimizin ülkelerinde böyle eşzamanlı olarak bu kadar tehlikeli bir noktaya hiç erişmemişti. Bu ortamda cihadcılar tereyağından kıl çeker gibi iş görürler, zira eski askerî, ekonomik ve kültürel sömürgeciliğin aşağılamasına, banliyölerin ve işsizliğin aşağılaması da eklenmiştir; şimdi ise, tekrarlamakta yarışılan peygamber karikatürleri…

Fanatizm ve alaycılık

Zira alaycılığın oluşumu daha az önemli değildir ve fanatizmin oluşumuyla eşzamanlıdır. Kutsala hakaret hakkında çok söz edildiğini işittik: Kutsala hakarete inanmayan herkesten (benim de içinde bulunduğum) gelince, tuhaf bir ifade! Kutsala hakaret hakkını istemek, kutsala hakaret için yırtınmak, hâlâ ona inanmak ve önem atfetmek değil midir? Bir tür bâtıl inanç karşıtlığıyla kiliseleri yağmalayan Reform’un ya da Devrim’in putkırıcı çetelerini andırmaz mı bu?

İşin asıl trajik tarafı tam da birileri için önemli olanın ötekiler için ihmal edilebilir olmasına bağlıdır. Bir taraftakilerin böyle yergileri bunca önemsememeyi öğrenmeleri, diğer taraftakilerin de yapıp söylediklerinin önemini ölçmeyi öğrenmeleri gerekirdi. Beni bugün endişelendiren, hiçbir şeyin önemli olmadığını söyleme hakkı dışında artık hiçbir şeyin önemli olmadığı duygusudur.

Her şeyin “cool” ya da “fun” olduğu bir toplum, aşağılamaya duyarsız bir toplumdur; her tür rezâlete bağışıklık edinmiştir, çünkü artık ihlâl edecek, kutsallığını bozacak hiçbir şey kalmamıştır. Oysa rezâletin işlevi bir toplumun kendine teşneliğini dağıtmak için hayatîdir. Asıl beteri de, istihzâ erbâbı yukarıdan bir bakışı benimseyip ötekilerin budalalıklarını parmakla gösterdiği vakit, her tür konuşma imkânını kesintiye uğratır. Gülünebilir, ama bir de bunun konuşmayı tekrar başlatabilmesi gerekmektedir!

Karikatürlerin kutsallaştırılması mı?

İhtilâf belki tam olarak aynı edebî türleri kullanmamamıza da bağlı. Salman Rushdie ve Milan Kundera, Avrupa’daki muayyen bir dönemin tipik bir edebiyat biçimi olan ve ahlâkî yargıyı askıda bırakan “roman”ı Müslüman dünyanın anlamakta zorluk çektiğini süzüyorlardı. Bizim de bir sorunumuz vardır: Kültürümüzü kuran seçkin edebiyat türünün karikatür, alaycılık, komiklik olduğu söylenebilir kimi zaman.

Asıl karikatürvâri olan ise, karikatürlerin, gülme hakkının tek kutsalımız hâline gelmiş olmasıdır. Eski Yunanlar’ın trajikten ne anladıklarını idrak edemez hâle mi geldik? Hakiki destanın (düşmanları onurlandıran) anlamını ve iyi korunan tatlı su özgürlüklerimizi aşan her şeyin anlamını yitirmedik mi?

Bugün, öteki insanların ifade özgürlüğüyle birlikte huzur içinde yaşamayı sağlayabilen bir ifade özgürlüğünün taraf tutmayan çerçevesi değil de Fransız kimliğinin bizatihi cevheriymiş gibi laikliği kutsallaştıran Fransız yeni-milliyetçilerinin korku ve yabancı düşmanlığı manipülasyonlarına karşı, dünyada ve Fransa’da durmadan hıncı araçsallaştıran cihadcılığın cengâver vâizlerince Fransız Müslümanları’nın aşağılanma duygusunun kinikçe manipülasyonu çıkmaktadır. 

İnancından dönme özgürlüğü ve gerçek laiklik

Fransa’daki Müslüman örgütlenmelere şunu diyeceğiz: “Siyasal İslam’ın hüküm sürdüğü ülkelerden kendi azınlıklarına Fransa’da Müslümanlar’ın sahip olduğu gerçek özgürlükleri vermelerini isteyin ve tüm Müslümanlar’a, inancından dönme, din değiştirme ya da sadece kendi topluluğu dışından biriyle evlenme hakkını verin”.

Yeni-milliyetçilere ise şunu söyleyeceğiz: “Madem ki laiklik artık sadece şu kutsal kimliktir, yani gerçek tarihte olmuş olduğunun tersidir (evet, önce gerçek tarihi uzun mecrasında öğretiyoruz; kendi kendimize anlattığımız dar kafalı hikâyeleri değil!), o zaman laiklik anlaşması bozulur ve biz bu anlaşmadan çıkarız.

Zira bu anlaşma, henüz bitmemiş ortak tarihimiz adına, güçlü anlamıyla birbirini tanıma yetkisi vermektedir. Herkesin sözüne tamamen itibar gösterilen ve herkesin kendini gösterdiği ortak bir sahne kurmaya uğraşmaktadır. Bugün en çok eksikliğini çektiğimiz de budur.

Olivier Abel

Olivier Abel, Paul Ricœur düşüncesini en iyi bilenlerdendir. Yayımlanan son kitabı: Le Vertige de l’Europe(“Avrupa’nın Başdönmesi”), aux éditions Labor et Fides (2019).

Ayrıca bkz.: “Dinlerin etiği olarak laiklik”, Muhammed Arkun ve Şerif Mardin’le birlikte, Etik, Din ve Laiklik içinde, çev.: Sosi Dolanoğlu ve Serra Yılmaz,  Metis Yay., Mart 1995.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus